Batısı doğusu geçmişi geleceği ile devasa bir düşünce dünyasında yoğrulmuş çok da üretken bir
filozof Shayegan. İran’da doğmuş, annesi ile babasının aralarında Türkçe konuşmuş olmaları bizim
için sıradan bir ayrıntı değil, sanırım. Uzun zaman batıda yaşamış, Harvard ve Sorbon’da okumuş,
eğitimini daha çok batı okullarında almış. Birkaç satırla anlatılması tanımlanması imkansız gibi, çok
boyutlu bir düşünür.
Benim için en ilgi çekici yanı ise bizimki gibi ülkelerde yaşanmakta olan devinime, çalkantıya, patinaj
veya sürekli krize ilişkin çarpıcı tesbitleri. Blogdaki Osmanlı Hayranlığı konusundaki yazıda
değindiğim iki kavram ona ait: Yaralı bilinç ve kültürel şizofreni. Ama Salt bu eksenle ele
alınamayacak derecede boyutlu bir düşünür olduğu muhakkak. Aşağıdaki söyleşiyi onu tanımaya bir
başlangıç olsun, diye paylaşıyorum. Arkası gelecek.
“Göçebe düşüncenin dünyayı nasıl tekrar büyülü kılacağı üzerine kafa yoruyorum” başlığı ile
sunduğu söyleşiyi yayımlarken Medyascope onu şu satırlarla tanıtıyor:
Bir dünya vatandaşı o. 18. yüzyılda bulunduğunu tahmin ettiğimiz kozmopolit filozoflardan. 1935’te
İran’da doğmuş, on kadar dilde eğitim görmüş, Londra ve Cenevre’de yetişmiş; bu arada Mayıs 1968’de
yolu Sorbonne’dan geçmiş. Daryush Shayegan altmışlı yılların sonunda nihayet doğduğu ülkeye dönmüş
ve orada Fransız şarkiyatçı Henry Corbin tarafından kendisine, Fars ülkesinin, Hindistan’ın ve Şii
İslamı’nın manevî hazine sırları açılmış. Cioran’ın dostu, şiirden ve tasavvuftan kâm almış büyük bir
Heidegger okuruyken, Ayetullah Humeyni’nin İslam devrimini yaşamış. Fransa’da sürgündeyken, yirmi beş
yıl sonra hâlâ dinî köktenciliğin manevî dayanakları üzerine en iyi analizlerden biri olan “Din Devrimi
Nedir?”i (çev.: Neslihan Özakıncı, Sitare Yay., 2016) sunmuş.
O zamandan beri, yakın ve uzak Doğu’da modernliğin gelişiyle derinleşen zihinsel çarpıklıkları araştırıp
duruyor. Büyük kozmolojilerin bitişini kayda geçtikten sonra, Tanrı’nın ölümünün ötesinde kutsalın yeni
bir tecrübesini tasarlıyor. Aydınlanmacılar döneminde, Montesquieu, “İnsan nasıl Farsî olabilir?” diye
soruyordu. İşte, cevap bâbından, en büyük çağdaş İranlı filozoftan bir kozmopolitizm dersi.
Ve söyleşiden bir parça size:
Güzergâhınız Doğu’yla Batı’nın kesişme noktasında…
1935’te Tahran’da doğdum. Annem Gürcü, babam İran Azerbaycanı’ndandı. Annemin ailesi devrim
tarafından kırılıp geçirildikten sonra, 1922’de Rusya’da tanışmışlar. İstanbul’dan Berlin’e –bu arada
Varşova’ya da– dolanıp durduktan sonra, ailem 1930’da İran’a yerleşmiş. Orada bir tür Babil hârikası
içinde yetiştirildim: Annem teyzemle Gürcüce konuşurdu, bir Rus mürebbiyem vardı, babamla
annem aralarında Türkçe konuşurdu, Lazarist papazların yönettiği bir Fransız lisesine gittim. 15 yaşında, lise öğrenimi için beni İngiltere’de bir public school’a gönderdiler. Aldığım Farsî eğitimin
aksine, gerçek bir kışlaydı orası! 1952’de, Cenevre’de tıp okumaya gittim. Ama istidadım bu değildi.
Bu yüzden, felsefe, edebiyat ve siyasal bilimler öğrenimine yöneliverdim.
Felsefede kim yetiştirdi sizi?
Cenevre’de, Hinduizmle ve Asya’yla ilgilenen Fransız şarkiyatçı Jean Herbert ile karşılaştım. Onunla
temasa geçtikten sonra, Hindistan’la ilgilenmeye başladım, Sanskritçe öğrendim, metinleri okudum.
1960’ta İran’a döndüm ve Fransız şarkiyatçı hoca Henry Corbin ile tanıştım; o da beni karşılaştırmalı
İslam ve Hint maneviyatı öğrenimine yönlendirdi. Tahran Fransız Enstitüsü’ne bağlı olup Paris,
Kudüs ve Tahran’da üniversitelerde ders veren ve Heidegger çevirmeni olan Henry Corbin, herkesin
unutmuş olduğu Şii ve gnostik/ârifan İran İslamı’nın uçsuz bucaksız düşünce kıtasını günışığına
çıkarmıştı. İslam felsefesinin, İbn Rüşd ile İbn-i Sina’nın kahramanlık ânından sonra da var kalmış bir
parçasıydı bu. “Hinduizm ve Sûfîlik. Bir ‘Mecmaü’l-bahreyn’ okuması” başlıklı tezimi onun yönetimi
altında yaptım. Hindistan’daki Müslüman imparatorluğunun mirasçısı ve Benares valisi, 17. yüzyılın
o filozof-şehzadesi, selâmetin Hinduizm ile İslam’ın barışmasında olduğuna kanaat getirmiş
romantik âlim Dâra Şükûh’un metninin bir yorumuydu.
Tezinizi Paris’te Mayıs 1968’de savundunuz.
Evet, biraz “yangından mal kaçırır” gibi, tuhaf bir savunma oldu: Sorbonne’un etrafı çevik kuvvet
(CRS) tarafından sarılmıştı; içerisi ise ıssızdı. Şimdi tekrar düşünüyorum da; inanılmazdı! Benim gibi
birinin, daha Şark’tan gelir gelmez bu kadar bâtınî/ezoterik konulu bir tezi savunmak için isyan
halindeki Sorbonne’a girebilmesi… Savunma bittikten sonra, Corbin evine bazı dostlarını davet
etmişti: Raymond Aron, Gilbert Durand, ama aynı zamanda Emil Cioran da vardı. Hakikaten tatlı bir
adamdı. Olaylar hakkında hepsinin tavrı epey olumsuzdu. Ama en matrağı Cioran’ın tavrıydı.
“Fransa’nın işi bitik! 1789’da dünyaya en büyük devrimcilerini vermiş bir ülkenin gençliği, bugün Mao
ya da Che Guevara gibi vasat ithal çehrelerin portreleriyle çalım satıyor” diye haykırıyordu. Ben işin
içinde değildim. Ancak bir ay kalıp İran’a dönmüştüm. Farklı manevî ve felsefî dünyalar arasındaki
geçişler merakıma dokunduğundan, Tahran Üniversitesi’nde karşılaştırmalı felsefe dersleri verdim.
O sırada, İran Devrimi’nin az öncesinde, Batı Karşısında Asya’yı (çev.: Derya Örs, Sitare Yay.
2012) yazdınız.
1977’deydi. Farsça yazdığım ve Asya uygarlıklarının yazgısını anlamaya çalıştığım bir kitaptı. 17.
yüzyıla kadar, Çin, Hindistan, Japonya, İran, durmadan iletişim kuran ve birbirleriyle alışverişe giren
çok yaratıcı uygarlıklar olmuşlardır. Birlikte, dünya zenginliğinin %60’ını temsil ederler. Sonra
aniden, bir kopma olur. Bu uygarlıklar Avrupa’nın Aydınlanma’yı ve modernliği icat ederek
havalanmaya başladığı anda durmuş gibidirler. Descartes yöntemi kurar, insanların doğayla ilişkisini
yeniden icat eder, teknik anlayışının temellerini atar; bunlar, sanayi devrimi ve sömürgeleştirmeyle
birlikte Batı’nın hegemonyasını temin edecek tüm öncüllerdir. 17. yüzyıl civarında, Hegel gibi
söylersek, “Dünya Tini” bir kıtadan diğerine göç etmektedir âdeta. Asya uygarlıkları gecikmelerinin
bilincine vardıkları vakit iki tutum benimserler. Önce, kaynaklara dönüş. Batı’yı ve onun teknik
üstünlüğünü bilen 19. yüzyıldaki İranlı reformcu entelektüellerin, Abdu’l-Bahá (Abbâs Efendi) ya da
Asadabadi (Cemaleddin Afganî) gibi düşünürlerin perspektifidir bu. Batı’nın tekniğini “içine
çekmek/massetmek” ve modernliğin ruhunu kenarda bırakmak istiyorlardır. Ama tekniği, onu temellendiren değerlerden ayıramazsınız.
Japonlar bunu anlamış ve tamamen başka bir tutumu benimsemişlerdir. 1868’den 1912’ye kadar
süren Meiji döneminde, haşin bir şekilde modernleşmeye girişmişlerdir. Ama sadece demiryolları
inşa etmekle yetinmemiş, denizcilik sanatını öğrenmek için İngiltere’ye, felsefe için Fransa’ya
öğrenciler göndermişlerdir. 1906’da Rusya karşısındaki zaferlerinin açıklaması burada yatmaktadır.
Bu olay akılları karıştırmıştır. Hem de nasıl! Asyalı bir gücün bir Batılı güç karşısındaki ilk zaferidir bu.
Bu kopmalar tutkulu bir ilgi uyandırdı bende.
Japonya ile Çin’den farklı olarak, İslam ile Batı’nın ortak bir manevî mirası yok mu?
Çin ya da Japon dünyasında, Descartes’ın ruh ile beden arasında gerçekleştirdiği ayrışma düpedüz
düşünülemez bir şeydi. Bütünselliği içinde dünyanın basit bir nesnelleştirilebilir ve nicelleştirilebilir
uzama indirgenebilir olduğu fikri, beden-ruh birliği anlayışında olan o uygarlıklara tamamen
yabancıydı. Hıristiyanlık ile İslam ise, tersine, dünya nazarında dışarıdan bir konumda bulunan
yaratıcı bir Tanrı’ya inanan İbrahimî geleneğe mensupturlar. Bununla birlikte İslam dünyası her
zaman Hıristiyan Batı karşısında Asya dünyasına nazaran daha sakınımlı olmuştur. Gizli bir rekabet
vardır. Bilinçaltında, Müslüman dünya metafizik bakımdan üstündür; İsa bir peygamber telakki
edilir, ama son peygamber Muhammed’dir. Çinliler ve Japonlar’da böyle bir hâletirûhiye olmamıştır;
Budist ve Konfüçyüsçü gelenekleri, modernliği daha kolay kabullenmeye itmiştir onları.
İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından önce yazılmış olan kitabınızın son bölümü “Yeni
Taassup” başlığını taşıyor.
Bilinçdışı bir sezgiydi bu, neredeyse kehanet gibi. Beni asıl ilgilendiren, iki-arada-bir-deredelik’ti,
İran’daki geçiş durumuydu: “Bir daha asla” ile “henüz değil” arasında bir bocalama. “Henüz değil”,
hazırlanmakta, fakat henüz ilan edilmemiş bir olayı zikretmek içindir; “bir daha asla” ise, henüz
çökmemiş, fakat kökendeki biçimiyle artık yenilenemeyecek olan bir manevî düzeni îmâ etmektedir.
Entegrizm iki-arada-bir-deredeki o rahatsız durumu kısa devreye uğratabilen bir çözüm olarak
sunmaktaydı kendini. İslam’ın arketipi/ilkörneği olan bir Altın Çağ/Asr-ı Saadet adına, şimdiki tüm
kargaşaları ve tüm Kur’an yorumlarını kenara koyma iddiasındaydı. Oysa yorum aracı olmazsa,
Kur’an tüm sapmalara açık bir kitaptır.
O olayları nasıl yaşadınız?
O kadar tuhaf ki. Olup bitenlerin insanların kafasına dank etmesi zaman aldı. İki sol parti; İran
Komünist Partisi Tudeh de, aşırı sol da, iktidarı ele geçirdiklerini düşünüyorlardı; kentsel
kesimlerden ileri gelenlerin ve aydınların oluşturduğu Musaddık’ın Ulusal Cephe’si de. Hiç kimsenin
aklına mollalar gelmiyordu. Devrimden önce Şah, kendi ibadet yerlerine sahip olan ve saygı gören
mollalarla iktidarı paylaşıyordu aslında. Laik olan ama siyasal özgürlükleri alaya alan tek-adamcı bir
monarşinin karşısında, din bir sığınak gibi tezahür ediyordu. Bu devrim Şii dünyasının bağrında bile
bir sürpriz olmuştu. Şiilik’te, On İkinci İmam’ın dönüşünü beklersiniz. Dolayısıyla bu dönüşten önce
iktidarı kim alırsa alsın, peşinen gaspla malûldür, meşruiyeti yoktur. O kişi şah ise, pis işi o yapar bir
nevi. Ama bu işi mollaların ele alması bir yeniliktir.
Bense üniversitede hocaydım, Kordoba’da düzenlenen bir kolokyuma katılmak için İran’dan
ayrılmıştım. Tam dönmeye hazırlanırken, Ağa Han bana Henry Corbin’in tamamlanmamış
çalışmalarını yayımlamak için bir merkez kurmayı teklif etti. O zaman Paris’te İsmâilîye Araştırmaları Merkezi’ni (Centre d’études ismaéliennes) (Şii İslamı’nın bir kolu) kurduk ve dokuz yıl onun
yöneticiliğini yaptım.
Dinin ideolojileştirilmesi sürecini göz önüne serdiğiniz “Din Devrimi Nedir?” kitabını o sırada
yazdınız.
İktidarı aldığında dinin doğa değiştirmesi, ideolojileşmesi olgusunu tahlil ediyordum bu kitapta.
Böyle bir işe yönelik ve bu iş için donanımlı olmadığına göre, etraftaki siyasal ideolojilerden
beslenmek zorundadır. Bu yüzdendir ki, Marksist-Leninist fikirlerin sızması, saldırgan bir İslam’ın
inşasına yardımcı olmuştur. Devrim mahkemeleri, milisler, İran’da ortaya çıktığını gördüğümüz o
kurumlar, hiç İslamî değillerdi. Devrim ve İslam, farklı takımyıldızlara aittir. Din devriminden söz
etmek aslında bir oksimorondur ! Kendi yörüngesinden çıkarıldığında, din kanatlarını yitirir ve tarihe
gömülür. Bu devrim İslam dünyasını çok etkiledi. Devrimci, militan ve radikal bir İslam fikri
sıradanlaştı. Mısır’da yarın özgür bir seçim yapılsa, Müslüman Kardeşler kazanırdı.
Entegrizm İslam için bir tehdit olabilir mi?
Radikal İslamcılar, Şii İslamı’nın asırlardır biriktirmiş olduğu muazzam manevî sermayeyi tarihin
ultra-modern kumarhanesinde har vurup harman savurdular. Böylelikle özünü yitirdi.
Devamı: https://medyascope.tv/2018/12/09/daryush-shayegan-gocebe-dusuncenin-dunyayi-nasiltekrar-buyulu-kilacagi-uzerine-kafa-yoruyorum/


