VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ ÜZERİNE-Fikret Sevinç

 

Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanını ve film uyarlamasını eş zamanlı olarak okuyup izledim.

Filmi yıllar önce izlediğimde açıkçası hayal kırıklığı yaşamıştım. Büyük bir düşünürün eserinden çok, güçlü oyuncularla çekilmiş; biraz erotizm, biraz Prag Baharı, biraz sanat çevresi ve biraz da aşk hikâyesi izlenimi bırakmıştı bende.

Romanı okuyunca film hakkındaki kanaatim pek değişmedi. Ama Kundera hakkındaki kanaatim değişti.

Çünkü film, büyük ölçüde Tomas, Tereza ve Sabina arasındaki ilişkilere odaklanırken; romanın önemli bir kısmı insanın hayat karşısındaki duruşunu, özgürlüğü, sadakati, sorumluluğu ve kendimize anlattığımız hikâyeleri sorguluyor.

Romanın adı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.

Ama kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey hafiflikten çok ağırlık oldu.

Tomas çoğu yorumda sorumluluktan kaçan bir adam gibi anlatılıyor. Ben öyle okumadım.

Başarılı bir cerrah olarak hastalarının sorumluluğunu alıyor.

Sovyet rejimine karşı düşüncelerinin bedelini ödüyor.

Önüne konulan inkâr metnini imzalayarak rahat bir hayat yaşayabilecekken bunu kabul etmiyor.

Sürgünde güvenli bir hayat kurmuşken Tereza için Prag’a dönüyor.

Köy hayatına çekilen Tereza’yı yalnız bırakmıyor.

Karenin’in son anında ölümcül iğneyi yapma sorumluluğunu üstleniyor.

Hayatının büyük bölümünde omzuna yeni yükler alan bir insan görüyorum ben.

Belki de Tomas’ın meselesi sorumluluktan kaçmak değil; özgürlük ile bağlılığı aynı anda korumaya çalışmak.

Roman boyunca beni düşündüren bir başka konu da Kundera’nın “kitsch” kavramı oldu.

Kundera’nın kitschi yalnızca duygusal sahtecilik değil.

Komünizmin kitschi var.

Milliyetçiliğin kitschi var.

Dinin kitschi var.

Özgürlükçülüğün kitschi var.

Her ideolojinin, her topluluğun ve hatta her insanın kendi hikâyesi var. Sorun o hikâyeye sahip olmak değil; onu mutlak doğru ilan etmek.

Belki de Kundera’nın asıl itirazı burada.

Romanın dikkatimi çeken bölümlerinden biri de insanların ilgisine göre yaptığı sınıflamaydı.

Kendilerini tanımayan insanların ilgisi için yaşayanlar.

Tanıdığı geniş toplulukların ilgisi için yaşayanlar.

Tek bir kişinin ilgisi için yaşayanlar.

Ve artık yanında olmayan bir kişinin ilgisi için yaşamaya devam edenler.

Aradan yıllar geçmesine rağmen bu sınıflamanın bugün de geçerli olduğunu düşünüyorum.

Sosyal medya fenomenlerinden siyasetçilere, eşine bağlı insanlardan hayatını kaybetmiş bir yakınının hatırasıyla yaşayanlara kadar hepimizi bir yere yerleştirmek mümkün.

Romanın sonunda Tomas, Tereza, Sabina ve Franz’a baktığımda ise şunu düşündüm:

Hayatımızı gerçekten ideolojiler mi şekillendiriyor, yoksa bizi bırakmayan birkaç insan mı?

Yaş ilerledikçe ikinci cevaba daha yakın hissediyorum kendimi.

Belki de Kundera ile ayrıldığım nokta burada.

O, hafiflik ile ağırlık arasında bir tercih sorguluyor.

Ben ise insan hayatını anlamlı kılan şeyin çoğu zaman gönüllü olarak üstlendiğimiz ağırlıklar olduğunu düşünüyorum.

Ailemiz.

Dostlarımız.

Çocuklarımız.

Hatıralarımız.

Bizi bırakmayan insanlar.

Ve bizim bırakmamayı seçtiklerimiz.

Belki de hayatın gerçek ağırlığı burada saklıdır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir