GÜNÜMÜZE DEK ÇÖZÜLEMEYEN BİR MUAMMA: AKİF’İN KUR’AN MEALİ Emre SARI

Yazıdan önce kısa bir girizgah:
Aşağıdaki satırları dostum Mehmet Karabatak’ın facebook paylaşımından kopyaladım. Sözünü ettiği
mükemmel şiirin tamamını ararken şiirden sonradan göreceğiniz yazıya rastladım. Hala nerede
olduğu bilinmeyen mealin öyküsünün ortasında çok tanıdık bir isim var üstelik: Ekmeleddin
İhsanoğlu.
İyi okumalar.
….
* Mehmet Akif Ersoy’u çok sevdiğini söyleyip arada bir işine gelen bir şiirini bulup promterden
okuyanlar bu şiirin de tamamını bulup okumuş mudur acaba? Uzun bir şiir olduğu için cep
telefonundan yazamadım. Meraklısı bulup okuyabilir…
Mehmet Karabatak
VAİZ KÜRSÜDE
( Salât ü selâmdan sonra )
……………….
O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu.
Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?
“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın o;
Çoluk çocuk O’na âid; lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı o.
Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete… Ha?
……….
Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif’in vefatından önce Mısır’a yerleşmeyi planladığı sıralar, Diyanet İşleri
Başkanlığı bir Kur’an meali, tefsiri ve meşhur hadis külliyatının Türkçeye çev- rilmesi
meselesini gündeme getirir. 1925 yılının Şubat ayında TBMM’de yapılan Diyanet İşleri
Başkanlığının toplantısında dindar vekillerin verdiği altmış imza ile bu karar alınır. Tecrîd
Ahmet Naim Bey’e; Tefsir yazma görevi de Elmalılı Hamdi Efendi’ye verilmiştir. Mealin ise
Akif Bey tarafından yazılması istenmiştir. Onun ise çok ağır bir çalışma ve dikkat isteyen bu
işi kabul etmeye hiç niyeti yoktur. Akif’in damadı olayları söyle anlatır:
“Merhumun uzun zamandan beri en büyük amaçlarından birisi İstiklâl Har- bi’nin destanını
yazmaktı. Mısır’a gitmekteki amacı da bu destanı yazmaktı. Tam o sırada Diyanet İşleri
Başkanlığı Kur’an meali işini ona vermek istemiş. Kendisi ise bu işi asla kabul etmek
istememiş ve kararında da ısrar etmiştir. Merhumun bu itira- zını hiç kimse kabul
etmemiştir. Bunun üzerine Akif’in bu işi yapmasını isteyenler, merhumun en yakın arkadaşı
Ahmet Naim’den kendisini ikna etmesini istemişler, nihayet Akif, ömründe kırmak
istemediği arkadaşı Naim’in ısrarlarına dayanama- mış ve bu işi kendi tabiri ile “istemeye,
istemeye” kabul etmiştir.”

Akif’in Kur’an tercümesi işini kabul etmek istememesinin hikmeti Kur’an’a olan sonsuz
saygısıydı. Bu saygı onu Kur’an’ın her kelimesinin üzerinde uzunca durmaya ve düşünmeye
sevk ediyordu; ama yine de onun içi hiçbir zaman rahat etmiyor- du, doğru kelimeyi
kullandığından emin olamıyor, içindeki şüphe hiç bitmiyordu. Kur’an’a bu kadar saygı ve
hürmet duyan bir adamın Kur’an’ı tercüme etmesine im- kân yoktu. Hatta kendisine
tercüme sorulduğunda; “Yapamadım… Beni tatmin et- meyen (yazdığım bu ) eser, başkasını
nasıl tatmin edebilir?” diyordu. Ama bunlara rağmen Elmalı’nın tefsiri ile birlikte basılacak
olan meali bitmişti ve çok da güzel olmuştu. 1932 yılında Mısır seyahatinde mealin tamamını
okuyan Eşref Edip şunları yazmıştır:
“O ne sadelik, o ne ahenk! Ayetler arasında- ki konu geçişini korumakta öyle büyük kudret
göstermiş ki bütün bir sureyi okursun da hiç- bir ayetin başında ve sonunda en ufak bir
yanlış göremezsin. O kadar özen ve emekle yazılmış ki hiçbir yerinde bir eksik göremezsiniz…
Su gibi akıyor. Bir çağlayan gibi gönlüne heyecan veriyor. O vakit bir kanaatim oldu:
“Yeryüzün- de Akif’ten başka o akıcılık ve kuvvetle Kur’an’ı Türkçeye tercüme edebilecek hiç
kimse yoktur.” diyen Süleyman Nazif tamamıyla haklıdır.”
Merhumun mealini gören ve okuyan şanslı- lardan biri olan Eşref Edip derhal basmak üzere
meali almak istemiş; ancak Akif’in itirazların- dan dolayı alamamıştır. Eşref Edip’ten sonra
meali basmak için isteyen diğer kişilere de söy- le demiştir Akif:
“Meal daha bitmedi, siz her ne kadar bitmiş gibi görseniz de daha birçok eksiği var. Mese- la
bir kelimeyi tercüme ediyorum ve onun için en doğru kelimeyi kullandığımı düşünüyorum,
onun yerine başka bir kelime koyuyorum ve ke- limenin tüm tercümede geçtiği yerleri
değiştir- mek zorunda kalıyorum. Ayrıca bitmiş bile olsa bir heyet-i ilmiyenin kontrolünden
geçmesini istiyorum. Ben bu işi en başında alırken söyle- miştim, öyle üç, beş yılda bitecek
basit bir iş ol- madığını, elbet ben de meali mezara götürecek değilim, maksat daha güzel ve
hatasız olması, yoksa ben böyle yayınlanmasına nasıl müsaade ederim?”
Akif meali yazmayı şu şartlarda kabul et- mişti; Elmalı Hamdi Bey tefsiri yazdıkça Akif’e
gönderecek, Akif de meali yazacaktı; ama bir süre sonra Akif Mısır’a gitti. Aradan bir iki yıl
geçtikten sonra, Hamdi Bey İstanbul’a gelmiş ve “Ben tefsirleri gönderiyorum; ama Akif Bey
meali göndermiyor. Bir mektup yazdım ama cevap vermedi, siz de bir mektup yazar mısınız?” demişti. Bunun üzerine bir mektup da sevdiği şair Rıza Efendi yazdı; ama Akif bu
mektuba da cevap vermedi.
Nihayet Diyanet İşleri Bakanlığı Kur’an me- alini de Hamdi Bey’e verdi ve Hamdi Bey hem
tefsiri hem de meali yazarak iyi bir iş çıkardı. Akif, Mısır’dan hastalığı sebebi ile İstanbul’a
tedavi için geldiğinde, şair Rıza Efendi ziyare- tine gitti ve ona mektuplara niçin cevap vermediğini, meali neden göndermediğini sordu. Akif ise şu cevabı verdi:
“Kur’an’ı tercüme edemedim. Hayır, ter- cüme ettim hem de bir değil iki kere tercüme ettim.
İlk tercümeyi yaptım hiç beğenemedim, ikinci bir tercüme yaptım onu da bir türlü beğenmedim. Bazı kelimelerin Türkçede tam bir karşılığının olmaması tercümeyi imkânsız bir hâle sokuyordu. Kur’an’ın nazımına bakıyor- dum bir de kendi tercümeme bakıyordum ve
tercümemden utanıyordum. Birisi Allah’ın ke- lamı, diğeri ise Akif kulunun tercümesi… Bu
durumda ben bu tercümeyi İslâm ümmetinin ve Türk milletinin eline nasıl sunabilirim? Bu
sebepten Mısır’dan getirmedim. Demir bir kasa kadar sağlam bir dostuma bıraktım. Ben eğer
geri dönebilirsem eksikleri gidermeye ça- lışacağım, eğer ölürsem o dostum ne yapacağı- nı
biliyor.”
Akif’in burada meali bıraktığım güvenilir kişi diye bahsettiği Mehmet İhsan Efendi’dir. Akif’in
yattığı hastanede hastalığını yeneme- yip hakkın rahmetine kavuştuğu bilinmekte- dir. Peki,
Mısır’a dönemeyen Akif’in meali’ne ne oldu? Akif’in bahsettiği ve sadece Mehmet İhsan
Efendi’nin bildiği bilgi nedir?
Akif’in vasiyeti… Artık bu vasiyeti birçoğu- muz biliyoruz. Yine de söyleyelim; Akif hasta- lığı
yüzünden İstanbul’a dönerken Mısır’daki yakın arkadaşı Mehmet İhsan Efendi’ye şöyle bir
vasiyette bulunmuştur: “Eğer iyileşip de geri dönersem eksiklerimi birlikte tamamla- rız,
eğer dönemez de İstanbul’da ölürsem bu Kur’an mealini yak!” Mehmet İhsan Efendi’nin oğlu
Ekmelettin İhsanoğlu’nun yaptığı açıkla- malara göre; Mehmet İhsan Efendi’nin vasiyeti
yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Peki neden? Neden İhsan Efendi Akif ’in mealini yakmak
yerine saklamış, hatta başka bir nüs- hasını da kendi el yazısı ile yazmıştır? Şöyle ki 1961
yılında Mehmet İhsan Efendi ölüm döşe- ğine düşmüş ve az bir zamanı kaldığını anla- dığında
oğlunu yanına çağırıp şöyle demiştir: “Oğlum ben öldükten sonra sana vasiyetimdir, yatak
odamdaki çalışma masamın kilitli sağ gözündeki defteri yak! Anahtarı da sol gözde.”
Ekmelettin daha o zamanlar ortaokul öğren- cisi olduğu için defterin ne olduğunu anlayamamıştır. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Mehmet İhsan Efendi ölmüştür ve Ekmelettin
evlerinde taziyeye gelen kişileri karşılamakta- dır. O sırada eski şeyhülislamın oğlu İbrahim
Sabri Bey yanında birkaç Türk öğrenci ile tazi- ye ziyaretine gelmiştir. İbrahim Sabri Bey o zamanların sevilen sayılan büyük zatlarındandır. Ekmelettin Bey taziye sırasında İbrahim Bey’e
babasının vasiyetinden bahsetmiştir. İbra- him Bey hemen anlamıştır bahsi geçen defter
Akif’in mealidir. Birlikte Mehmet Efendi’nin yatak odasına girerler. Kilitli olan sağ gözün
anahtarını sol gözden almış ve bakmışlardır, ip ile bağlanmış bir tomar defter, içerisine
baktık- larında ise Akif’in el yazısı ile yazdığı meal! O sırada Ekmelettin Bey sol gözde bir
defter daha olduğunu fark etmiştir ve onun içerisine bak- tıklarında da Akif’in mealinin
babasının el ya- zısıyla yazılmış bir nüshası! İbrahim Sabri Bey iki defteri ve öğrencilerini
yanına alır ve bir taksiyle birlikte Abbasi’deki Şengüler’in evine giderler. Balkonda teneke bir
leğenin içerisinde defterleri parçalayıp yakarlar. Ve bunun üzeri- ne İbrahim Sabri Bey
oracıkta “Yakılan Tercü- me” isimli dörtlüğü söyler:

“O bir eserdi ki yangın denilse lâyıktı, Eğer kalaydı yakar, kül ederdi imanı,
O bir ateşti ki sönmedi etmeden ihrâk, Yakıldı, sönmesi kurtardı nass-ı Kur’an’ı”

İbrahim Efendi, meali yakmasının sebebini söyle anlatıyor; eğer bu defterler derhal yakılmazsa Türkiye’de Türkçe Kur’an diye ilan edilip ibadetlerde okutulacak, eğer böyle olur- sa
Akif’in vasiyeti yerine getirilmemiş olacak. Ama bu olay 1961 yılında gerçekleşiyor hâlbuki 1950 yılında Adnan Menderes Hükümeti tara- fından çıkarılan kanuna göre Türkçe ezan ve
ibadet kesinlikle yasaklanmıştır. Peki, İbrahim Bey sadece Akif’in vasiyetini mi yerine getirmek istemiştir? Yoksa meali yakmasının başka bir sebebi daha var mıdır? Bilinen birkaç bilgiye göre eski Şeyhülislam Mustafa Bey ve oğlu halifeliğin kaldırılmasına karşı duruyorlardı.
Aksine Akif ise bunu destekliyordu.
Bu yüzden Mustafa ve Sabri Bey Osmanlı’nın yıkılmasının ve halifeliğin kaldırılmasının tek
sebebinin Mehmet Akif olduğunu düşünmektedirler, bu yüzden yıllarca Akif’e kin
tutmuşlardır. Bu da akıllarımızda başka soru işaretlerinin oluşmasına sebep oluyor. Meselâ
ortaokul öğrencisi Ekmelettin İhsanoğlu meali isteyerek değil de İbrahim Bey’in baskısıyla mı
kendisine vermiştir?
Bu soruların birçoğunun cevabı yok. Ama bütün bu anlattıklarımın yanında; geçtiğimiz 2012
yılında Mehmet Akif’in mealinin yakılmadığı ortaya çıktı. Ne kadar doğru bilemeyiz; ama
Mehmet İhsan Efendi’nin öğrencilerinden Mustafa Runyun mealin kendisinde olduğunu ileri
sürmüştür.
Meal Kur’an’ın 9. sûresi olan Tevbe (Berae) sûresine kadardır, yani üçte birlik bir kısmı
mevcuttur. Bu da bilinen birkaç bilgi ile örtüşüyor, Akif’in meali tam olarak bitmemişti. Akif
hastalığının ilk belirtilerinde İstanbul’a teda- vi için gelmiştir bu sırada M. Kemal, Akif’ten
meali vermesini istemiştir. Akif ise yazılı bir belge ile meali tam olarak bitirmediğini Mısır’a
dönünce tamamlayacağını belirtmiştir. Ama tam olarak mealin bitmesine ne kadar kaldığını
belirtmemiştir. Ayrıca bilindiği üzere meal iki nüshası ile birlikte yakıldı. Demek ki
Ekmelettin Bey ve İbrahim Sabri Bey’in bu durumdan haberi yoktu. Peki, bu Akif’in meali
olduğu söylenen tercüme gerçekten de Akif’e mi aittir? Eğer öyleyse bunca yıl neden ortaya
çıkarılma- mış da geçtiğimiz yıllarda çıkmıştır?
Bu konu hakkında kitaplar okumaya başladığımdan bu yana aklımda bu ve buna benzer
yüzlerce ce- vapsız soru var. Elbet bu soruların cevapları bi- rilerinde saklı ve ben bu konuya
olan inancımı kaybetmeden, yorulmadan, sıkılmadan araştırmaya devam edeceğim.
Not: Yazı yazar tarafından Isparta Şehit Ali İhsan Kalmaz Anadolu Lisesi öğrencisi iken
yazılmıştır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir