Urfa Diye Bir Yer :Mehmet Kurtoğlu

Şimdiye kadar okuduğum Urfa üzerine kitaplar içinde şehri en iyi tanımlayan ve tahlil eden
Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın “Bir Ömür Düşünmek” hatıra kitabıdır. Kitap, nehir
röportajlardan meydana gelmiş. Ahmet Hoca çocukluk ve Urfa günlerini anlattığı bölümlerde
çok ama çok önemli tanım ve tespitlerde bulunuyor. Felsefeci olmanın vermiş olduğu
derinlikle şehre bakıyor. Hemen hemen her satırını çizdiğim kitap benim Urfa hakkındaki
tanımlamalarımı doğruluyordu.
Aklın yolu birdir derler ya, öyle işte. Yıllardır şehir üzerine yazıp çiziyor, ama hep eleştiri
alıyordum. Şehre önyargılı baktığımız söyleniyordu. Oysa hocanın kitabını okuduktan sonra
hiç de önyargılı bakmadığımız, şehre derinlemesine bakanların, şehrin künhüne varanların
bizimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşacağını gördümAhmet Arslan ile daha Seyir
Dergisi’ni çıkardığım sırada Urfa’da Hz.
İbrahim üzerine verdiği bir konferans dolayısıyla tanışmıştım. Daha sonra Cihat Kürkçüoğlu
vasıtasıyla Urfa Müzesi’nde buluşup onunla röportaj yapmıştım. Hoca oldukça birikimli,
alanında kendini kabul ettirmiş bir ilim adamı. Hoca ile ikinci görüşmemiz ise Urfa’ya değer
katanlar buluşmasında gerçekleşmişti. Bir iki günlük birlikteliğimizde çok güzel
sohbetlerimiz oldu.
“Bir Dünya: Urfa diye bir yer” başlığı altında, doğum tarihiyle ve çocukluğuyla ilgili soruya
verdiği cevapta doğum tarihinin 1944 olduğunu söylüyor ama bunun doğru olup olmadığını
bilmediğini belirtiyor. Ardından “çocukların doğumu bir yere kaydedilecek kadar önemli
görülmez” diye belirtiyor.
Kitabın girişinde kurduğu bu cümle benim ve aynı zamanda benimle birlikte bütün bir
kuşağımın yaşadığı şehrin anlayışını ortaya koyan en çarpıcı cümledir. Hocanın “çocukların
doğumu bir
yere kaydedilecek kadar önemli görülmez” cümlesi aslında şehrin çocuklarının trajedisini
anlatıyor.
Hani meşhur misaldir. Napolyon savaşta komutanını çağırıp tekmil alır.
Komutanı “barut yok” deyince gerisini konuşmaya gerek görmeden “dur” der ya, işte
hocanın kurduğu bu cümle de şehrin trajedisini anlatan, en vurucu ve en özetleyici bir
cümledir. Urfa’yı tanımlayan böyle ancak birkaç cümle vardır. Bunlardan biri de aklımda
kaldığı kadarıyla Bekir Yıldız’ın “Doğuda insanlar ölmek için yaşar, yaşamak için ölür”
cümlesidir.

Annem dokuz doğum yapmış bunlardan biri kız diğeri erkek olmak üzere ikisi ben doğmadan
önce vefat etmişler. Benden önce doğup ölen kardeşimin yalnızca bir fotoğrafı bulunuyor.
Kız kardeşimin
ise ne fotoğrafı ne doğum tarihi biliniyor. Yalnızca annemin yeri geldiği zaman ağlayarak
anlattığında hatırlıyoruz. Bir de “babanız kardeşinizin mezarını günah olduğu halde eliyle
kazıp, eliyle gömdü” demesini hatırlıyorum.
Ahmet Hoca’nın bir cümlesini bu şehrin her bir çocuğu alıp kendi hikâyesiyle altını
doldurabilir… Bir çocuğunun doğum tarihi bu şehirde “süpürge otunun toplanıp bağlandığı
mevsim” ile
hatırlanır. Bahar, yaz, güz gibi zaman dilimi değil de süpürge otu…
Babasını anlatırken yaptığı tanımlama ise bir Müslüman kimliğini ortaya koyar: “Babamın
bakışı, içinde yaşadığı, daha doğrusu pek yaşamadığı bu dünyaya yönelik değildi. Bir
başka dünyaya, ‘gelecek dünyaya’ dönüktü. Bu içinde bulunduğumuz dünya onun için olsa
olsa bir ‘bekleme odasıydı’,
biraz da ‘sınav odasıydı’. Öyle üzerinde uzun boylu durulması, düşünülmesi, anlaşılması,
şikâyet edilmesi veya beğenilmesi, değiştirilmesi veya iyileştirilmesi için çaba sarf edilmesi
gereken bir yer değildi. Özetle babamın bu dünyayı olduğu gibi kabul etmesinin, ondan bir
şikâyette bulunmamasının nedeni bu dünyanın iyi bir yer, mükemmel bir dünya olmasından
ileri gelmiyordu; daha basit olarak var olmamasından, var olamamasından ileri geliyordu.
Ama eğer isterseniz siz bunu; olup biten her şey Tanrı’nın emrine ve iradesine uygun olarak
meydana geldiğinden onu olduğu gibi kabul
etmek, buna bağlı olarak da başa gelen her bir şeyi tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde
kabullenmek tutumu olarak daha güzel bir şekilde de tanımlayabilirsiniz. Bence
Müslümanın en temel, en bariz özelliği, Tanrı’nın yarattığı evrenden herhangi bir
‘şikâyeti olmamasıdır’. Babam, işte bu Müslüman insan tipinin, günahıyla
sevabıyla muhtemelen en iyi örneklerinden biriydi. Ne kendisinden, kendi durumundan, ne
çalışma hayatından, ne toplumdan, dünyadan, hiçbir şeyden şikâyetçi olduğunu
görmedim.”(1)
İnsan farklı hayatları, farklı durumları kıyaslar ve kendi hayatı üzerinde düşünmeye başlar,
şikâyetçi olur. Bugün bizim eskilerden en büyük farkımız bu: Aynı şehirde bizden daha iyi
durumdakileri görüyor, iletişim araçları sayesinde başka toplum ve ulusların, başka
insanların hayat tarzlarını, imkânlarını fark ediyoruz. Bir karşılaştırma ve kıyas yaparak
kendi üzerimizde düşünmeye, durumumuzdan şikâyetçi olmaya başlıyoruz. Babamın
dünyasında ise böyle bir şey yoktu.”(2)
Arslan daha sonra babasının nasıl eğlendiğini anlatırken; “Babam nasıl eğlenirdi? Babamın
her şeyi gibi eğlencesi de dindi, daha doğrusu din üzerindendi, dinle ilgiliydi. İslam,
Müslümana sadece ayin, ibadet, hukuk ve siyaset sunmaz, neşe ve eğlence de sunar; daha
doğrusu uygun görmediği, yasakladığı eğlencelerin yerine, kendisinin uygun bulduğu bazı
eğlenceler sunar. Babamın zevk, duyarlılık, eğlencesini, daha doğrusu tüm estetiğini dinden aldığını söylemekle yetineyim. Bunlar
nelerdi? Dini bayramlar, kandiller, Ramazan geceleri, eğlenceleri, teravihler, güzel sesli
hafızların Kur’an okumaları, mevlitler, Peygamber’in ve Sahabenin hayat
hikâyelerini dinlemeler vb.”(3) diye anlatır. Aslında babasının eğlence biçimi o
yıllarda Urfa’nın eğlence şeklidir. Küçük bir dünyadır Urfa. Bu dünya, bugün dahi müzikten
ötesini görememiş, yemeğin şehvetinden kendinden geçmiştir.
Dünyanın hiçbir şehrinde kendini Urfa kadar türküyle ifade eden başka bir şehir olmadığı
gibi, yemeğe türkü ve şarkı yakıp, kendinden geçen başka bir toplum da yoktur. Amerika’da
zenciler yaptıkları caz müziğiyle ve sporla övünüp, öne çıkarken, Urfa’da müzik sektöründeki
yıldız sanatçılarıyla övünüp öne çıkmaktadır. Oysa ne zencilerin müziği sanat değeri yüksek,
zarif ve ince duyuşların müziğidir ne
Urfa’nın bazı türküleri… Eğer “Sahibinin sesi” plak stüdyosu Urfalıların elinde olmamış
olsaydı bu denli çok müzisyen de çıkmamış olacaktı… Aslında müziğin bu şehirde bu denli
köklü ve vazgeçilmez oluşunun arka planında dahi Paganist ve Hıristiyanlık dönemlerinin
etkisi vardır.
Pagan Roma dönemlerinde Dionysos ve Orfeus şenlikleri düzenlenen bu şehirde; içki, müzik
ve coşku vazgeçilmezdir. Dionysos’un şarap ve coşkunun tanrısı olarak eğlenceye
düşkünlüğü, Orfeus’un lir çalan sesi ve Antik Yunandan kalma şölenlerin ilk bölümündeki
müzik faslı bu şehrin semalarında binlerce yıl yankılanmış, o gün bugündür şehrin ruhuna
işlemiştir. Şehir, Arslan’ın tanımıyla modern öncesinde takılı kalmıştır. “Çocukluğumda Urfa
çok modern-öncesiydi. Adeta Eski Ahit’ten çıkmıştı. İnsanları da biraz Eski Ahit’ten çıkmış
gibiydi. Segal, yukarıda sözünü ettiğim kitapta, daha doğrusu Edessa’nın Helenistik
dönemdeki birçok özelliğinin 1950’lerin Urfa’sında da varlığını hala sürdüğünü belirtir.
Gerçekten de 1950’lerde şehrin iki ana caddesi vardı ve onlar Helenistik dönemin iki ana
caddesiyle yaklaşık aynı akslarda, yani kuzey güney ve doğu batı doğrultularında
uzanmaktaydı. Helenistik
dönemin dört kapısından üçü, yani Bey Kapısı, Harran Kapısı, Samsat Kapısı 1950’lerde de
aynı yerlerinde bulunuyordu. Antik dönemde her yüz yılda bir taşan ve ciddi can kaybına yol
açan
Karakoyun deresi benim çocukluk zamanımda da sık sık patlardı. Bu patlamalar veya
Urfalıların ifadesiyle ‘Karakoyun deresinin gelmesi’ Bizans dönemindeki gibi büyük can
kayıplarına
yol açmazdı ama aynı korkutucu manzaraları gösterirdi. Hatta Segal’in sözünü ettiği Çekirge
istilalarından birini ben bizzat 1950’lerde yaşadım. Eski Koşu Meydanı’nda arkadaşlarımla
top
oynarken birden gök karardı ve milyonlarca çekirgenin ortasında kaldık. Korkumuzdan
aklımıza gelen ilk şey olarak şehre doğru koşarken her tarafımıza binlerce çekirge çarpıyor
ve biz ellerimizle yüzümüzü gözümüzü korumaya çalışıyorduk. Nihayet Urfalıların başına
geçmişte zaman zaman musallat olan salgın hastalıkların bir kısmı, örneğin şark çıbanı, trahom 1950’lerde benim de içinde bulunduğum bazı Urfalılar üzerinde saltanatlarını devam
ettiriyorlardı”(4)
Her Urfalı gibi Arslan’ın da sesi güzeldir. Urfa şehir merkezinde doğup da sesi güzel olmayan
olur mu? Ben Urfalıların ses güzelliğini melezliğe bağlıyorum. Melez renkler, melez ırklar,
melez sesler hep güzeldir. Aristokrasi veya soyluluk denilen şey melezleri kırma görse de,
gerçekte melezler hem ruh olarak zengin, hem zihin ve ufuk olarak özgür hem de zik
olarak güzeldirler. Medeniyetler tek kimlikli şehirlerde doğmaz, çok kimlikli melez şehirlerde
doğarlar. İstanbul’un güzel olmasının nedeni işte bu melezliktir.
Urfa’nın bir taşra şehri olarak hep ilgi çekmesi, medeniyetlere beşiklik etmesi bu
melezliktendir. İbrahim Tatlıses’in yedi kıta dört iklimde sevilip dinlenmesi sesinin melez
olmasından dolayıdır. Ortadoğu’da karşılığı vardır sesinin, Avrupa’da da… Urfalıların
seslerini oluşturan büyü, hançerelerini
oluşturan melezliktir. Arslan çocukluğunu anlatırken sesi ile ilgili bir anekdota yer verir:
“İlkokula başladıktan kısa bir süre sonra kendi çapımda ünlü olmuştum. Özellikle de
sesimden ötürü. Öğretmenler, özellikle kadın öğretmenler odalarına çağırtıp bana şarkı
söyletiyorlardı. Ama öyle çocuk şarkıları, okul şarkıları falan değil, bayağı büyük şarkıları.
‘Aman cânâ beni şâd et/terahhûm eyle imdâd et’ veya ‘Keklik dağlarda çağıldar/Yavrum diye
diye ağlar’ gibi şarkıları. Fakat bir gün bir öğretmenin çağrısı üzerine bir sınıfa gittiğimde
başka bir manzarayla karşılaştım. Öğretmen bazı çocukları kara tahta önüne dizmiş ve
benim gelmemi bekliyor. Niye? Çünkü onlara bir matematik problemini sormuş, kimse
çözememiş. Çözmem için beni çağırtmış.
Demek ki sadece sesimin güzelliğinden ötürü değil, bilgimin yüksekliğinden ötürü de
tanınmaya başlamışım. Birinci sınıfta olduğuma göre bu, basit bir toplama çıkarma problemi
olmalı,
çünkü ilk sınıfta herhalde çarpma, bölmeye henüz geçmemiş olmalıyız. Her neyse öğretmen
(bir erkek öğretmendi) beni yanına çağırdı, elime tebeşiri verdi ve tahtada yazılı problemi
çözmemi istedi. Herhalde kolay bir şeydi ve hemen çözdüm. Fakat olay bitmemişti.
Öğretmen tahtanın önünde
ayakta duran ve suçlu suçlu bakan diğer çocukları cezalandırmak için onların yüzüne
‘tükürmemi’ istedi. Korkmuştum: çünkü ayakta dikilen çocuklar arasında ağabeyim Mehmet
de vardı. Ya öğretmen onun benim kardeşim olduğunu bilmiyordu veya tam tersine bildiği
için beni çağırtmıştı. Neyse
Mehmet’in yanına geldiğimde bana fısıltıyla eğer yüzüne tükürürsem beni evde
geberteceğini söyledi. Ne mi yaptım? Gerçekten bilmiyorum. Herhalde öğretmenin emrini
yerine getirmemekten de korktuğum için tükürür gibi yapmış olmalıyım.”
“Urfa’da en prestijli, itibarlı adamlar kimlerdi?” diye soran Arslan, buna bazı örnekler
üzerinden cevap verir; “Mesela Halil Hâfız diye biri vardı. Sesinin güzelliğinin ve okuma
tarzının aynayı çatlattığı söylenirdi. Halil Hâfız’ı bir mevlide veya sıra gecesine davet etmek,
onun da daveti kabul edip gelmesi bu davette bulunan insan için büyük bir prestij kaynağıydı. Onun bizim eve de bir iki kez geldiğini ve babamın ve arkadaşlarının bunu
büyük bir olay olarak karşıladıklarını hatırlıyorum. Halil Hafız ile ‘İzoller’den’ ileri gelen
birinin prestij karşılaştırılması muhtemelen Halil Hâfız lehine bir sonuç verirdi”(6)
Arslan aynı zamanda “Urfalılık” olgusu üzerinde ciddi tanımlamalar yapar. Örneğin şehrin
davranışını ve refleksini “din”in belirlediğinin altını çizer. Gerçekten Urfa’yı dindışı kavram
ve kelimelerle açıklamak mümkün değildir. Şehrin ister dünyevi ister uhrevi yönü olsun gelip
durduğu ve kilitlendiği yer dindir. Urfa’nın berduşunda mistik taraf olduğu gibi,
mistiğinde de berduş bir taraf vardır. Şehirde fıkıhtan yani şeriattan daha çok tasavvuf ve
tarikatın baskın olması bu yüzdendir. Bütün tasavvu ekollerinde güçlü bir Melamî yön
vardır. İmparatorluk edebiyatına hikemiyâtla damgasını vuran Şair Nâbi gibi evladı
resul olduğunu söyleyen bir şair dahi Melami meşreptir. Şehirde dini musiki diye
okunan türkü formundaki ilahilerin melodilerinin tümü eğlence ve oyun müziklerinden
uyarlanmıştır. Örneğin “Muhammedin gözleri sürmeli” ilahisinin melodisiyle insanlar zikre
de kalkabilir dansa da…
Urfa’nın en meşhur tasavvufçularının çoğunluğu Melami’dir. Zeki Hafız iyi bir vaizdir ama
Naim Hoca gibi sözünü esirgemez, hazır cevap biridir. Dede denilen gazelhanın ermiş
olduğuna inanılır ama ağzından küfür eksik olmaz. Şehrin bir de Küfrevi hazretleri vardır.
Hakkında küçük bir yazı çıkmıştır Harran dergisinde o kadar. Diyojen gibi gündüz fenerle
adam arayan kişidir. Hac Kermo vardır deli mi
veli mi olduğu şüphelidir. Ama kerametleri hep müstehcenlikle anlatılır. Sonra hayatı
Neyzen Tev k gibi esrar ve içkiyle geçen Urfalı Babi vardır. Bir yanıyla hazırcevap ve lozo si
güçlü ulvi bir adam, diğer yanıyla her türlü perişanlık içinde bulunmuş sü i bir müzisyen,
şovmen ve şair…
Arslan’ın hatıralarında yer verdiği Buluntu Hoca! Bir devre damgasını vurmuş âlim ve iyi bir
vaiz. Kendisine “demokrasi nedir” diye sorduklarında “benim ile bir fahişenin oyunun aynı
olmasıdır” diye tanımlayan adam. Sonra “Haticem” türküsünü dinleyince kalkıp
döndüğünde, bu davranışını kendine yakıştırmadıklarını söylediklerinde ise “Ben
Hz. Hatice’yi anıyorum” diyerek cevap veren âlim! Urfa’da ermiş ile keşişi, deli ile veliyi, alim
ile cahili ayırmak zordur. Çünkü şehrin şirazesi kaçmıştır. İç içe geçmişlikler, melezlikler sınır
tanımaz, iç içe geçirir insanları, toplamları, gelenek görenek ve dini inanışları…
Urfa’da din, gerçekte paganizmden İlahî dinlere kadar iç içe geçmiştir.
İslam dediğimiz bugünkü inancın içinde Sabiilik, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve daha
adını sayamayacağımız birçok inanç girmiştir. Bu iç içe geçmişlik hiçbir yerde olmadığı
kadar Urfa’da mevcuttur. Arslan ise Urfa’nın bu yönünü kendi hayatından örnek vererek
anlatır: “O günün Urfa’sında toplumsal hiyerarşinin, ekonomik-politik üstünlükten çok
‘kültürel unsurlar’, değerler
üzerine dayandığını, onlar tarafından şekillendirildiğini söyleyebilirim. Bu kültürel değerler içinde en önemlisi şüphesiz dindi. Dinin yanında onun ikinci önemli unsuru, galiba
‘Urfalılık’ genel başlığı altında toplanacak şeylerdi: müzik, yemek, güzel hikâye anlatıcılığı,
hazırcevaplık, espri yeteneği
gibi şeyler. İnsanlar bu tür şeylere değer veriyorlar, onlarla mutlu oluyorlardı. Benim de
mutlu olmak için birkaç sebebim vardı: okulda mümessildim, Urfa’da önemli bir prestij
unsuru olan ‘güzel bir sesim’ vardı. Bulunduğum okuldaki diğer arkadaşlarıma göre daha
kıvrak bir zekâm ve espri yeteneğim olduğu ortaya çıkmıştı. Arkadaşlarım bana o günlerde
beni ne
kadar zeki bulduklarını ifade eden bir ad bile takmışlardı: Makarios.”(7)
Benim çocukluğumda ise daha çok “Saco” kullanılıyordu. Urfa kadınları sevmediği,
meymenetsiz tiplere “aynı Saco’ya benzi. Çekil karşımdan” derdi. Saco Urfa’yı işgal eden
Fransız komutanın adının okunuşu. Herhalde gerçek adı “Sajous” olmalıdır. Bir de olumsuz
bir tip olarak Ermeni olaylarında Ermeni bir kahraman olarak görülen, bir gözü kör olduğu
için Kör Sarkis diye anılan ama Urfalıların “Kör Sako” dediği bir tip vardır. Kadınlar “aynı Kör
Sako’ya benzi” diye sevmediklerini aşağılarlardı…
Urfa’da 1950, 60 ve 70’lerde Büyük Doğu Dergisi’nin büyük etkisi olmuştur. Diyebilirim ki,
Urfa’nın sağ kesimi sanatsal ve entelektüel anlamda besleyen en önemli yayınların
başında Büyük Doğu gelir. O yıllarda Büyük Doğu’yu takip edenler vardır. Hatta bugün dönüp
baktığımızda bunları “Büyük Doğucular” diye tanımlamak mümkündür. Müteahhitlik yapıp
apartmanlarının adını Büyük Doğu ve Necip Fazıl koyanlar olmuştur. Bu grubun içinde
Ahmet Aslan’ın da sınıf arkadaşı olan Yusuf Demirkol ilk aklıma gelenlerden. Sonra Akif İnan,
Zübeyir Yetik, Nihat Armağan, M. Emin Beyazgül ve onlardan sonra gelen kuşaklar… Bugün
kendini pek inançlı biri olarak görmese de Arslan’ın yolu da
Büyük Doğu ile kesişmiştir: “Büyük kardeşim 1956’da askere gitti. 1958’de bir bavul dolusu
İslami kitap ve Büyük Doğu dergisiyle Urfa’ya döndü. Onun sayesinde Necip Fazıl, Osman
Serdengeçti, Cevat Rıfat Atılhan’ları keşfettim ve bir ara galiba onlardan ciddi olarak da
etkilendim. Tabii bunun bir başka sonucu kardeşimle birlikte namaz, niyaza ama bu
kez daha ciddi olarak başlamam oldu.”(8)
İnsan çocukluk ve öğrencilik yıllarını unutamaz. Arslan’ın bu nehir söyleşişinde unutamadığı
çocukluğunun şehri Urfa’dır. Ve Urfa’nın çocuklarının gidebileceği bir lisesi yoktur.
Ancak 1946’da açılmıştır lise. Arslan’ın şansı da fakir bir aile çocuğu olarak lisede okuma
imkânı bulmasıdır. “1950’li yıllarda, Urfa’nın bütününde, tüm Urfa ilinde lise eğitimini veren
‘tek bir okul’ olduğunu söylersem belki durumun ne olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Sekiz,
on kadar dersliği olan üç katlı bu okul, bugün de hâlâ ayakta duruyor. Yakın zamanlarda
onun da ancak 1946 yılında açılmış olduğunu öğrendim. Siverek, Hilvan, Bozova, Birecik vb.
yerlerde ortaokulu bitiren bütün öğrenciler de bu liseye gelmek zorundaydı. Büyük bir ilden,
Urfa’dan bahsediyoruz. Böyle bir ilin merkezinde, lise eğitimini veren tek bir okul,
üstelik ortaokul da bu okulun, yani aynı binanın içindeydi.”(9)

Arslan daha sonra okul hayatından örnek verirken, şehrin aynı zamanda kültürel ve sosyal
hayatına parmak basarken Türkiye gerçeğiyle şehrin gerçekliğinin ilişkili olduğunu söyler:
“On bin dönüm arazisi olan bir ağanın oğluyla biz aşağı yukarı aynı şeyleri giyiyor, aynı
şeyleri yiyor, aynı vasıtalara biniyor, aynı sinemalara gidiyor, aynı stadyumda aynı takımları
seyrediyorduk. Urfa’da üretim alanında insanlar arasında önemli bir fark olmadığı gibi
tüketim alanında da öyle ahım şahım bir fark yoktu. Türkiye’nin o zamanki üretim
düşüklüğünde veya mal azlığında veya kıtlığında parası olanlar
bile bizden farklı ne satın alabiliyorlardı ki?”(10)
Urfalının tipolojisini yaparken; onların neşeli olduklarını, çünkü hayatı olduğu gibi kabul
ettiklerini, olandan fazla bir şey beklemediklerini söyler. Beklentilerinin çok düşük düzeyde
olduğunun altını çizen Arslan, Urfalıların hayatlarından memnun olduklarını, çünkü başka
bir hayatı bilmediklerini
belirtir. Ayrıca derki, “bilseler bile psikolojik, sosyal psikolojik, kültürel nedenlerle büyük bir
ihtimalle uzunca bir süre reddedeceklerdir, aynen Almanya’ya giden birinci kuşak
işçilerimizin yaptıkları gibi. Konuya Marx’ın dikkatimizi çektiği açıdan bakalım:
Hayatları üzerine dönüp onu ciddi bir soruşturma konusu yapsalar Urfalılar bundan ne elde
edeceklerdir? Annem on iki çocuk doğuruyor, bunların sekizi şu veya bu nedenle ölüyor.
Zavallının bunu normal, doğal görmekten başka bir çaresi var mı? E en akıllıca bir yol olarak
‘çocuk doğar ve ölür’ diye düşünüyor. Çünkü bir felaketle başa çıkmanın en iyi yollarından
biri onu felaket olarak görmemektir. Hiç kimse kendisine faydası olmayan bir dünya
tasavvuru geliştirebilir mi?”(11)
Arslan, “Urfalıların tanrılarla kavgası olmadığını, çünkü Urfa’da tanrılar yok, tek bir tanrı var.
Sonra kimsenin bu tanrıyla kavgası yok: herkes son derece barışık ona tam bir teslimiyet
içinde” diye belirtiyor. Tanrılarıyla kavgası olmayan toplumlar, kendi kendileriyle kavga
ederler. Özellikle de asabiyeti güçlü, Urfa gibi feodal toplumlarda insanlar birbiriyle kavga
etmek için can atarlar. Bir kedi, bir köpek, bir çocuk kavgası yahut bir muhtarlık seçimindeki
bir oy birçok kişinin ölmesine yahut yıllarca süren kan davalarının başlamasına neden olur.
Ve bu yazının başında söylediğimiz, “insanlar yaşamak için öldürür, ölmek için yaşar.”
Burada Urfa’nın tanrıyla kavgasının olmaması aynı zamanda onun düşüncesinin eksikliğini
ve felsefesinin olmadığını gösterir. Çünkü tanrıyla hesaplaşmak için soru sormak
gerekir. Oysa soru sormasını bilmez. Bu yüzden felsefe yoktur inanç vardır, teslimiyet vardır.
Ama aynı zamanda en az tanrı kadar güçlü ve tapınılan bir asabiyet ve aristokrasi vardır. Bu
asabiyet İbni Haldun’un dediği gibi şehrin kurucu iradesi olduğu gibi yıkıcı iradesidir de…
Ayrıca asabiyetin güçlü olduğu yerde İbn Haldûn, gazap ve şehvetin güçlü olduğunu söyler.
Gazap ve şehvet şehrin varoluş ruhudur. Ölüm ve eğlenceyi bu denli kanıksamış şehri başka
nasıl açıklayabiliriz.

Sonuç olarak, Ahmet Aslan’ın “Bir Ömür Düşünmek” kitabı özelinde yazarın hayatını
anlatmaktadır ama genel anlamda bir şehir monogra sidir. Özellikle Urfa’yı anlattığı
bölümler bir şehrin bilinçaltını, ruhunu keşfetmek isteyenler için eşsiz bir kaynaktır

Mehmet Kurtoğlu Yazar-Şair Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınlar Müdürü
kurtoglu.mehmet63@gmail.com
.(http://surkav.org.tr/surkavdergi/surkav_sanliurfa_dergisi_37.pdf)

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir