Ulusal Egemenlik bayramımız kutlu olsun!
Bu vesileyle yazdığım ve bugün BirGün’de yayınlanan yazıyı ekliyorum..
*************************************************************************
23 NİSAN, 100 YIL ÖNCE…
Devrimci süreçlerde çok sık rastlanan bir durumdur; başlangıçta ikili bir iktidar yapısı ortaya
çıkar. Örneğin 1789’da Bastille’i zapteden Fransız devrimcileri, kralın ihaneti açıkça ortaya
çıkana kadar, üç yıl boyunca Versailles’a ilişmediler. 1917’de de, Rusya’da Ekim Devrimi,
“emekçi şuraları” ile Çarlık oligarşisine karşı ayrı bir iktidar merkezi oluşturdu. İste bundan
tam yüz yıl önce, Ankara’da da benzer bir durum yaşanıyordu.
***
Gerçekten de 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasıyla ortaya iki
ayrı “iktidar” çıkmıştı. İstanbul’da sömürgeci güçlerin merhametine sığınarak kurtulacağını
sanan çürümüş saltanata karşı, “bozkırda” yepyeni bir dünya vadeden bir “çekirdek”
kuruluyordu. Kendiliğinden oluşan Kuvayı Milliye ile başlayan ve Heyeti Temsiliye ile
örgütlenen hareket, sonunda Millet Meclisi ile taçlanmıştı. Hedef ise daha başlangıçta,
Amasya’da, ilan edilmişti: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!”.
***
Aslında karanlık günlerdi. On yıldır süren savaşın bütün yükünü taşıyan Anadolu tam bir
harabe halindeydi. O günleri anlatan Yunus Nadi “denilebilir ki, diyordu, o gün için ordu
namına hiçbir şey yoktu. Hatta kadro olarak bile ordu ancak kâğıtlarda vardı (…) Kolordu
Komutanı olan Ali Fuat Paşa bile İngilizlere karşı hareketini halk ile yapmıştı”. Üstelik
İttihatçı çılgınlık, tüm subayların itibarını neredeyse sıfıra indirmişti. Öyle ki, yıllar sonra
anılarında belirttiği gibi, İsmet Paşa, İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan dönen bir gurup
subaya şunları söyleyecektir: “İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz! Padişah
düşmanınızdır; yedi düvel düşmanınızdır; bana bakın, kimse işitmesin, millet
düşmanınızdır!.” (Ulus, 17 Mayıs 1968).
şte Ankara’da Meclis açılırken durum buydu ve tam da bu koşullarda, Yunus Nadi, ordunun
önceliğini belirtirken Mustafa Kemal Paşa’dan şu yanıtı alıyordu: “Evvela Meclis, sonra ordu
Nadi Bey! Orduyu yapacak olan Millet ve ona niyabeten Meclis’tir!”. Yine Yunus Nadi’nin
Ankara’yı “çöl” olarak nitelemesini de Kemal Paşa şöyle tamamlamıştı: “Bu çölden bir hayat
çıkarmak lazımdır. Sen ortadaki boşluğa bakma. Boş görünen o saha doludur; çöl sanılan bu
alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır; o da millettir!”. (Ankara’nın İlk Günleri, 1955, s. 97).
Kısaca karamsarlığa yer yoktu; moral çöküntü düşman güçler kadar tehlikeliydi. Kaldı ki
Ankara halkı 27 Aralık’ta Temsil Heyeti ve Mustafa Kemal Paşa’yı coşkuyla karşılamıştı.
***
Ne var ki bu arada şer kuvvetleri de boş durmuyordu. 16 Mart’ta İstanbul işgal edilmiş,
Meclis dağıtılmıştı. Bunu meşru göstermek için de, İtilaf Devletleri, yayınladıkları bildiride
“işgalin geçici olduğunu” ve amacının “makamı saltanatın nüfuzunu kırmak değil, aksine
Osmanlı idaresinde kalacak yerlerde o nüfuzu takviye ve tahkim etmek olduğunu” ilan
etmişlerdi. Falih Rıfkı Atay’ın anlatısıyla o günlerde “Halife fetvalarıyla ayaklandırılan çeteler
hemen hemen Ankara tepelerinden görünmek üzere idi. Mustafa Kemal, Meclis’i açacağı
zaman şehri basmak üzere ufukta belirdiklerini haber vermek için Ankara sırtlarında nöbet
bekletmişti” (Çankaya). Oysa ne yazık ki bunun halkta da bir karşılığı vardı. “Millet ve ordu”
saltanat ve hilafete “asırların kökleştirdiği dini ve ananevi bağlarla bağlı” olup, “halife ve
padişahsız kurtuluşun manasını anlayamıyor”, buna karşı olanları “derhal dinsiz, vatansız,
hain” ilan ediyordu (Nutuk). Kısaca halkın dini duyguları Halife-Sultanı da aşmış, işgal
kuvvetlerinin elinde “afyon” ve devrim düşmanlığı haline gelmişti.
***
Aslında bu durum halk çıkarlarına olduğu gibi, yaratıcı ile yaratılan arasına aracı koymayan
İslam’ın özüne de aykırıydı. Ne var ki 1920’lerin Anadolu’su özgür felsefe ve laiklik derslerine
hiç de elverişli değildi. Üstelik bu durum, belli bir gelişme aşamasında, tüm ülkelerin
karşılaştığı bir durumdu ve Kemalist devrimcilere yardım elini uzatan Lenin de bir yazısında,
“dini bir kisve altında siyasi pro¬testo, gelişmelerinin belli bir derecesinde, bütün halklara
özgü bir olaydır” demişti. Bunu da belirleyen daha temeldeki sınıf kavgasıydı. Bu koşullarda
yapılacak şey de tüm açıklığıyla ortaya çıktı: Kısasa kısasla yanıt verilecek, halkın kutsal
inançları devrimci güçler lehine seferber edilecekti. Zaten Mecliste 60 kadar din adamı vardı
ve bu koşullarda Meclis bir Cuma günü, büyük bir dini merasimle açıldı. Aslında asıl savaş
daha yeni başlıyordu ve bunun temel ilkesi de konulmuştu: Artık Anadolu topraklarında,
egemenlik, “Hakk’ı temsil ettiğini” iddia eden sultan ve oligarşik zümreye değil, “Halk”a ait
olacaktı.
***
Mustafa Kemal Atatürk, Meclis toplanmadan bir gün önce, 22 Nisan 1920’de, tüm asker-sivil
yöneticilere yolladığı bildiride “Efendiler, diyordu, bilirsiniz ki hayat demek mücadele,
müsademe demektir. Hayatta başarı mutlaka mücadelede başarıyla mümkündür ve bu da
manen ve maddeten kuvvete, kudrete dayanan bir keyfiyettir”. Sonra da, kendi açısından,
Doğu-Batı kavgasında Osmanlıları çöküntüye götüren nedenleri anlatıyor ve Panislamizm ve
Pantürkizm gibi hayalci ve yayılmacı tutkuları eleştiriyordu. “Dünyanın bugünkü genel
koşulları ve yüzyılların kafalara yerleştirdiği gerçekler karşısında, diyordu, hayalci olmak
kadar büyük bir yanılgı olmaz. Tarihin dediği budur; bilim, akıl, mantık da bunu söyler!”.
Önerdiği de buna dayanan bir “ulusal politika” ve buna uygun akılcı ve barışçı bir dış politika
idi.
***
Fakat hayret değil mi?
Aradan yüz yıl geçti; bu hedefler çoktan ulaşılmış ve -enternasyonalist perspektifteaşılmaya aday hedefler olarak değil de, adeta çıkarcı bir oligarşinin unutturmaya, kovmaya
çalıştığı hedefler olarak hala karşımızda duruyor. Ve bu koşullarda 23 Nisan 1920’nin 100.
yıldönümü de, Türkiye’yi, dışarda (Suriye, Libya) savaş halinde, içerde her türlü muhalifi “iç düşman” sayan; hesapsız politikasıyla bir işsizler ordusu yaratan; parası giderek eriyen ve
sonunda da bir salgınla mücadeleyi bile “mutlak iktidar” tutkusuna endeksleyen iktidar
yapısı ile yakaladı. Kuşkusuz ne tek parti dönemi, ne de çok partili yaşamımız -kuşkusuz
farklı nedenlerle- sütten çıkmış ak kaşık sayılabilirdi; yine de daha beş altı yıl öncesine
kadar, bu noktaya varacağımızı doğrusu kimse tahmin edemezdi. AKP’nin “ustalığı”, önce
liberalleri İslamcılarla, İslamcıları Gülencilerle ve hepsini de “Kürt açılımı”yla uzlaştırarak
“vesayet”e (aslında Kemalist laikliğe) karşı cephe kurmak; sonra da cepheyi parçalayarak her
unsuru birer birer ezmeye çalışmak oldu. Yıllardır tüm demokratlar bu dönüşümü
çözümlemeye çalışıyorlar, daha yıllarca da çalışacaklar ve bu arada özgürlük kavgası da
devam edecek! Yine de karamsar olmayalım; hele hele dedelerimizin 1920’de bile
kapılmadıkları umutsuzluğa hiç kapılmayalım.
Bu arada, 2020’ler dünyasında, hayale kapılıp kendinde olmadık güçler vehmedenlerin de
son tahlilde kendileriyle savaştıklarını hiç unutmayalım.
23 Nisan 2020


