Pencereden Dışarıya Bomboş Bakmanın Fazileti

Alain De Button verdi bu fikri bana, ama kendisinin tabii ki haberi yok. Şimdi yazacaklarımdan da haberi olmayacak.
Bomboş bakmakta fazilet bulmak pek de bildiğimiz bir şey değil; çünkü bilgelik bizde dolu olmakla, her baktığımız şeye anlam katmakla ve işlev yüklemekle ilgilidir hep. Doğanın bir ot parçası, bir kum tanesi gibi bilinçsiz bir parçası olmak moda deyişle fıtratımıza çok aykırı düşer. Böylesi bir özentinin övülür, özenilir yanı yok sayılır. Be nedenle ne pencereden dışarıya mesela evlerin çatılarına bakarız biz, ne kentin buğulu dağdağasına, ne gökyüzüne ne karınca sürüsü gibi koşuşturan kalabalıklara, ne de herhangi başka bir şeye bomboş gözlerle bakarız. Böylesi bir eylem, boş adamların aylakların işi gibi görülür. Pencereyi bir yana koyalım. Aklımızda bir düşünce, kıyaslama hatta yargılama dizgesi olmadan etrafımıza ‘bomboş’ bakmak çağımızın bilinçli insanına yakışır bir şey değil gibi gelir bize.
Hele bunda fazilet bulmak olacak şey değildir.
Oysa, evlerinin eşiklerinde oturup örgü bile örmeden, pirinç ya da bulgur bile ayıklamadan etraflarına veya gelip geçenlere bakan Anadolu kadınlarının aylak duruşunda hep iddiasız bir dinginlik ve o hal dilinde gıpta edilesi bir bilgelik izi bulmuşumdur; işin tuhafı, onların o hallerini hayranlıkla izlerken, o en insani ve tabii durumdan bile anlam çıkarmanın, bilgi dağarcığıma o gözlemle bir şeyler daha katmanın güya ulvi çabasından bir türlü uzak duramamışımdır. Galata Köprüsünden her geçişimde köprü üstünde balık avlamaya çalışan dizi dizi insanları gördüğümde de aynı çelişkiyi yaşarım. Kafesindeki kuş, saksısındaki çiçek, akvaryumundaki balık, avlusundaki ağaç ya da elindeki oyuncakla kurmuş olduğu görünüşte boş evrene kapılıp giden kişileri ve özellikle çocukları gördüğümde de aynı duyguyu hissederim.
Boşlukta bir güzellik var aslında. Bilgelik, onu kullanıp didiklemekten ziyade doğaya, gerçek doğamıza uyumdur belki. Egemen olmaktan, her durumda fayda yaratmaktan olabildiğince uzak durmak ve en önemlisi hayatı bir armağan sayarak her rengi, hayatın her görünüşünü güzelliğin bir yansıması olarak kabullenmektir.
Pencereden dışarıya gayesiz bakmak.. Tüm dünyaya bir gözlem heyecanı ile tutuşmuş olmadan ihtirastan azade olarak belki saf bir merakla bakınmak.. Kendi içimize de bir ot gibi, bir tüy gibi kendi varlığımızı olduğu gibi kabule hazır bir aldırmazlıkla kaygısızlıkla bomboş bakabilmek.. Anlamsızlığın tatlı, kalıcı ve gerçek bir anlam olduğunu ve belki hayat cevherinin aslında anlam gibi bir kavrama ihtiyacı bulunmadığını hissederek bakabilmek.
İmkansız mıdır bu?
Bence değil.

Etkin insan olacağız, daha ileri bir uygarlık yaratmak için kendimizi ve çevremizi geliştireceğiz, ailemiz ülkemiz dinimiz ırkımız için hayat mücadelesini kazanacağız, başkalarından daha iyi, daha üstün, daha faziletli olacağız diye yaşadığımız ve belki de en çok da böyle yaşadığımız için berbat ettiğimiz bir dünyada.. Bir şeylere, en azından arada bir, bomboş gözlerle aylakça bakmak hakiki manada gerçekten de çok faziletli bir eylem olabilir. Mesela aklın alamayacağı sırlarla dolu yıldızların aydınlattığı duru bir yaz veya rüzgara açık serin bir sonbahar gecesi, yıldızlara öylece bakmanın içinize yayacağı tatlı huzura izin vermek kesinlikle öyledir. Belki o huzur dediğimiz dinginliğe kavuşmayı bilmek faziletin ve bilgeliğin kendisidir.

Deneyin göreceksiniz.
Göğe bomboş bakarken şairine duygulara kapılırsanız, o muhteşem ve devasa boşluk karşısında kendinizi karınca gibi hissederseniz.. Hissedin gitsin. Belki işin en doğrusu budur. Belki aklının yetmediği sorularla onca yıl aşna fişna olmaktan artık kötü yola düşmüş bizim fazilet dediğimiz hayat cevheri, bütün sadeliği ve sıradanlığı ile belki aslında tam da budur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir