Böyle olur bu demos’un demokrasisi. Bülent Soylan üstat on iki yıl önce müthiş bir öngörü ile bu fikri yazmış. Okur okumaz, kendimi tutamayıp yine uzunca bir yorum yazdım, demokrasimizin hali ve melali ile ilgili birkaç alıntı da ekledim sonra. Sonunda, epeyce parçalı ama kapsamlı bir düşünce demeti oluştu. Önce Soylan’ın yazısı, ardından yazıya yorumum ve alıntıları gelecek.
“DEMOS” BUYSA “DEMOS KRATOS” DA BÖYLE OLMAK DURUMUNDA DEĞİL Mİ?
Bülent Soylan
Belki siz de demokrasimizin durumunu beğenmiyorsunuzdur.
Hatta tuttuğunuz partinin seçimlerde aldığı oy oranını da.
Ama belirli koşullar altında her zaman belirli sonuçlar alınacağını, bu işlerde durup dururken bir sürpriz olamayacağını neden başından kabul edemiyoruz ki?
Televizyonda Pakize Suda’nın yaptığı röportajları “ibretle” izliyor olmalısınız.
Sayın Suda, belki de siyasi beklentilerimizin neden bir türlü gerçekleşemediğini, kolay kolay da gerçekleşemeyeceğini defalarca gözümüze sokan çok yararlı bir program yapıyor.
Hatta adım adım bir Türkiye belgeseli ortaya çıkarıyor.
Bunun için kendi hesabıma ona teşekkür ediyorum.
Pakize Hanım “Türkiye Konuşuyor” adlı programında yoldan geçen sade vatandaşından milletvekiline kadar hemen herkese mikrofonu uzatıyor ve soruyor:
Mevsimler nasıl oluşur?
-Bilemeyeceğim!
-Bilmemek ayıp değil ya!
Türkiye hangi yarım kürede?
-Orta Asya’da!
-Güney yarım kürede!
Bir kaç tane Ortadoğu ülkesi sayabilir misiniz?
– Amerika,
-Afrika,
-Kahire,
-Macaristan…
Arap baharı ne demek?
-Acılı bir baharat olsa gerek!
Kıbrıs nerede?
-Karadeniz’de,
-Güneydoğu Anadolu’da
Türkiye’nin en uzun nehri hangisi?
-Nil Nehri!
Bu örnekler uzayıp gidiyor.
Hepsini saymak akla zarar.
Ne de olsa insan “umutla” yaşıyor derler ya…
İyi kötü memleket meselelerine akıl yürütenler bu tabloyla karşı karşıya gelince doğal olarak küçücük umutlarını da yitiriyorlarsa buna biz de bir ölçüde sebep olmayalım.
Belki sırf umutların solmaması için örnekleri burada kesmekte yarar var.
Ne yapalım ki demokrasinin “demos”u yani halkımız bu.
Dolayısıyla durum belli:
Mahsun Kırmızıgül’ün söylediği “Alem buysa kral benim” şarkısında olduğu gibi, “demos” buysa, halkın iradesi demek olan “demos kratos” yani bizim demokrasimizin sonucu da böyle olacaktır.
Neden diyeceksiniz değil mi?
Bırakın Pakize Suda’nın sorularını bir kenara, referandumda ciddi ciddi ne soruldu?
“Türkiye Büyük Millet Meclisi, yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa ….”
Evet mi hayır mı?
Yukarıda Pakize Suda’ya verilen cevapların da sahibi olan halkımız şunu söyledi:
-%58 evet, % 42 hayır
Ya seçimlerde ne sordunuz?
“Türkiye’yi en iyi kim idare eder?”
-% 49,9 AKP, %25,9 CHP, %12,9 MHP, %6,58 Bağımsızlar (BDP)
***
Diyelim ki dünya batıdan doğuya doğru büyük bir ekonomik krize doğru hızla ilerliyor; Avrupa bile sallantıdayken bu kurtlar sofrasında gemisini kurtaran kaptan.
Diyelim ki giderek Ortadoğu cehenneminin içine giriyoruz, herkes ihaleyi birbirinin üzerine yıkmaya, ama bu arada da oradaki pastayı kapmaya çalışıyor.
Diyelim ki ülke bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya, bir yanlış üç doğruyu değil bir memleketi götürebilecek kadar riskli.
Daha fazlasını söylemeyelim…
“Demos”a yine soracağız değil mi?
“Bu durumlarda ne yapmalı?”
Pakize Suda’nın “Türkiye konuşuyor” belgeseli ortadayken alınacak cevap kimseyi yanıltmasın:
-Bahçelerde zerdali, gel bize bazı bazı…
***
Peki nasıl oldu da insanlar bu kadar “a-politik” oldu, ülke sorunlarından uzaklaştı, kendi memleketini bile bilemez hale geldi?
Bu ülkenin, bu milletin ve en azından çocuklarımızın geleceği için, içinde birazcık endişesi olanlar insanlarımızın biraz daha iyi yetiştirilebilmesi, doğru ile eğriyi ayırd edebilmesi için acaba ne yapmalı?
Bunun cevabını arayanlar ve en yine azından Pakize Suda’nın sorularını doğru olarak cevaplandırabilenler, bir çıkış noktası aramak için “beri gelsin” hep birlikte bir şeyler yapmaya çalışalım diyorum
..
Yazı gerçekten de değerli, çünkü her gözün görmediğini göstermiş.
Demos dediğimiz ahalideki bu hastalık üst yapıda kötüler fazlaca çoğalınca nüksetmiş değil. Hep böyleydi. Osmanlı’dan gelen insan kaynağının nitelikleri düşünülünce.. Başka türlü olması da elbette mümkün değildi.
Kontrollü demokrasi çizgi dışına çıkmayı iki binli yılların başına kadar az çok, yanlış doğru epey engelledi, öncesinde siyasi kültür, yozlaşma zincirini hep zorladıysa da kıramadı.
Ayrıca cumhuriyet kuşağının idealizmi ve kuşakta da süren kurtuluş heyecanı, yoz siyasal kültürü görmemizi erteledi, önledi. Yoksa malzeme özünde öteden beri budur, az önce dediğim gibi farklı olması da imkansızdı.
Şaşırtacak, yine de söylemek gerek:
En acı olan ise aydınlarımızın kitledeki bu arazı bir türlü fark etmemeleri, çaresini biçimsel demokraside aramaları, demokrasimizin kalitesizliğini üst yapı ve sınıf ilişkilerine bağlamaları oldu. Bu da kuşkusuz bir başka ezberin sonucu idi. Üretim biçimi ve servet paylaşımı batıdaki yapı ile alakasızken yani alabildiğine geri iken çözüm ilerleme veya gelişme için oradaki kurumları, uygulamaları esas almaları da romantik bir aydınlanmacı bakışın eseriydi.
Romantiklik son tahlilde ve bu bağlamda siyasi gelişmeyi, ekonomik gelişmenin önüne koymaktı. Bu yüz yıllık fahiş bir hataydı.
Kurucuları o çaresizlik koşullarında bu noktada eleştirmek gerekmediği fikrine katılırım. İzleyen yıllarda, özellikle 60′ lı yıllardan sonra da aynı bakışı korumak, yani meseleye üst yapıdan bakmak, kurumları kurmakla özün değişeceğini sanmak bizi çıkmaza soktu.
O hata şimdi bizi başladığımız noktaya yani 1920’lere götürüyor.
Siyasi gelişmeyi ekonomik gelişmenin önüne koymak, arabayı atın önüne koymaktan başka bir şey değil. Tıpkı şeklin özü yaratacağını sanmak gibi ölümcül tarihsel bir yanılgı oldu.
Şartlanmaya yatkın ve eleştirisel düşünmeye yabancı zinde unsurların hiçbiri bu çelişkiyi bir türlü görmedi, görmek de istemedi. Bugün de göremiyor.
Nedeni ezberlerimiz.. Şartlanmalarımız..
Fikirsel, zihinsel sadakatlerimiz.
Kısacası, kimse pek düşünmüyor. Ezberler egemen olunca kitle neden farklı olsun?
Özetle..
Sorun çok partili rejime geçişle birlikte başlayan ve kontrollü demokrasinin freni boşaldığında daha hızla yozlaşan siyasi kültürdedir. O kültür, bugünkü üretim biçimi ve ortalama gelir düzeyi ile gayet tutarlıdır.
Akıl hastanesinde seçimle tedavi metodu kullanılıyor olsun. Hastalar doktorlarını ve hastane yönetimini kendi aralarından seçse mesela. Seçimlerde dağıtılan hamaset, et ve uyuşturucu karşılığında.
Guguk Kuşu yirmi beş sene önce düşündürmüştü bana bu manzarayı ilk kez.
Hukukun guguk olduğunu her düşündüğümde, Aristo’nun tayfaların kaptan seçtiği her aklıma geldiğinde…
Yeter yahu:)
Sözü Halil İnalcık hocama bırakayım, yeter.
“Abartmasız görünen gerçek şudur ki, Türk milleti birbirini anlamayan, anlamak istemeyen, zihniyeti, değer sistemi, yaşam tarzı, dili, giyim-kuşamı, selamlaşması bile farklı iki ayrı toplum haline gelmiştir. Tehlikeli olan şey, bu iki toplumun birbirini anlamak istememesi ve siyasi iktidarı ele geçirip ötekini baskı altına almaya çalışmasıdır.”
Bir ek de Bülent Gündoğmuş kardeşimden. Meseleyi daha kapsamlı görme imkanı verecek bize, altında yorumum var yine.
DEĞİŞİM ÜZERİNE…
Albert Einstein’a göre bir sorun, içinde ortaya çıktığı bağlamdan hareketle ya da ortaya çıktığında kullandığımız düşünce biçimiyle asla çözülemez. Bu ifadede bir döngüsellik, bir paradoks, hatta fraktal gizlidir: Dünya düşünce biçimimizle ilgilidir ve onu ancak bu düşünce biçimimizi değiştirerek değiştirebiliriz. Çünkü eğer sorun asli bağlamında çözülebilseydi, ortaya çıkmazdı. Düşünce biçimimizi değiştirmek ise Thomas Kuhn’un paradigma değişimi ya da kayması dediği şeydir. Kuhn’a göre bilim birikimsel bir süreç izlemez ve keşfe dayanır. “Keşif, bir ayrılığın farkına varılmasıyla başlar… Keşif süreci, bundan sonra aykırılığın baş gösterdiği alanın olabildiğince geniş şekilde taranmasıyla sürer. Bu sürecin son bulması, paradigma kuramına aykırı olan nesne bildik bir nesne haline gelene kadar değiştirilmesiyle mümkündür.”
Uzun lafın kısası, muhalefet düşünce biçimini değiştirmedikçe, boş değişim laflarıyla ne kendini ne de iktidarı değiştirebilir.
..
Yorumum şu oldu:
Tamamen katılıyorum, heyecanla okuyordum, son cümlede koptum. Neden mi?
Muhalefetin düşünce biçimini değiştirmesi için onun üst sisteminde niteliksel değişim gerekli. Nitelikselden kastım, söylemde değil, özde, zihniyette üretim ilişkilerinde, nihayet eylemde değişim.
Bizi yanıltan, umutlandıran ve sonrada hayal kırıklığına uğratan ise söylemlerdir hep. Yüz yıldır aynı kısır hatta tüketici döngü.
Kısacası, bu ülkedeki sorunumuz kişileri aşan sistemik bir sorun. Kurulduğundan beri böyle.
Neden bugüne kadar göremedik? Neden kimse farkımda değil?
Bu sorunun yanıtı hayati önemdedir, düşünmek ve yazmak gerek.
……
.

