Düşünürgezer

Tanpınar: ‘Bakışıyla Şehri Estetize Eden’ Bir Flâneur, Bir ‘Düşünürgezer’
Terry Eagleton, Türkçeye ‘düşünürgezer’ olarak çevirdiğimiz ‘flâneur’ü, ‘şehri bakışlarıyla estetize
eden’ bir kimlik olarak tanımlar. Bu bakış, Walter Benjamin’in ‘Pasajlar’daki deyişiyle, ‘büyük kent
insanının artık eşikte olan kapkara yaşam biçimine henüz bazı parıltılar katabilen bir bakıştır’:
Flâneur’ün bakışı!
Ahmet Hamdi Tanpınar bu anlamda bir ‘düşünürgezer’, bir flâneur müydü? Onun ‘Yaşadığım
Gibi’de, modernleşme süresince büyüsünü kaybeden şehirleri, İstanbul’u ve Bursa’yı bakışlarıyla
estetize ettiği söylenebilir mi? Galiba, evet!
Tanpınar’ın, ‘Kenar Semtlerde Bir Gezinti’ başlıklı denemesinde bir mayıs sabahı ‘İstanbul’un
Kocamustafapaşa ile surlar arasındaki o geniş ve fakir semtinde tek başına’ yaptığı bir gezintiden
söz ederken söylediklerine bakalım: ’Böyle gezintileri daima Yahya Kemal ile yapardım. Tanıyanlar
bilir ki Yahya Kemal’le beraber olmak, onu dinlemek bir lezzettir. Fakat onunla İstanbul içinde
dolaşmak, bu kelimenin hudutlarını aşan büyülü bir şey olur.’ Yahya Kemal’le İstanbul’da yapılan
gezintilerin, ‘gezinti’ sözünün sınırlarını aşan büyüleyici bir yanı olması, Tanpınar’ın ‘flâneur’lüğü
Yahya Kemal’den öğrendiğini gösterir: Belki de gerçekten İstanbul’u bakışlarıyla estetize edebilen, ya
da Benjamin’in dediği gibi, büyük şehir insanının ‘kapkara yaşam biçimine bazı parıltılar katabilen’ ilk
düşünürgezer, ilk flâneur, bizzat Yahya Kemal’in kendisidir…
Yahya Kemal’in flâneur’lüğü, şehri bir medeniyet tarihinin içinden okuyarak soylulaştırması, daha
çok şifahî bir sohbet geleneğinin devamcısı olmak şeklinde tezahür eder. Maalesef, Tanpınar’la ve
başka arkadaşlarıyla yaptığı gezintilerin çok azı yazıya dönüşmüştür, Oysa Tanpınar, öyle değildir.
Şehri, ona gözalıcı bir asâlet ilâvesiyle estetize eden bakışlarını, söze değil, yazıya aktarır. ‘İbrahim
Paşa Sarayı Meselesi’ndeki şu sözler, İstanbul’a bir flâneur olarak bakabilen birinin sözleridir: ‘
Çünkü bu şehri güzelleştireyim derken fakirleştirmekten, hayatı soysuzlaştırmaktan çekinirim.’
Şimdi bakınız, İstanbul’da sıradan bir ilkbahar sabahı, Tanpınar’ın söyleminde nasıl birdenbire soylu,
zarif ve ince bir estetiğe dönüşüyor: ‘Ben İstanbul baharının yarı hasta, havada, suda gizli
ürpermeler, tereddütlerle dolu başlangıcını severim.Vapur dumanlarına kadar her şeyin hafif bir
leylâk rengine büründüğü günler. Sonra bir gün asıl baharla, halkın dilindeki baharla
karşılaşırsınız.Yolunuzun
üstündeki bodur erik ağacı bir gecenin içinde Pompei fresklerinin o meşhur Flora’sı gibi çiçek açar,
büyü ve saltanat olur. Ertesi gün bir türbenin parmaklığı üzerinden bir erguvan dalı, sanki
gözlerinizin önünde, ağır bir ölüm uykusundan uyanmış gibi gülümser, gerinir. Bir hamle daha,
kapınızın üstündeki salkım ağacı çiçeklenir, bütün duvar ve avlu bir diyonizoz âyini gibi mor bir ışık
içinde kalır. Ve İstanbul baharı vâdiden vâdiye, tepeden tepeye akislerle çoğalır.’

Tanpınar burada sanki İstanbul’un baharını değil, her gün karşılaştığımız, herhangi bir bahçe
kapısının, bir duvarın, bir avlunun ya da bir türbenin bir bakışla nasıl estetize edilebildiğini
göstermek ister gibidir. İlkbahar, bu estetiğin görünür ve elbette yazılır olabilmesi için bir imkân, bir
vesiledir.
Tanpınar, sadece İstanbul’u değil, Kahraman Maraş’ı, Maraş Çarşısı’nı anlatırken de,, Bursa’nın
tepelerini anlatırken de bir flâneur’dür. Walter Benjamin flâneur’ün ‘kalabalıkların insanı’ olduğunu
söyler, ama yolu kalabalıklarca tıkandığında da flâneur’lüğün imkânsızlığını da vurgulamadan
edemez. Tanpınar’ın kalabalıkların arasında, ama kalabalıklarca henüz yolunun kesilmediği yıllarda
İstanbul’u, Bursa’yı ,Kahramanmaraş’ı, ‘Yaşadığım Gibi’nin bu ‘Üç Şehir’ini, bir büyük estetik
medeniyetin lirik tahayyülünün yazıya dönüşen bakışıyla estetize edişinin elbette bir anlamı
olmalıdır. Onun flâneur’lüğünün sırrı, işte tastamam bu anlamda gizlidir…
Hilmi Yavuz

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir