Osmanlıca, ‘kültürel şizofreni’ ya da gerçeklerden kaçmak:Taner Timur

Acaba son yıllarda Türkiye’ye egemen olan söylem de, sembolik planda, giderek şizofrenik
işaretler mi veriyor? Bugünlerde koparılan Osmanlıca fırtınası bu işaretlerden biri sayılmaz
mı? Aniden ortaya çıkan Osmanlıca aşkı, yoksa şizofreniye tutulmuş bir toplumsal
kategorinin kendi özel dünyasında konuşmak istediği bir dil arayışı mı?
Psikolog, psikanalist, hatta sosyologlar arasında eski ve sık rastlanan bir alışkanlıktır: Bireysel özellik
ve anomalileri kolayca toplumsal plana aktarırlar. Onlara göre toplumlar da insanlar gibi doğarlar,
büyürler, yaşlanırlar. Ve bu arada zaman zaman da hastalanırlar. Yüzyıllarca önce İbn Haldun,
Aristo’dan esinlenerek, toplumların bir “ömrü tabii”si olduğunu bile yazmıştı. Auguste Comte’un
ünlü üç hal kanunu ise hem bireyler hem de toplumlar için geçerliydi.
Yakın çağlarda bu konuda en radikal tutum da galiba Freud’dan geldi. Viyanalı hekim, 1917’de
verdiği bir konferansta, bilimleri bıçakla keser gibi ikiye ayırmıştı: Psikoloji ve doğa bilimleri.
Sosyoloji denilen disiplin de, ona göre, “uygulamalı psikoloji”den başka bir şey değildi. Ve bu bakışla,
Freud, Nazilerin iktidara yürüdüğü yıllarda yaşanan kültürel krizi kolektif nevroz ile açıklıyor, din ve
katı ideolojiler ile kişisel nevrozlar arasındaki ritüel benzerliğine dikkati çekiyordu. Kısaca nevrotik ya
da psikotik insanlar gibi, ruh hastalığına tutulmuş toplumlar da vardı.
Freudcu değilim, ama son yıllarda yaşadıklarımız bu yöntemi benim için de cazip kılmaya başladı. Şu
farkla ki: Bugünlerde Freud’dan çok İranlı bir yazarın gözlemini düşünüyorum. Eski notlarımı
karıştırdım, Daryush Shayegan’ın bazı yorumlarını tekrar okudum ve şunu gördüm: Shayegan,
şizofreniyi topluma yayarak kültürel şizofreni’den söz ediyor ve bu rahatsızlığın İslam dünyasında
çok yaygın olduğunu söylüyor. Ve bu yaklaşımla kendi ülkesinin son elli yılına eğilerek şu saptamayı
yapıyor: “Göze batıcı farklılıklarına rağmen, iki adam (Şah ve Humeyni) aynı kaçınılmaz hatayı
işlediler ve İran’a özgü iki özelliği, kendi tarzlarında canlandırdılar: Kültürel şizofreni ve büyüklük
hülyası.” Kısaca megaloman demagogların dürtüleriyle toplumsal plana aktarılan kolektif
rahatsızlık…
Şizofreni, kişisel planda, giderek gerçeklerden kopma, hayali bir dünyaya sığınma ve kendi kendine
konuşma gibi semptomlarla ortaya çıkar. Shayegan, biz bu semptomları yıllardır İran’da kültürel bir
hastalık olarak yaşıyoruz, diyor. Ben de Türkiye’yi düşündüm ve kendi kendime şu soruyu sordum:
Acaba son yıllarda Türkiye’ye egemen olan söylem de, sembolik planda, giderek şizofrenik işaretler
mi veriyor? Bugünlerde koparılan Osmanlıca fırtınası bu işaretlerden biri sayılmaz mı? Aniden
ortaya çıkan Osmanlıca aşkı, yoksa şizofreniye tutulmuş bir toplumsal kategorinin kendi özel
dünyasında konuşmak istediği bir dil arayışı mı?

