Takıntıya Övgü: Moris Levi

stanbul’da bu günlerde (Hristiyanların Paskalya bayramı zamanları) bazı semtlerdeki
pastanelerin vitrinlerine çiçek sepeti, hayvan, meyve hatta çocuk şekillerinde çikolatalar
konulur.
İşte böyle bir pastaneye garip, hımbıl bir adam hızlı adımlarla girmiş, çikolataların
sergilendiği vitrine hızlı bir göz attıktan sonra kasada oturan pastane sahibine dönerek
azarlar gibi sert bir sesle; “Fil şeklinde çikolata arıyorum! Sizde de mi yok?” diye sormuş.
Pastane sahibi öfkenin nedenini anlamamış derin bir nefes almış, içinden “Müşteri her
zaman haklıdır” diye kendi kendine söylenmiş ve yumuşak neşeli bir sesle; “Efendim hoş
geldiniz. Sincap ve tavşan şeklinde çikolatamız var, ya da isterseniz çiçek sepeti şeklinde
hem de üç değişik boyda çikolata çeşidimiz var” demiş.
Adam elleri paltosunun ceplerinde, hayal kırıklığı ile başını öne eğip iki yana sallamış ve
dudaklarını bükerek “Yok…Ben fil şeklinde çikolata arıyorum” demiş. Pastane sahibi “Fil
şeklinde kalıbımız yok, başka pastanelerde de bulabileceğinizi hiç sanmıyorum, size tavşan
şeklinde çikolata verelim” deyince de kapıya doğru dönerek üzgün bir sesle “Hayır olamaz…
Ben ne yapıp edip fil şeklinde çikolata bulmalıyım!” diye söylenmiş. Pastane sahibi artık
kendini tutamayıp alaycı bir bakış atıp, gülerek “İsterseniz ve bedelini öderseniz fil kalıbı
yaptırırız” diye kapıya yönelen adamın arkasından bağırmış. İşte o zaman adam heyecanla
dönmüş ve coşku ile “Gerçekten yapar mısınız bunu? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!”
demiş.
Dükkan sahibi karşısındakinin ciddi olduğunu görünce hemen kağıt kalem çıkarmış ve
“Bilesiniz ki ucuza çıkmaz.” deyip hesap yapmaya koyulmuş. Müşteri ise hesabı beklerken
kendi kendine sürekli “Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diyormuş. Tabi her deyişinde
pastaneci de hesap yapar gibi yaparken kafasındaki fiyatı yükseltiyormuş. Sonunda
pastaneci heyecanını gizleyerek “Fil şeklindeki çikolatanız size …. liraya mal olur” demiş ve
karşısındakinin vaz geçeceğinden de korkarak “Çikolatanızı çok güzel ambalajlarız
götüreceğiniz yerde sükse yaparsınız” diye ballandırmış. Ama zaten adamda vaz geçecek göz
yokmuş ki; “Tamam yapın. Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” demiş, pastane sahibi şaşkın
“Peki yaparız ancak bunun bedelini önceden ödemeniz gerekir.” deyince de cebinden bir
tomar para çıkarmış ve hemen çikolatanın bedelini ödeyip; “Ne zaman geleyim? Ben fil
şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş. Pastane sahibi “haftaya bugün gelin” demiş. Bir
yandan da daha fazla para istemediği için kendi kendine kızıyormuş.
Öbür hafta adam pastane açılır açılmaz heyecanlı adımlarla yine eli ceplerinde pastaneye
girmiş ve “Fil şeklinde çikolata geldi mi? Ben fil şeklinde çikolata istiyorum!” diye sormuş.

Pastaneci hemen tezgahın arkasına dönmüş ve bir gün önce özene bezene yaldızlı kağıtlarla
renkli kordelelerle bir sanat eseri niteliğinde hazırlanmış çikolata paketini adama uzatmış.
“Buyruuun! İşte fil şeklinde çikolatanız.” diye de kıkırdamış. Adam paketi kaparcasına
pastane sahibinin elinden almış, elleri ayaklarına dolaşarak paketi hoyratça yırtmış, fil
şeklindeki çikolataya hızla bir bakmış ve sonra filin hortumunu kırıp ağzına tıkıştırıp şapur
şupur çiğnemeye başlamış. Bir yandan da şaşkınlıkla gözlerini fal taşı gibi açmış olan
pastane sahibine dönerek ağzı dolu dolu; “Azizim ben hep fil şeklinde çikolata istiyorum! Fil
şeklindeki çikolataya bayılırım!” demiş.
——————-
Takıntı!
Kimilerini rezil ve bedbaht eder, kimilerine de eninde sonunda fil şeklinde çikolatayı yedirtir
çünkü George Bernard Shaw demiş ki “The reasonable man adapts himself to the world; the
unreasonable one persists in trying to adapt the world to himself. Therefore all progress
depends on the unreasonable man.” (Makul / mantıklı insan kendini dünyanın gidişine
uydurur; mantıksız olan ise dünyayı kendine göre değiştirmeye çalışır. Bu yüzden bütün
gelişme / ilerlemeler, mantıksız insanlar tarafından yapılır)
Tarih boyunca pek çok insan kafasına koyduğunu yaptı ve bunun için epey bedel ödedi. Kimi
sağlığından oldu, kimi çok azap çekti ama sonunda da istediği gibi -fil şeklinde çikolata –
yaptırdı. İyi ki de böyle insanlar arasında faydalı olanlar oldu ve varlar.
İsveç Karolinska Enstitüsü’nün 2014 de yayınlanan bir raporuna göre, dans, edebiyat,
fotoğrafçılık vsr gibi yaratıcı dallarda çalışmış olan (ve çalışan) çok başarılı, özgün düşünceli
insanların arasında kendisinde ve/veya aile geçmişinde şizofreni gibi zihin hastalıkları
bipolar bozukluk ve otizm olanların oranı küçümsenmeyecek boyuttadır.
Bugün olduğu gibi geçmişte de böyleydi ve bugünkü dünyamızın genellikle estetik ve
düşünsel büyüsünü kısmen bu tip insanlara borçluyuz.
Size hemen yaşadıkları dönemlerde bir miktar deli olarak nitelendirilen, üretken ama
yapıtları ve fikirleri olağanüstü başarılı, evrensel, zaman dışı bir kaç ismi sayayım; Vincent
Van Gogh, Ludwig Van Beethoven, Michelangelo, Michael Jackson, Nietzsche, Newton, Leo
Tolstoy, Charlie Chaplin, Tesla, Freddie Mercury,…. (Yerli isimleri tartışma açmamak için
yazmadım)
Yalnız sanatçılar, mucitler ve düşünürler değil tabi devlet adamları arasında da böyleleri
vardır. N.Carolina’da Duke Üniversitesi Psikiatri Merkezi’nin 2006 yılında yaptığı bir
araştırmanın sonuçlarını açıklayan Profesör Marvin Swartz’a göre, 1776-1974 yılları
arasındaki 37 ABD başkanından (Washington-Jefferson-Lincoln-Roosevelt gibi en önemlileri
dahil) 18 i en az bir akıl hastalığından muzdaripti.
Psikolojik psikiatrik problemler, hatta çılgınlık, büyük düşünür Desiderius Erasmus’a göre hiç
de kötü bir şey değil. “Çılgınlığa övgü” isminde bir başyapıtı var.
Kitabın başında Bernard Shaw gibi o da şunları yazmış; “Bazı insanlar hayaller dünyasında
yaşarlar, bazıları da sadece gerçeklerle ilgilenir. Birileri de vardır hayalleri gerçek
kılarlar….Onlar söyleyemediklerimizi söyler, gösteremediğimizi gösterirler.” İşte bu üçüncü
olağanüstü insanları “çılgınlar” diye adlandırdığı belli. Kitabın özeti sayılabilecek harika bir cümleyi paylaşayım; “İnsanlar var güçleriyle sizi ıslıklarken, siz kendinizi alkışlarsanız, zararı
nedir? İşte kendinizi alkışlamanızı sağlayan bilgeliğinizin ismi “çılgınlık”tır . İnsanlar çılgınlık
yapmanın utanç verici olduğuna inanıyor; ama deli olarak nitelendirilmek korkusu ile
aklınıza geleni yapmamak çok daha büyük bir sıkıntıdır. Başınıza taş düşerse bu sahiden
kötüdür; ama utanç, şerefsizlik, ayıp ya da hakaret, ancak siz aldırırsanız kötüdürler.”
Asimov demiş ki; “Man’s greatest asset is the unsettled mind.” (İnsanın en büyük varlığı
huzursuz zihnidir) Aslında hepimiz azıcık takıntılıyız. Hatta bir kısmımız da bir miktar deliyiz.
* En azından gel-gitlerimiz var.
Siz bu yazıyı okuyunca isyan edip “Ben öyle değilim!” diyebilirsiniz. Bunun için şükür edin
ama etrafınızda böyle birileri var ise -çok zor biliyorum ama- değerlerini bilin.
————–
(Tazria-Metsora)
————-
Not;Bu yazıyı okuduktan sonra “Hitler de bir deli idi ve çok acıya neden oldu.” diyenler
olacaktır. Söylenecek tek bir cevap var; “Eski zamanlarda göçmen kabilelerinde bulaşıcı
hastalık, kötü enerji, maraza ve uyumsuzluk yayanları, olmayacak komplo teorileri üretip
korkuları körükleyenleri kampın dışına atma gelenekleri vardı.”
Bir gün bu konu ile ilgili de yazacağım.
24 Nisan 2020

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir