YOZLAŞTIRILAN BİR GELENEK / ALDATILAN BİR HALK
YA DA TABİİ BİR OKUL / SIRA GECESİ
Edep Ya Hû
Hazreti Ömer: “Edep, ilimden önce gelir” buyurmuşlardır. Şanlıurfa’da yüzyıllardır bir
gelenek olarak süregelen sıra gecesi, tabii bir edep müessesesi, doğal bir terbiye okuluydu
bir zamanlar… Kaynağı, insanî erdem ve prensipleri benimseme ve savunma esasına dayalı,
insanların kişilik ve ahlâk bakımından yetişmelerini amaçlayan bir kurum olan ve kökü
ahiliğe dayanan sıra gecelerinin, yöre gençlerinin yetişmesinde çok önemli bir yeri vardı.
Bugün yozlaşarak bozulmuş, eski asaletini kaybetmiş, sıradan arkadaş toplantılarına
dönmüş olan, hele hele medyada aynı kıyafeti giyerek ellerinde bağlama, yanlarında davul
zurna ile sahne alarak ne idüğü belirsiz türküler! söyleyen kişilerin yaptığı şovla hiç ilgisi
yoktur.
Bir disiplindir sıra gecesi
Eli açık, kapısı açık ve sofrası açık olmak sıra gecelerinin ilk öğretileridir. Bir disiplindir sıra
gecesi; kişilerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına kendiliğinden
uyumlarını sağlamak amacıyla alınan önlemler bütünüdür. Bu disiplinin ilkeleri kuruluş
anından itibaren yürürlüğe girer.
Kış mevsiminde haftanın belirli günü sırasıyla birinin evinde toplanarak sohbet etmeyi
düşünen yakın arkadaşlar, kendi aralarında önce bir ağa kararlaştırırlar. Bu, hepsinin kabul
edeceği ve hürmet gösterdikleri bir kâmil kişidir. Ona “ağamız” diye hitap ederler. Bu andan
itibaren onun sözü kanun hükmündedir. Önce: “haftda bir, şu gece” diye sıranın tekrar
süresi ve saati kararlaştırılır. Sonra ağa, sırada yapılacak ikramı belirler. Bu ikram zenginfakir, sıra grubundaki herkesin ikram edebileceği bir yeme içme listesidir. Duruma göre:
“İkramımız çiğköfte, çay, meyvedir” der, buna kadayıf, baklava, şıllık, daş ekmeği, katmer,
küncülü akıt, şire, palıza gibi tatlı çeşitlerinden biri de eklenebilir. Bunların maharetli olan
evin hanımı tarafından yapılmış olması ev sahibine itibar kazandırır. Ama her ne olursa
olsun, çiğköfte ve mırra sıra gecelerinin vazgeçilmezidirler. Herkes sırasında aynı ikramda
bulunur. Herkesin kendi mali gücüne göre yapacağı ikramın, mali gücü zayıf olan arkadaşın
üzülmesine sebep olacağı düşünülerek konulmuş bir kuraldır bu. Aynı zamanda gözü, gönlü
ve kalbi tok; şefkatli, merhametli, adaletli ve faziletli olmanın işaretidir. Fakirlerle dost
olmaktan, onlarla oturup kalkmaktan şeref duymak; zenginlere, zenginliğinden dolayı
itibardan kaçınmak payı çıkarılır burdan. Ve görüşme sonunda: “Filan gün bizdeyiz, Allah
mübarek etsin” der ve dağılırlar. Ağanın evinde yapılan ilk toplantı sonunda ağa: “Bir sonraki sıramız filan efendi gildedir” der ve evlere gitmek üzere kalkılır. Yakınlık derecesine göre,
evin hanımına ya doğrudan doğruya ya da eşi aracılığıyla şükranlar arzedilir ve bu böylece
bir mevsim devam eder gider.
Sıraya daha önce belirlenmiş bir saatte gelinir. Sıraya gelenleri, mutlaka ev sahibi karşılar,
mecburi hallerde gençlerin karşıladığı da olur. Oturma mahaline giren herkes oturanları
selâmaleyküm diye selamlar. Önceden gelenler sonradan gelen için ayağa kalkar ve onu baş
köşeye davet ederler. Ama her gelen tevazu içinde daima alt tarafta oturmaya çalışır.
Oturulduktan sonra ev sahibi ve daha öncekiler sonradan gelene merhaba diyerek cevap
verirler. Sıra gecelerinde hizmet eden biz evin gençleri, gönülleri küçüklere karşı sevgi ve
şefkatle dolu bu misafirlerin bulunduğu odada, edepli ve saygılı bir şekilde sessizce alt
köşede oturur ve dikkatle sohbeti dinlerdik. Görgü kurallarını, sohbet kültürünü bu
meclislerde alırdık.
Sıra gecesine ancak ağanın izni alınarak misafir davet edilebilir. Bu kişi sıranın şeref
konuğudur, baş köşeye oturtulur. Sıra gecesinde, topluluğun genel eğilimi ve hevesine göre
sosyal, edebi, dini, felsefi, siyasi, mesleki ve mahalli konularda yapılan sohbetle geçerdi.
Ancak sıra gezenler musıkiye meraklı ve çalıp söyleme yeteneğine sahip kimselerse, gecede
sanat ve halk müzikleriyle karışık tatlı bir musıki ahengi de yer alırdı. İşte bu gecelerdi ki
Urfalı gençlere doğal bir konservatuar eğitimi sunuyordu.
Urfa’ya has bir disiplin dahilinde ustalar tarafından sunulan müzik ise sıra gecesinin esasını
oluşturmaz. Bu tür müzik için ayrıca musiki toplantıları yapılırdı eskiden. Burada özellikle
hafızlar ve onların yakın arkadaşları zakirler gibi usta sesler ile usta saz icracılarından
oluşan kişiler müzik yaparlar, onların dışındakiler ise sükunet içinde, büyük bir saygıyla
bunları dinlerlerdi. Her usta kendi arkadaşlarıyla toplanır, mecbur kalmadıkça ustalar bir
araya gelmezlerdi. Mesela Tenekeci Mahmut Hafız (Mahmut Güzelgöz), Mahmut Akagün ile,
Ahmet Hafız (Ahmet Uzungöl) ise Saatçi Yusuf (Yusuf Özer) ile birlikte olurlardı. Bu
meclislerde şarkı ve türküler topluca; gazel ve hoyratlar ise ustalar tarafından tek (solo)
okunurdu. Şarkı ve türkülerin solo okunması gelenek dışıydı. Müzik bir fasıl dahilinde
yapılırdı. Fasıl Urfa (Klasik musikimizdeki hüseyni, yanlış kullanımla divan) veya Rast
makamıyla yapılan bir taksimle başlar, sırasıyle ağır şarkı ve türküler, gazel ve aralarına
serpiştirilniş oynak şarkı, türkü ve hoyratlar ile devam eder, sonunda bir saz eseriyle biterdi.
İyilik Allah rızası içindir
Urfa bir zamanlar küçük bir şehirdi, herkes birbirini tanırdı. Sıra gecesinde mahalli konular
konuşulurken şehre, mahalleye öğretmen, asker, memur gibi Urfa dışından yeni gelen
kimselerin bir şeye ihtiyaçlarının olup olmadığının araştırılması kararlaştırılır; kab-kacak,
halı, kilim, yatak, masa ve sandalye gibi. ihtiyaç duyulan eşyalar temin edilirek yeni
komşuya hediye edilirdi. Daima iyi komşulukta bulunmayı, komşunun hata ve cahilliğine
sabretmeyi, onların iyiliklerini istemeyi; herkese iyilik yapmayı; iyiliğin Allah için yapıldığını,
yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamayı öğrenirdik.
Sıra gecesi bazan bir erenler meclisine dönerdi. Özellikle din alanında sohbet konuları bazan
o kadar ciddiyete bürünürdü ki kitaplara baş vurulur, bir sonraki sıraya ilim irfan sahibi bir
bilen davet edilir, herkes büyük bir saygı içinde o şahsiyeti dinlerdi. Âlimlerle dost olup
daima dostlara danışmayı yerleştirirdik zihnimize.
İş hayatında dürüst olmayı, ayıp ve kusurlu değil, temiz ve sağlam mal satmayı, ölçüde ve
tartıda yanlışlıktan kaçınmanın gerektiğini öğrendiğimiz esnaftan misafirlerimizin açtığı
mesleki sohbetler olurdu. Buradan aynı zamanda saygılı, kibar, tatlı dilli olmayı; aza kanaat,
çoğa şükretmeyi öğrenirdik.
