Diyarbakır…
Uzun geçmişinin hemen her devrinde olduğu gibi o yıllarda da apayrı bir dünyaydı, Yaşadığımız ve
bildiğimiz bir dünyada, keşfedemediğimiz farklı ve renkli bir alemdi sanki.
O yıllar dediğime bakmayın; 1960’ların ilk yarısında, ne ders kitaplarında anlatıldığı gibi masallardan
fırlamış bir ortaçağ kenti ve ne de gazete sayfalarına düşen haberlerdeki kadar dibe vurmuş bir
şehirdi.
Kuş gübresi ile desteklenmiş kumlu toprakta yetişen ve içine 3-4 yaşlarında bir çocuğun rahatlıkla
sığdığı karpuzu o yıllarda da meşhurdu Diyarbakır’ın..
Şark Bülbülü Celal Güzelses beş yıl kadar önce vefat etmişti ama.. türküleri hala dipdiriydi; gazelleri
canlı ve yaşıyordu. Diyarbakır’ın her yerinde.
Şark Bülbülü Celal Güzelses beş yıl önce vefat etmişti ama.. Yusuf Tapan büyük ustanın bıraktığı
yerden devam ediyordu Ve “Kerpiç kerpiç üstüne” koyarak yeni yeni sevda türküler söylüyordu
Leyla’sına..
Dedim ya, Diyarbakır o yıllarda da ayrı bir dünyaydı dünya üzerinde.
Eski şehri çepeçevre kuşatan surları, Artuklu mimarisinin özgün camileri, evleri, küçeleri, kiliseleri ve
insanlarının engin hoşgörüsüyle apayrı bir şehirdi Türkiye coğrafyasında.
İpli kürsüleriyle kahvehaneleri, burma kadayıfı, Gazi Köşkü, Mardin Kapısı ve Melik Ahmet’i, sekiz
köşeli kasketi başından indirmeyen, yaz günü dahi ceket giyen Türkü, Kürdü, Zazası, Süryanisi,
Ermenisi, köylüsü ve şehirlisi ile ayrı bir Diyarbakır yaşardı surların kucakladığı düz damlı evlerde…
“Güneydoğu’nun Paris’i derlerdi ki doğruydu. Bölgenin diğer iki büyük şehri Gaziantep’ten de
Urfa’dan da büyüktü; caddeleri, sokakları, çarşıları ve pazarları daha dolu doluydu.
Surların dışında yeni bir dünya kurmuşlardı birkaç senede…
Geniş bulvarlar, bahçeli nizam apartmanlar, geniş caddeler ve sokaklar…
Yazlık bahçe sinemaları, parklar ve döneminin en modern salonları..
Bunlardan biri de Dilan Sineması’ydı.
Yerli ya da yabancı filmler İstanbul Sinemaları ile hemen hemen aynı gün veya aynı haftanın bir
başka günü gösterime girerdi.
Öyle önemliydi ki Dilan Sineması..
Diyarbakırlılar bu ismi anarken göğüslerini gererlerdi. Çoğu sesini yükselterek;
“Allahın adami!.. bu sinemada Zeki Müren konser verdi, bilmez misen” derlerdi.
Diyarbakır insanı gerçekten bir hoştu…
Yoksulu misafirine ve komşusuna vermede zengininden daha zengindi…
Zenginin gönlü fakirin, öksüzün, yetimin yanında fakirlerinden daha engindi.
İşte bu şehrin içinde ayrı bir dünya olan Dilan Sineması’nda 1964’ün ocak ya da şubatında; velhasıl
soğuk ve karlı bir kış günü..
Perdede siyah/beyaz bir Zeki Müren filmi…
Zeki Müren sisli bir gecede, şarkı söyleyerek denizi seyrediyor rıhtımda.
Salondakiler put kesilmiş; hani deyim yerindeyse, nefes almıyorlar sanki..
Şarkının sözleri: Ömer Bedrettin Uşaklı’ya ait.
Bestekarı: Kaptanzade Ali Rıza Bey
Hicaz makamında bir şahaser.
“Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına.
Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına.
Ayrılık görünmüşken yâr tutmuyor elimden.
Misafirim bugün ben, gurbet akşamlarına”
Her güzel şey gibi şarkı da bitiyor; seyirciler henüz göğüslerinde tuttukları nefeslerini bırakmadan
ön sıralarda oturan Diyarbakırlı bir hemşehrimiz usulca doğruluyor oturduğu yerden, arkasına
dönüyor, kasketini sağ eline alıp havada usul usul sallarken:
“-Makinez!.. kurve!.. Hukmi varse tezele buni kurban!..” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Seyircilerin
başları ve bakışları sesin geldiği tarafa çevriliyor.. Sesin sahibi bakışları perdede, bir süre
bekledikten sonar Makina Dairesine dönüyor yeniden ve
“-Duymadin mi ula kıbrak!..Niye tezelemdın?.”
Diye seslendiği anda inanılmaz bir kahkaha tufanı kopuyor salonda…