Osmanlı toplumu bir seçkinler yönetimiydi ve tüm güçler küçük bir azınlığın elinde toplanıyordu.
Havas, Ayan ve Eşraf, Ricâl ü Kibâr, Mütehayyizin (ileri gelenler), Müteneffizân (nüfuz sahipleri) vb.
adlar altında oligarşik bir yapı Avam’ı kendisinden ayırıyor ve sıkı bir baskı altında tutuyordu. Aslında
Avam’dan Havas’a katılımlar da yok değildi; fakat bu yükselişler onur kırıcı bir kulluk sistemi ve
intisap yoluyla, ancak sınırlı bir şekilde gerçekleşiyordu. İşte Osmanlıca dili de Havas’ın Avam’a, yani
halka karşı kullandığı araçlardan biri ve belki de en güçlüsüydü. Aşılmaz bir barajdı. Çünkü Arapça,
Farsça, Frenkçe sözcüklerin, ıstılah’ların, terkip’lerin, galat’ların istilasına uğrayan Türkçe, halk için
giderek tamamen anlaşılmaz, yabancı bir dil haline gelmişti. 19. yüzyılda, ‘Şark Meselesi’ adı altında,
ülke, büyük devletlerin nüfuz kavgalarına sahne olurken diplomatik dil olarak da Fransızca
kullanılıyordu. Bu koşullarda, kendi gerçeklerinden kopmuş bir Osmanlı oligarşisi, varlığını
sürdürebilmek için, Düvel-i Muazzama’nın nüfuz çatışmaları içinde yolunu bulmaya çalışıyor ve
çelişik çıkarları ‘Islahat tedbirleri’ ile bağdaştırmaya çalışıyordu. Dönemin ünlü tarihçisi Cevdet
Paşa’nın deyimiyle, Mustafa Reşid Paşa, “Avrupa’nın muvazeneyi efkâr-ı politikiyyesini” daima göz
önünde bulundururdu ve bu amaçla da, “(ıslahat vesikaları) müphem surette yazılarak Avrupalılara
bir veçhile ve ehl-i İslâma diğer bir veçhile tefsir edilirlerdi.” Artık bu çağda Osmanlıca kendini ve
başkalarını aldatmaca aracı haline dönüşmüştü. Unutmayalım ki Osmanlı Devleti’nde ulusal
hareketler çeşitli halkların kendi ulusal dillerini yaratma çabalarıyla başlarken, Osmanlı Devleti fiktif
ve şizofrenik bir Millet-i Hakime yanılgısı içinde ve boş bir gurur ile akıntıya kürek çekti. Yapay bir dil,
elbette ki yaratıcı bir kültür dili de olamazdı. Bu yüzden de bugün yakın tarihimizde en çok bu
yapaylığa başkaldıran, Osmanlıcanın altındaki halkçı öğeleri ön plana çıkarmaya çalışan hareketler
ilgimizi çekiyor. Zaten o devri anlamamıza yardımcı olacak sayılı eserleri de bu hareketin öncüleri
verdiler.
Verdiler de, doksan yıllık Cumhuriyet idaresinde bunların büyük kısmı zaten Latin alfabesiyle
yayımlanmadı mı? Ve geriye sadece uzmanlık çalışması yapanları ilgilendirecek pırıltısız bir kısım
kalmadı mı? O halde Latin harflerinin kabulünden 86 yıl sonra nereden çıktı bu Osmanlıca aşkı?
Aslında şurası açık: İktidara “Minareler süngü” diyerek yürüyen, fakat 17 Aralık’tan sonra minareye
kılıf aramaya başlayan RTE ve AKP ricali, dinci siyasetin dozunu da giderek artırdı. Kimi dindarlar
dinbaz oldu. Oysa sorunlar da hergün biraz daha ağırlaşıyor; ufuk gitgide kararıyor. İşsizlik artıyor;
büyüme azalıyor; FED’den ve AB’den iyi işaretler gelmiyor. Dış basında da Tayyip Bey ile ilgili
yorumlar, yerlerini daha çok karikatürlere bırakmaya başladı. Üstelik hasımlarınız da acımasız; bir
türlü susturamıyorsunuz. Yap kanun, boz kanun! Nafile. Reel dünya, kötü dünya!
Peki bu durumda ne yaparsınız? Öyle görünüyor ki mevcut Hanedan için yapılacak fazla bir şey
kalmadı: Reel dünyadan kopar, gerçeklerden kaçar, geçmişe sığınırsınız. Ve kendinize kuşdilinin
konuşulduğu irreel bir dünya yaratmaya çalışırsınız! Osmanlı Ayan ve Eşrafı da öyle yapmamışlar
mıydı? Akıntıya kürek çekerek… Sonuç alamayacaklarını bile bile.

http://mulkiyehaber.net/osmanlica-kulturel-sizofreni-ya-da-gerceklerden-kacmak/

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir