Sınamak

karmaşanın dengesi kucaklıyor dengenin karmaşasını“

Çoktandır bir çınar yaprağının öyküsü var aklımda. 

Bu köye yerleştiğimden bu yana, daha sıkça gözümün önüne geliyor öykünün mekanı: Kıraç bir dağın eteğinde köhne bir tren istasyonu. İstasyon şefliği, bekleme salonu ve birkaç lojman. Hepsi birbirine bitişik, hepsi kirli bir duman mavisine bürünmüş.

Şefliğin yanında bir çınar ağacı. Bahar sonunda, dalları arasında gün boyu esinti dolaşıyor. Ağacın gövdesine çakılmış, zamana dirençli bir uyarı levhası, üstünde kargacık burgacık yazı. Güçlükle okunuyor:

“Bu istasyonda atma, kaydırma ve manevra yapmak yasaktır.”

Çınarın arkasında, karlar eriyince dağdan sessizce inen iki dereden beslenen, etrafı yeşil damarlı kayalarla kaplı küçük bir göl.

Bir ara tüm mekan kayboluyor, sadede bir çınar yaprağı görüyorum. Gölün üstünde, kendi halinde süzülüyor.

Derken bir gümbürtü çıkıyor. Kara tren geliyor. Az sonra, bütün heybeti ile istasyonuna giriyor. O istasyondan her gün geçen tek tren. Tam saat 11.33’te beş dakikalık bir mola için duruyor. 

İşte serin bir sonbahar günü, molada lokomotifin deposuna su, ocağına kömür alırken, tren yaprağa takılıyor:

-Buradan her geçişimde orada gördükçe, acırım sana.

-Neden?

-Ne motorun var senin, ne pistonun. Yelkenin de yok. Yel esecek, dalga çıkacak da biraz kıpırdayacaksın. Nereye gideceğini, nerede duracağını da bilemezsin sen.

-Bilmem neden gerekir ki?

-Doğru ya, bilsen ne çıkar! Dümenin yok, direksiyonun yok ki. Bilsen de istediğin yere gidemezsin.

-Sen nereye gideceğini hep bilir misin?

-Elbette bilirim. Şimdi tam zamanında buradayım, birazdan yola çıkar, çok geçmeden şu dağı aşmış olurum. Sonra, beş köprünün üstünden  geçer, duracağım istasyona tam zamanında varmış olurum.

-Orada da birkaç mola.. Sonra yine çıkarsın yola? 

-Doğru. Oradan sonra üç istasyonum daha var. Hepsine zamanında ulaşırım, saat 22.42’de başken garına girerim.

-Başkent’te mola verirsin yine, değil mi?

-Elbette, hem mola hem de bakım. Ama ben hangi istasyonda, ne zaman olacağımı, orda ne kadar kalacağımı bilirim ben. Saatlerim belirlidir. Hep hedeflerime koşarım. Oysa sen…

-Benim de var hedefim. Ben kendimi bu göle bırakmayı seçtim..

-Öyle hedef mi olur?

-Olmaz mı?

-Olmaz elbet. 

-Peki, sen bütün istasyonlardan geçip başkent garına ulaşınca ne yaparsın?

-Bakımdan sonra, yeniden çıkarım yola. Aynı istasyonlara uğrarım. Yolcular, yükler alırım, onları gidecekleri yere bırakırım. Bir istasyondan bir başkasına. Birine varınca ötekine koşarım. Hep tam zamanında.

-Peki, bütün istasyonları geçip de son istasyona gelince?

-Hiç durmam ben, yeniden baştan başlarım.

Molanın bitmesine saniyeler kala, yaprak sorar:

-Peki, o iki rayın dışına çıktığın olur mu hiç senin?

Tren yanıtlama fırsatı bulamadan düdüklerini öttüren lokomotifin ardında çıkar gider istasyondan.

Aklımda çınar yaprağı ile birlikte kendi halinde salınıp duran öykü böyle bir şeydi. Yeri geldiğinde birkaç konuğumuza anlatmıştım, ama bir türlü yazamamıştım. Nedenini o sabah yürüyüşünde anladım.

Güneş yeni doğmuştu. Konukları uykuda bırakıp evden çıktık. Kıyıya doğru yürüyorduk. Çınarın öyküsünden söz ettim ona. Araya girmeden dinledi. Bir şey demeyince, aklımdan geçenleri de sordum.

O günden sonra, tren yaprağın sorusunu da her gittiği yere taşımış mıydı acaba? Trenin yol telaşını daha ağırlaştırmış bir yük haline getirmiş olabilir miydi? Peki yaprak? Suda çoğu zaman süzülür, kimi zaman savrulurken, trenin sözleri aklına gelmiş miydi hiç? Gelmişse, yaprağın göldeki dinginliği, zedelenmiş olabilir miydi?

Sahi, yaprak göründüğü kadar yaprak, tren raylardaki kadar tren miydi acaba? Belki yapraktaki huzurun derinlerinde inceden kanayan bir hüzün, trenin zaman telaşında ise rayların tek düzeliğinde uzayıp giden örtük bir huzur vardı ve biz bunları pek göremiyorduk.

Peki, hayata yanıtımızı sadece trende ya da sadece yaprakta veya bir onun bir ötekinin dünyasında bulabilir miydik? O iki yanıtı içeren daha kapsamlı, daha doyurucu bir yanıt olamaz mıydı? Sahi, neden yanıt vermek zorundaydık biz hayata?

Ben bunları anlatırken ırmağı geçip kumsala varmıştık. Dönüp yüzüne baktım, müthiş bir buluş yapmış gibi gülümsüyordu.

-Söylesene, dedim. Aklından geçen her neyse, merak ettim. 

Konuşmak yerine koluma girip denize döndürdü beni. Karşımızda deniz, deniz üstünde birkaç martının kanat sesi.

-Bizler de, o martılar gibi hep sınamaktayız dostum, dedi birden. 

-Sınamaktayız? Neyi, nasıl?

-Yanıt falan yok canım, diye devam etti. Sen kapa gözlerini şimdi, iki dakika için beni dinle. Sonuna kadar, gözlerini hiç açmadan, sadece dinle.

 Gözlerimi yumdum, o arkama geçti, ellerini omuzlarımdan atıp göğsümden kavradı, kucaklar gibi kendine doğru çekti beni. Dudakları kulağımda, çenesi omzumda. Taze bir ıhlamur kokusu yayıldı birden. Belli ki teninden. İstasyondaki çınar ağacının dallarına her gün dolanan cinsten tatlı bir esinti ıhlamur kokusunu toplayıp alnımı okşuyor.

-Enis Batur’dan bir şiir sana, diyor, başlıyor okumaya:

-Belki de her an kanatlarını sınamaları gerek

 Martılara bakıyordu ara vermeksizin.

Anlayamıyordu: Neden boşlukta

bir yükselip bir alçalarak

yeniden bozulacak bir denge

aramakla geçiyordu vakitleri?

İşi gücü düşünmek ve düşündüklerine

inanıp yeniden düşünmek olan

bir arkadaşı ‘‘belki de her an

kanatlarını sınamaları gerek’’

demişti ya, gene de arıyordu,

kendi sorduğu soruya yakışabilecek

bütün karşılıkları. İşi gücü düşünmek

ve düşüncelerine inanmadığı için

onları bir eldiven gibi ters çevirmekti.

Martılar da öyle yapıyorlardı zaten:

Bir yükselip bir alçalıyor, bozulacak

bir denge için altın nokta arıyorlardı.

Şiir bitince, susuyor. Benim aklımdan o sırada ‘altın nokta Kaf dağının ardında’ cümlesi geçiyor, o kumların üstüne sırt üstü yatırıp uzun uzun öpüyor beni.

-Aç gözlerini şimdi koca bebek.

Açıyorum, çocuk afacanlığı yine üzerinde. Analığı, dişiliği, bebekliği görüyorum gözlerinde. Pınar suyu berraklığında gülümsüyor. Ne tren, ne yaprak, ne martı. Ne altın nokta! O su gibi gülümseme. Bir başına o, her şeyden daha güzel, her şeyden daha gerçek diye düşünüyorum.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir