Öztürkçe Deyince

Elli seneden çok oluyor. Ben de sözcüklerin köklerine, bir bakıma kan bağına bakardım. Türkçe kökenli olmayanları kullanmamaya özen gösterirdim. Öğretmen okulundaki çoğu ‘solcu’ hatta ‘sosyalist’ havasında öğretmenimizin bunda etkisi büyüktü. Belki de tamamen oranın ‘devrimci’ ortamının ürünüydü. İncir çekirdeği kendi kabuğunu yadsıyor diye görmeyin, altmış hatta yetmiş yıl önceki ‘aydın’ tutumunun naifliğini yani sığlığını söylemeye çalışıyorum.

Ayda bir astığımız duvar gazetelerimizde karşılıkları ile birlikte ‘Öztürkçe’ sözcük köşemiz de olurdu. Kadar yerine dek veya değin, misal yerine örnek, mesela yerine örneğin (örnekse sonradan çıktı) şeref yerine onur, hakikat yerine gerçek, ihtimal yerine olasılık, imkan yerine olanak, veya yerine ya da.. Yeni sözcükleri kullanmayı önerirdik.

Elbette gazeteyi yeterince yükseğe asmamıza yetmeyen boyumuza bakmadan. Naiflik dediğim bu. Hepimizin saygın bulduğu Dil Kurumu eski sözcüklere karşılık önerirdi, sevdiğimiz yazarların çoğu değil hepsi onları kullanmaya çalışır, öğretmenlerimiz o sözcükleri kullanmayı öğütler, överdi.

İki güçlü damardan beslenirdi öztürkçe yolundaki tutkulu çabalar: Her şeyden önce ‘dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak,’ hedeflenmişti, Türk devrimi ve onun en büyük atılımı aydınlanma sürecinin parçasıydı dil devrimi. Bir de, edebiyatımıza sarayın Osmanlıcasının egemen olduğu bu topraklarda asırlarca yok sayılmış olan ana dilimiz inanılmaz ölçüde çoraklaşmıştı, zenginleştirilmeliydi.

Bu gerekçelerin bir de dilin siyasi yanını eklemek gerek: Dil kutsal saydığımız devlet için gayet önemliydi, milli devletin esasını oluşturan millet dediğimiz kavramın olmazsa olmazıydı. Ayrıca dil birliği, milleti oluşturan bir başka önemli bileşenin, yani kültür birliğinin temel taşı sayılırdı.

Kısacası yüz yıl kadar önceki paradigma, özleşmiş ve zengin bir ortak dili toplumsal var oluşun yani milli devletin, dilerseniz ulus devletin, can damarı sayıyordu. Bu nedenle de mantıksal bir tutarlılığı ve özellikle okumuşlar dünyasında tartışılmaz karşılığı vardı, ayrıca ümmet paradigması yerine millet paradigması konacak ise hakiki manada devrimci ve akla yatkın bir tutumdu.

Öğretmen okulunun daha ilk yıllarında, sanırım on dört yaşımda her arkadaşımda olduğu gibi öztürkçe’ sevdası, her sevda gibi aslını esasını bilmeden bende de kök tuttu. Çok geçmeden bu tutumumu sorguladığımı da itiraf etmeliyim. Suut Kemal Yetkin’in Ataç ile bu konudaki görüş farkını ortaya koyan kitabını okumamın bunda büyük etkisi oldu. Suut Kemal de dilde zenginleşmeden, arılaşmadan, özleşmeden yanaydı. Dilimize  yerleşmiş sözcükleri kökenlerine bakmadan mesela Arapça veya Farsça kökenli olsalar da onları ‘türkçeleşmiş’  saymamız gerektiğini savunuyordu. Mesela Nurullah Ataç hasta için ‘sayrı’ hastane için ‘sayrılar evi’ kitap için ‘betik’ öneriyordu. Yetkin ise bunu gereksiz buluyor, batı kaynaklı sözcüklere karşılık bulmanın önemini ve/veya önceliğini vurguluyordu.

Daha fazla dallandırıp budaklandırmayacağım. Aradan yarım yüz yıl geçtikten sonra geldiğim nokta ilginç belki de tuhaf gelecektir. En çok da sorgulamak için yazıyorum: Artık sözcükler arasında bir ‘yerli ve milli’ ayırımı yapmaz oldum. Evet, yüzlerce yıldır kullanılan sözcükler, kökü ister batıda ister doğuda olsun, meramımı iyi ifade ediyorsa pek suçluluk duymadan kullanıyorum.

Çoğu kişinin bağışlanmaz sayacağız bir kabahatim daha var: Karşımdaki de İngilizce biliyorsa, ana dilimizde konuşurken bile arada bir, yani cuk oturduğunda, o dilin sözcüklerine, deyimlerine başvurmaktan geri durmuyor, bundan hoş bir keyif de alıyorum.

Sanki ulus bilincinin gelişmesine veya ulusun unsurlarını oluşturmaya katkı hevesinden ziyade, dinleyene veya okuyana kendimi tam olarak ifade etme kaygısı bende zamanla çok daha öne çıktı. Belki o bilinci geliştirme telaşında da bir tür naiflik, belki de bireyi inkar eden bir yapaylık veya dayatma bulur oldum. Üstelik doğa gibi dilin de de kendi gerçekliği olduğunu yaşadıkça daha iyi anlar oldum.

Kimileri hastalıklı bir durum olarak görebilir bunu, hiç aldırmam, paradigma farkındandır der geçerim. Ne var ki yine de sormadan edemiyorum. 

Neden zamanla böyle oldu?
Çocukluğumdaki öztürkçecilik sevdasını besleyen damarların aslında o zamanlar bile tıkanmış olduğunu sezmeye yaşlandıkça başlamamdan mı, yoksa bencillikten mi? Zamanın hızla değişmesinden mi?

Gerçekten bilmiyorum. Belki, değişimden daha sürekli olan ne var ki, deyip geçmeli.
………..

Bu yazıya Nurettin Doğru hoca geçen yıl kısa bir yorum yazmış. Öztürkçe hareketini genelde eleştirmiş. Ona yazdığım karşılık geldi önüme bu sabah. Onu da buraya alıyorum:  

Sevgili Nurettin Doğru hocam, ben bu çizgideki arkadaşları da anlıyorum, ancak duruşlarını biraz katı bulduğumu da söylemek isterim. O çaba sonunda bugün dilimize yerleşmiş yüzlerce sözcük var. Eskilerin ifrat tefrit dedikleri her iki uçta aşırılık eğilimi bizde her konuda fazlası ile yoğun. Bir şeyleri kıvamında yapamıyoruz, hep acelemiz var, birilerini ya göklere çıkarıyoruz kahraman yapıyoruz ya da yerden yere çalıp hain ilan ediyoruz. Dil olduğu gibi kalmaz, sürekli değişir. Ama o konuda daha zamana yazılı ve ölçülü bir uğraş vermek varken birkaç yılda işi halletmeli telaşına düşünce.. İş sarpa sardı, uydurmacalık eleştirileri başladı ve sonunda dilde sadeleşmesin suyu çıktı. Ben meseleyi böyle görmeye başladım. Gerçek şu ki, bugün Türkçemiz 1950’lerin Türkçesinden çok farklıdır ve sanırım çok daha zengindir.

 

…..

Tayyar Ateş de ertesi gün, aynı konuda yukarıdaki gözlemleri daha zenginleştiren ayrıntılı bir yazısını paylaştı. İznini aldım, aynen kopyalıyorum:

bir dönemin en gözde tartışma alanlarından birisiydi; TDK nın etkinliğinin zayıflaması ile ne ” türk dili ” dergisinin öneri sözcükleri kaldı , ne de “öztürkçe” sevdalısı öğretmen ve öğrencileri…

ortaokul 3. sınıf 1973′ lerde ismail hakkı öztorun adında çok değerli türkçe öğretmenimiz bizleri eğitmek için çok emek harcamıştı, türkçe dilbilgisini adam gibi ondan öğrenmiştik ki şu anda üniversite mezunlarının bu alandaki halleri çok acınacak durumda.

nurullah ataç’ ın güncelerini az okumadık. örnek verdiğiniz ” sayrı” sözcüğü çok isabetli oldu; doğduğum yer olan çukurova türkçesinde hala kullanılır.bu birinci kaynaktır öztürkçe için.tarama ve derleme sözlük çalışmaları olmasa türkçemiz bugünkü halinde kesinlikle olmazdı,ne büyük çalışma ve atılım.ikinci kaynak eski kaynaklardan alınabilecek sözcüklerdi.yunus emre,karacaoğlan,pir sultan abdal,hatayi ( şah ismail ) gibi ozanların şiirlerindeki sözcükler.yunus emre nin kullandığı çalap sözcüğü çok ilginç ve güzel örnektir. karacaoğlan ın kullanıp da bizlerin kullanmaya kullanmaya unuttuğumuz çok söz ve sözcük vardır.

kaşgarlı mahmutun sözlüğü çok iyi bir kaynaktır. ” tarım ” ve ” sonuç ” sözcüğü ta o dönemlerden gelmektedir. atatürk ün ilk dönem öztürkçecilik çok büyük ölçüde eski ve kardeş türkçe sözlerden yararlanılmıştır. ölmekte olan birçok sözcük diriltilmeye çalışılmıştır. saylav kamutay ulus gibi sözcükler bu dönemin çalışmaları sonucu ortaya çıktığını bilmekteyiz. atatürk’ün yakutça sözlüğünü buldurması hep bu coşkudan ileri gelir. batı dilleri karşısında çok zayıf kalındığı kesin. bilgisayar, felsefe gibi dallardaki bilim insanlarının çok güzel çalışmaları oldu TDK bünyesinde.

konuyu toparlarsam neden bu aşk bitti? bitti mi? türkçenin söz ve sözcükleri ile düşünüp , kendimizi böyle ifade etme aşkı bence hiç bitmedi bitmeyecek. geçenlerde yeme içme adlar ve deyimler ile ilgili 500 sayfalık doktora tezini inceledim çok hoşuma gitti. kullanılan alet edevat aygıtlar , nesneler ( abdürrahim karakoç ‘un mihriban şiirindeki – her nesnenin bir bitimi var ama,aşka hudut çizilmiyor mihriban dizesindeki nesne’ nin neden orada olduğu bilinmeden ” nesne ” sözcüğüne sahip çıkamayabiliriz ) ile ilgili türkçe lehçelerde hangi sözcüğün kullanıldığına dek kökenbilimsel (etimolojik) çalışma yapıldığını görmek çok mutlu etti. yeni kuşağın daha derin bir tarih ve dil kaygısı ile konuya bakıyor olduğunu görüyorum. gagavuz ların türkçelerinin bizlerde unutulmaya yüz tutmuş nice sözleri taşıdığını görüyorum ve buna seviniyorum. ” yanaşık ” sözünü komşu anlamında kullanıyorlar, kırkmak( saç kesmek ) sözünü yaygın kullanıyorlar. ” yalabıyor ” ifadesini parlıyor olarak kullandıklarını yaşadım, sanatçı ” yalabık ” da kökünü bu eylemden alıyor. son olarak yazarların ozanların düşünce insanlarının dil konusunda ne kadar büyük işlevlerinin olduğunu unutmamalı. kemal tahir ‘ in büyük mal romanını söz,sözcük,deyim,söyleyiş biçimi açılarından da bakarak okuyordum ki unutulmaya yüz tutmuş çocukluğumun sözlerinden ” tekdurmak ” ı görünce nasıl sevindim anlatamam. yaşar kemal gökçeli’ yi aynı zamanda ” çukurova türkçesini yazıya geçiren büyük edebiyatçı ” olarak tanımlamak da çok yerinde sayılabilir.

……

Eklemek isterim ben de.

Matematikte kullandığımız yığınla kavram da o çabaların dilimize hediyesi. Dört işlemle ilgili artı eksi çarpı bölü; geometride açı, açıortay, köşegen, üçgen, dörtgen, dikdörtgen ve kare, çember, alan, çevre, teğet, türev gibi.. Dilimiz o süreçte binlerce sözcük kazandı kısacası.

 

 

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir