Nerede ise 75 yıl sonra bile ağzımızdan düşürmediğimiz Mona Lisa ve Unforgettable gibi
şarkıları ile tanıdığımız “kadife sesli” şarkıcı Nat King Cole, 1948 yılında doğduğu eyalet olan
Alabama-Birmingham’a bir konser için geldi. Konserden önce 4000 kişilik salon hınca hınç
dolu idi. Sahneye çıktığında büyük coşku ve alkışlarla karşılandı. Sadece ön sıralardan sarhoş
bir sesin haykırdığı “Negro go home” (Marsık suratlı evine dön) narası duyuldu ama birkaç
gazeteci dışında kimse o heyecan esnasında bu densiz bağırtının üzerinde durmadı.
O gün Nat King Cole aynı salonda peş peşe iki konser verecekti. Eyalet yasaları farklı
ırklardan kişilerin bir etkinlikte aynı mekanda olmalarına izin vermiyordu. Bu yüzden birinci
konser sadece beyaz seyirciler ve ikinci konser de sadece siyah tenli izleyiciler için olacaktı.
Daha da komik olanı Nat King Cole’un orkestrası İngiltere’den gelmişti ve orkestranın hepsi
beyaz ırktan elemanlardan oluşuyordu. Siyahi bir sanatçının beyaz orkestrası ile birlikte
resim vermesi, o dönemin eyalet yasalarına göre olmayacak bir başka şeydi, bu yüzden
orkestra bir perdenin arkasında çalmak zorunda idi.
Bunca garipliğe ve olumsuzluğa rağmen Nat King Cole ve salonu dolduran seyircilerin büyük
çoğunluğu heyecan içerisinde ve mutlu idiler. Konser başladı, herkes Cole’un harika sesini
huşu içerisinde, meşhur şarkılarını bir ağızdan mırıldanarak dinlemiyordu. Üçüncü şarkı
“Little Girl” başladığında ön sıralardan bir kişi birden yerinden fırladı.
– Hadi şu maymunu benzetelim, diye bağırdı.
Bir anda sahneye atlayan altı kişi Nat King Cole’a saldırdı. Bir tanesi mikrofon ile şarkıcının
kafasına bir darbe indirdi. Ön sıralarda oturan sivil polisler de müdahale etmek için sahneye
fırlayınca seyircilerin önünde büyük bir arbede yaşanmaya başlandı. Üniformalı polisler de
kimin polis kimin saldırgan olduğunu bilmedikleri için sivil polisleri de o arada tartakladılar.
Perdenin arkasında Nat King Cole’a eşlik etmekte olan ingilizler ne olduğunu görmüyorlardı,
perdedeki dalgalanmadan, bağırışlardan ve haykırışlardan olağanüstü birşeyler olduğunu
anlamış ve çok korkmuşlardı. Bir an durdular, sonra garip bir şekilde İngilizlerin milli marşı
“God save the Queen” (Tanrı kraliçeyi korusun) ‘u çalmaya başladılar.
Aslında Klu Klux Clan mensubu saldırganlar konsere en az 150 kişi ile gelmişlerdi. Bir kısmı
silahla dolu arabalarının yanında beklemekte idiler. Ve daha sonra söylenenlere bakılırsa,
niyetleri seyircilerin önünde Nat King Cole’u seyircilerin önünde aşmaktı.
Bu suikast girişimini kışkırtan da bir kaç gün önce konseri bildiren gazetelerde Nat King
Cole’un beyaz genç kızlarla bir arada fotoğraflarının yayınlanmış olması idi. Fotoğrafın altında da ırkçıları çileden çıkaran şu başlık atılmıştı “İşte Cole ve sizin beyaz küçük
kızlarınız”
Linç girişimi başarılı olmadı tabi. Bereket versin ki genelde bu tip insanların çoğu sadece
öfke ile niyetlenirler ama bir operasyonu planlama yetisinden yoksundurlar.
Neticede Nat King Cole epeyce sarsıldı ama saldırıyı bir kaç sıyrıkla atlattı, saldırganlar
tutuklandıktan sonra Cole sahneye çıkıp şunları söyledi:
– Buraya sadece sizi eğlendirmek için geldim. Sandım ki istediğiniz bu idi. Buralarda doğdum
ben. Sustu ve sonra devam etti.
– Sırtım ağrıyor. Doktora görüneceğim. Devam edemeyeceğim.
Seyirci sessizce salonu terk etti…
Ama Cole o gece ırkdaşlarına ikinci konseri verdi.
—————
Nat King Cole sokakta büyümüş, yoksul ve cahil bırakılmış bir siyahi değildi. Bir din adamı ile
bir müzik öğretmeninin oğlu idi. Dönemin müzisyenlerinin yanında caz ve Bach,
Rachmaninov piyanisti olarak yetişmişti. Sesi gibi yumuşak huylu, zarif, üretken ve çalışkan
bir sanatçıydı.
Aynı yılın sonunda Nat King Cole, Los Angeles- Hancock’da bir ev aldı. Beyazların yaşadığı
bölgede ev alan ilk siyahi olduğu için komşuları dehşete düştüler. Bir grup komşusu evi
ondan yüksek bir bedel vererek satın almak istediler. Reddetti. Önce evi kurşunlandı.
Köpeğini zehirlediler. Sonra da komşulardan bir heyet geldi ve Nat King Cole’a ;
– Burada istenmeyen kişileri komşu olarak almıyoruz, dediler.
Nat King Cole şu yanıtı verdi;
– Ben de sizin gibi düşünüyorum. Ben de öyle kişileri istemem. Eğer böyle bir kişi görür isem
ben de şikayet ederim, merak etmeyin.
İyi yanıt vermiş. “İstenmeyen kişi” olduğunu bile bile direnmek kolay değil. Herkesten iki
misli becerikli, başarılı, uyanık ve hazırcevap olmalı. Peki neden?
Azınlıkta olan bir ailede doğmuş isek yaşam en geç 5 yaşında bize acı bir “hoşgeldin” der.
Kimliğimiz / inancımız / ırkımızın ikinci – hatta üçüncü sınıf- kabul edildiğini ve ilgili ilgisiz
zamanlarda her fırsatta bu önyargının yüzümüze vurulduğunu görürüz. En eğitimli olanlar
bile bizimle tanıştığı / karşılaştığı an, saf bir sevinç ile “Ben sizleri çok severim !” diye söze
başlar ve bizi -tehlikeli olabilecek -bir farklılık içinde gördüğünü hissettirir. Doğduğumuz /
yaşadığımız yere ait görülmediğimiz gerçeği ile hep yüzleşiriz. Ve doğal olarak savunma
refleksleri üretiriz.
Eğer aykırı olabilecek birkaç fikir / görüş, ya da hakkı ile sahip olunmuş ünvan, servet,
başarımız var ise bunlar bizim ve sevdiklerimizin yaşamlarını çok daha fazla güçleştirebilir.
Sebepsiz nefret !
Bazen ırkçılığa, bazen bölgeciliğe, bazen sosyal sınıf farkına, bazen yabancı düşmanlığına, bazen inanç farklılığına bürünüp karşımıza çıkan, dünya oldukça bizi terk etmeyecek olan
bir bela. Amalekten beri var.
Küçük bir öykü paylaşacağım. Anlayan anlar.
Denir ki; Gorbaçov ile Reagan ilk buluştuklarında Sovyetler Birliğinde yaşayan Yahudilerin
yurt dışına bırakılmaması konusu aralarında geçmişti. Konu çok gündemde idi ve dünyanın
her yerinde Yahudiler Sovyetler birliği elçilikleri önünde, Tevrat’ta Hz Musa’nın Firavuna
söylediği söz ile; “Let my people go” (Bırak benim halkımı gitsinler) diye gösteri yapıyorlardı.
Gorbaçov bu konu açıldığında Reagan’a şunları demiş;
– Biz Yahudileri Sovyetler birliğinde asla ayrımcılığa tabi tutmuyoruz. Mesela ülkemizin
gururu Bolşoy bale grubunda tam …. kadar yahudi çalışan var. (Ne yazık ki sayıyı
anımsamıyorum)
Reagan çok zeki bir adamdı. Sektirmeden şöyle cevap verdiği söylenir;
– Bizim de ülkemizi temsil eden gruplarda Yahudilerimiz var. Ama biz onları saymayız. Zaten
Yahudi olduklarını fark etmeyiz.
İki gerçeği belirtip son verelim.
Yaşamımız boyunca ne kişiliğimizin, ne becerilerimizin, ne başarılarımızın ne de
çabalarımızın, hiç bir zaman kimliğimizin, ırkımızın, inancımızın ve kökenimizin önüne
geçemediğini acı acı farkedeceğiz.
Herkes yaşamının bir döneminde azınlıktan olur.
—————
(Beşalah)