Orta yaş veya altında olan arkadaşların sıra gecelerinde tolaka, fincan yüzik, çan çekiç gibi
heyecan verici oyunlar oynanırdı. Bazen cezası, topluca ziyafet olan bu tür oyunların dışında
hele parayla ilişkili kumar türünden oyunlar sıra gecelerinde kesinlikle yer almazdı.
Engin ol gönül engin ol
Alçak gönüllü olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak; ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı
olmak; ayıp ve kusurları örtmek, hataları yüze vurmamak; dost ve arkadaşlara karşı tatlı
sözlü, güler yüzlü olma derslerini çıkarırdık sıra gecelerinden. “İyi terbiye, uygun davranış,
güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet demek olan edep, hiçbir hırsızın insandan çalamadığı
güzel bir ziynettir.” derler. Gençler bu ziynete sıra gecelerinde sahip olunurdu.
Sıra gecesi görgüsü alan öğrenci gençler, dinimizde öğretmen/hoca hakkının, ana baba
hakkından önce geldiğini bilerek, okulda çok kıymetli bir varlık olan öğretmenlerinin
sözlerini dikkatle dinlemeyi, ders içinde ve dışında öğretmenle konuşmada saygılı hareket
etmeyi; kendi aralarında birbirlerine saygılı davranmayı, özürlü kimsenin kusurlarıyla alay
etmemeyi, küçük görmemeyi, ortak kullanılan ders araçlarını tahrip etmemeyi huy
edinirlerdi.
Urfada çocuklar zengin olsun fakir olsun, ilkokul öncesi, Kur’an okumayı öğrenmek üzere
mutlaka bir hocanın yanına verilirdi. Bu yolla çocuklar çok küçük yaşlarda güzel ses ve ilahi
nağmelerle tanışır; toplum kurallarını ve geleneksel hayatın özelliklerini kavrarlardı. Bu
sebeple gençler, hatta çocuklar, yaşlarından beklenenin üstünde bir olgunluk gösterirlerdi.
Bunda sıra gecelerinde anlatılan olay ve temsili hikâyelerin de büyük etkisi vardı. Düğün,
cenaze ve bayramda daha hassas, nazik ve kibar olmayı, yere ve zamana göre uygun tavır
takınmayı; cenazede, cenaze sahiplerinin üzüntüsünü paylaşmayı, teselli edici söz ve
davranışlarda bulunmayı, taziyede bir fatiha okumayı kendilerinden beklenmeyen bir
olgunlukla yerine getirirlerdi.
Düğün ve bayramlarda her zamankinden daha fazla güler yüzlü, nazik ve ikram edici olmak,
küçüklere ve büyüklere uygun hediyeler vererek, onların gönüllerini ve dualarını almak gbi
davranışlar sıra gecelerinden öğrendiklerimizdendi.
Sıra gecelerinde gözetilen önemli hususlardan biri de komşu hakkıdır. Komşuların rahatsız
olmamalarına özen gösterilir, gürültü yapılmaz, müzik icra edilecekse geç saatlere
kalmadan, uygun seviyede bir sesle icra edilirdi. Gerçi Urfalılar komşuda yapılan müziği de
büyük bir zevk ve heyecanla takib ederlerdi. Hatta söylenebileceğini umut ettikleri eseri
dinlemeden uykuya gitmeyen Urfalılar bilirim. Urfa’da yazın eskiden genellikle damlarda
yatılırdı. Anlatırlar: Gece geç vakit, belki de seher vakti, sokaktan geçen bir sevdalı, yanık bir
sesle bir hoyrat (uzunhava) okur. Bu etkileyicı ses karşısında uykudan uyanan Urfalı,
hoyratın birinci dörtlüğünü büyük bir zevkle dinler ve devamını bekler. Çünkü hoyratlar
daima bir çift dörtlük halinde okunurlardı. Hayli süre geçmesine karşılık hoyratın devamı
gelmeyince, damdaki Urfalı sokaktaki sevdalıya: “Be mübarek adam hoyratın çiftini de oku
da yatalım artık” diye seslenir.
Her karşılaşıldığında selamlaşma, hal hatır soruşma, birbirlerinin isteklerini imkan
ölçüsünde yerine getirme, komşu kadın ve çocuklarına ayrı bir itina, hürmet ve şefkat
gösterme sıra gecelerinin bizlere öğrettiği görgü kurallarıydı.
Sıra gecesinden babalığa
Böyle bir ortamda yetişerek babalığa adım atarlardı Urfalı gençler. Bu geleneğin içinde var
olan ağırbaşlı ve sabırlı olmak, peygamberler şehri olarak bilinen Urfa’ya acaba burada
yaşadığı söylenen bu yüce kişilerden beri mi süregeldiği çok defa beni düşündürmüştür.
Kendi kavmini Allah dinine davet ettiği halde oğullarını ikna edemeyen baba Hz. Âdem
bunların en ilkiydi. Baba olmanın en acı halini yaşamıştı. Biri öldüren, diğeri ölen iki çocuğa
sahipti. Kabil kıskançlık yüzünden kardeşi Habili öldürmüştü. Bunların tufanda
boğulmalarıyla yaşadığı acıya sabırla katlanan bir yüreğe sahipti.
Peygamberlerin atası olarak bilinen Hz. İbrahim daha gençlik yıllarında gerçeği bulmuştu.
Babasını ikna edememesine, türlü türlü cezalarla karşı karşıya kalmasına rağmen
inancından vaz geçmemiş, doğruyu büyük bir inançla savunmuştu. O da bir baba olarak
imtihandan geçirilmişti. Kendisinden, oğlu İsmail’i Allah yoluna kurban etmesi isteniyordu.
Baba-oğul bunu kabullenmişlerdi ki Allah İsmail’i bağışladı, sonunda baba-oğul yeryüzünün
en şerefli atası oldular.
Sabır timsali Hz. Eyyub, mal mülk ve evlat sahibi iken, malı, mülkü, sağlığı ve bir de biricik
oğlu elinden alınarak imtihan edildi. Ama o yine sabredenlerdendi.
Şüphesiz ki en yüce baba örneği peygamberimizdi. O, babaların en hayırlısıydı. “Erkek, aile
efradının çobanıdır”, “En hayırlınız eşine ve çocuklarına en lütufkâr davrananınızdır”
buyurarak insana baba olmanın sorumluluğunu hatırlatmıştı.
Din büyüklerinin, tarihe geçmiş ünlü kimselerin, Urfada yaşamış sufi ve evliyaların veya yiğit
kişi ve kahramanların hayatları, bunların olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâyeler sıra
gecelerini süsleyen edebi unsurlardı. Dini konuların büyük bir bölümünü Peygamberimizin
hayatından, tutum ve davranışlarından kesitler oluştururdu. Uyarıcılık görevinin bir gereği
olarak bizlere en güzel tavsiyelerde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in, özellikle torunları
Hasan ve Hüseyin’e karşı sevecen davranması ve onlarla çocuklaşması temalı hadisler,
Urfada babaları, çocuklarını sevgi, merhamet ve şefkatle ama şımartmadan yetiştirilmesi,
onlara eşit davranılması, aralarında adaletin gözetilmesi konusunda terbiye etmiştir.
Bugün sıra geceleri eski niteliğini kaybetmiş olmakla birlikte, kaynağını geçmişte bu
ortamdan alan, insanı insan yapan temel tutum ve davranışlar, bir gelenek halinde hâlâ
devam etmektedir. Konu-komşu, baba-evlat ilişkilerine ait kavramlar henüz anlamını
yitirmemiş, bir anlam kaymasına uğramamıştır. Medyanın sorumsuzca maddeci görüş
açısından devamlı sunduğu, yapay değerlerin ön plana çıktığı; insanların kendilerini, sahip
oldukları maddeyle, mal-mülk ve parayla ifade ettikleri bir hayat tarzı henüz sıra gecelerinin
kurduğu bu temeli yıkamamıştır. Baba yine evin reisi; samimi, şefkatli ve güçlü bir yürek;
çocuklar ve gençler de yine babalarından para ya da pahalı hediyeler yerine sevgi, şefkat
bekleyen bir gönül taşımaktadırlar. Sıra geceleri Urfalı gençlere öğretmiştir ki: Baba olmak
kolaydır, ama babalık yapmak zordur. İşte böyle insanı ve insanlığı keşfeden bir okuldur sıra
gecesi kurumu.


