Kuşaklar Arası Adalet

Adalet zaten ele avuca sığmaz, uçsuz bucaksız bir kavram. Kuşak meselesi de onunla yarışacak kadar geniş ve derin. Veri bir zamanda yaşamakta olan yaş gruplarının yanı sıra gelecekte doğacak nesilleri de kapsıyor. Kuşaklar arası adalet, bu nedenle başlıbaşına karmaşık ve soyut bir kavram. Hele, var olanlarla birlikte gelecek kuşaklar söz konusu olunca. Henüz doğmamış kuşaklarım istekleri tercihleri konusunda onların yerine düşünmek hayal gücünü ve yerleşik kabullerimizi zorluyor. Tüm bunlar meselenin derin bir felsefi yanı olduğunu göstermeye sanırım yetiyor. Ayrıca, insan denen mahlukun gerçekte ne olduğu yönündeki merakı da tatmin etmeye yöneliyor. Konu boyumu aşsa da bir yerinden deneme tadında başlamak sevdası sarınca bu sabah beni, hemen yazmak istedim. Bu mesele, ilk bakışta, aklı başında her birey için çözülmesi gereken ağır bir bireysel sorumluluk meselesidir. O sorumluluğun toplumsal yanı ise insan kimliğimizin içeriğini belirleyecek ölçüde önemlidir. Böyledir böyle olmasına ama, kuşaklar arası adalet meselesini paradigmamızda aşikar veya aştı çizili biçimde yer aldığını söylemek güç olsa gerek. Öte yandan,çok büyük bir olasılıkla, kuşaklar arası adalet kavramı insandan başka bir yaratıkta yoktur. Bu son cümleyi okurken aklına leylek, karınca, güvercin, timsah gibi yumurtasından çıktığı günden itibaren yavrusuna emek veren bir düzine hayvan geldiği için kaşını kuşkuyla kaldıranlar mutlaka vardır; yavrusunu korumak için kendini feda eden yaratıkları anımsayınca içinde itiraz duyguları ayaklananlar ile birlikte onları da saygı ile selamlayarak o cümleyi yeniden yazayım: Kuşaklar arası adalet, yavruyu besleme, dayanışma ve tehlikeden koruma biçimleri ile sadece insana özgü değildir; doğada birçok canlının yaşam formunda adalet kapsamında görebileceğimiz böyle bir tavrın izleri onların güdüsel davranışlarında yansır. Hayvanların kimi güdülerinde sorumluluk ve giderek adalet kavramının ilk formlarını bulmak çoğumuza fantezi, hatta çelişik gelebilir. Bunu da şimdilik deşmeden saygıyla karşılayalım, yeniden insanda kuşaklar arası adalet meselesine gelelim. Bana öyle geliyor ki, mesela ana babasına ve başka büyüklerine olan saygı borcunu dikte eden kültürel kalıpları göz ardı edersek, birçok insan kuşaklar arası adalet meselesi ile bebek beklediğini öğrendiğinde ilk kez bilinçli olarak yüzleşir. Doğacak bebeğin sağlığı, beslenmesi, büyüyerek gelişmesi için özveride bulunmak, bunun için hem zaman hem de aile bütçesinden kaynak ayırmak gerekir. Öte yandan, bunları sağlayacak olanların, kendi hayatını en azından bebek gelmeden önceki düzeyinde sürdürmesi artık mümkün olmayabilir. Kaynakların kıtlığı paylaşım meselesini, bu ise tercihi ve çıkar çatışmasını getirir. Bu nedenle, kuşaklar arası hukuk ve adalet sorunları mikro düzeyde ve en yaygın şekliyle daha çocuk ana rahmine düştüğü anda başlar, dense herhalde yeridir. Öyle başlar ama kaygı çerçevesi ile birlikte giderek büyür. Çoğumuz için yaşamak, er veya geç, çocuklarımıza daha güzel bir hayat ve daha iyi bir gelecek sağlama telaşı ve uğraşı haline gelir, kimileri için ise zaten sadece bundan ibarettir. Kim ne derse desin, istisnaları elbette vardır, ama anneler bu konuda çok daha verici ve duyarlıdır. Ne var ki, çocuklarla anne babaları arasındaki hak hukuk ilişkileri ve bunun bir türevi olarak toplumsal planda yaş grupları arasında denge sağlama sorunu, kuşaklar arası adalet meselesinin sadece bir parçasıdır. Hem de küçük bir parçası. Çünkü insanların çoğunluğu değilse bile büyük bir kısmı sadece kendi çocuklarına karşı sorumluluk duymak gibi bir benmerkezciliği aşmış durumdadır, başkalarının çocuklarına karşı da aynı derecede olmasa da sorumluk duyar, o sorumluluğa uygun davranırlar. Ayrıca, bu insancıl tutum, salt kendi evlatlarına yönelik olmakla kalmaz, o çocukların tüm alt soylarını da kapsar. En uç noktada bu sorumluluk, doğmuş ve doğacak tüm insanlara karşı duyulan hakça davranma borcu çizgisine ulaşır. Daha ileri düzeyde ise insanla sınırlı olmaktan çıkar, evrendeki tüm nesnelerin varlıklarını koruma kayırma düzeyine ulaşır. Bu son düzey de kuşaklar arası adalet meselesi ile bağlantılar taşısa da, kavramın unsurlarından değildir, en azından buradaki denemede kapsam dışıdır. Sadece kendi çocuklarımıza değil onların alt soylarına da hakça davranma sorumluluğu başka kişilerin çocuklarını da kapsar hale geldiğinde, artık kuşaklar arası adalet kavramı ile karşı karşıyayız, demektir. Başka hukuk ve adalet sorunlarından gayet farklı olarak, bu alanda, taraflardan biri henüz kendi hukukuna tam anlamı ile taraf değildir; çünkü hakkını iddia edip ileri sürecek imkanlardan yoksundur. Zaten çok büyük bir kısmı henüz doğmuş bile değildir. Daha doğmamış olanların niye hakları vardır ki o zaman? Bireylerin ancak doğduktan sonra hak sahibi oldukları çağlar çok geride kaldı. Her kuşak artık kendinden sonraki kuşak ve ondan sonra gelecek kuşaklar için kendisine ne tür sorumluluklar düştüğünü düşünmek durumundadır. Bırakın çağımızın hukuk ve adalet anlayışını, yüz yıllar öncesinin formel ve bir bakıma ilkel hukuku bakımından bile bu soru yersiz ve geçersiz sayılır. Kısa tutmak için, Kızılderili Bilge’nin bu meseleye bakışını hatırlayarak yanıtlayıp geçelim soruyu: Dünya bizden çocuklarımıza miras kalacak bir nesne değil çünkü, onlardan ödünç aldığımız bir varlık. Dünyadaki tüketim çılgınlığını, kaynak israfı sorununu, iklim, su, sağlık, popülizm ve borçlanma meselelerini ve şu anda aklıma gelmeyen insan soyunun geleceğine ilişkin yığınla başka konuyu bu kavram ışığında yeniden düşünmek zorundayız. Mesela, dünyanın bir çok yerinde geçerli demokrasilerdeki temsil sistemine kuşaklar arası adalet kavramı ışığında, yani o Kızılderili Bilge’nin gözü ile bakarsak birçok sistem gibi temsili demokratik sistemin de hakça olmadığı sonucuna kolaylıkla varabiliriz. Karar mekanizmasındaki bu çarpıklık oy kullanan seçmenleri önemser, kaçınılmaz olarak onların gereksinimlerini önceler. Bu adaletsizlik kendini yığınla uygulamada kendini gösterir. Sonuçta mesela, devlet bütçesi için sürekli borçlanmayı ilke edinmiş bir alay ülkenin mali yapılarında aynı adaletsizlik çarpıcı biçimde ortaya çıkar. Bu pencere bu kadar büyük meseleye ve bu denli geniş bir açıya fazlası ile dar gelecek.şimdilik yeterli diyelim.
Denemeye devam etmeliyiz yine de.
29 Nisan 2019
……
29 Nisan 2020
Geçen yıl bugün yazdığım yazı karşıma çıkınca, konu üzerinde yeniden düşündüm. Kuşaklar arası adalet meselesi bugün, geçen senekinden çok daha güncel. Öldürücü bir virüse karşı tedavi önceliği söz konusu olduğunda, ahlaklı ve vicdanlı bir doktor olarak ne yapacaksınız? Önceliği çalışma yaşındakilere mi, gençlere mi, yaşlıları mı vereceksiniz? Tam da yetmişinize merdiven dayanırken, tüm mal varlığınızı veya mal varlığınızın büyük bir kısmını şu hayat boyu hayalini kurduğunuz dünya seyahatine mi harcayacaksınız? Yoksa bir türlü iş bulamamış ve kendisi gibi züğürt bir kopukla nişanlanan kızınızı, everir hem de eşi ile birlikte yurt dışında lisans üstü eğitime mi yollayacaksınız? Bugün aşırı tüketimle keyif çatan hasta olan bir toplum yaratarak sizden sonraki nesillere eşek yükü borç mu bırakacaksınız? Yoksa, gelirinizin hatırı sayılır bir bölümünü gelecek on yıllarda ülkenin güçlü kalmasını sağlayacak varlıklara mı yatıracaksınız? Daha yığınla böyle soru sorabilirsiniz. Sivri sinek gibi yaşayıp ölen ya da tek hücreden oluşan amip gibi yaratıklardan değilseniz… Yani vicdanınız beyniniz varsa sorumluluk duyarsınız, adalet vicdandır dersiniz, biraz da kuşaklar arası denge aramak istersiniz. Kızılderili reisi, dünya aslında çocuklarımızındır, bize bizden önceki neslin emanetidir, der. Orta çağ ise, kendinden sonraki nesillere sorumluluk duymak diye gibi bir kavrama sahip değildir. Karanlık çağın insanı kendi çocuğunu bile mal varlığının bir parçası sayar. Köle ile eş tutar. Elbette sorumluluk duygusu yok demeyelim, fazlası ile sınırlıdır.
Siz nerdesiniz?
19 Nisan 2021

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir