NAMİ BAŞER VE LACAN-Ahmet Güreşçioğlu

Platon, Şölen adlı diyalogunda aşkın özünü arar. Bu eserin tamamı, adına layık bir atmosferde, yani şölen havasında geçmektedir. Sohbete katılan herkes, kendince aşkı tanımlamaya, yorumlamaya çalışır. Zaman ilerledikçe konuşmacıların heyecanı da artar. Daha sonra Alkibiades’in aralarına katılmasıyla bozulmuş olsa da önceden aldıkları karar üzerine şarabın fazla tüketilmediği bu ateşli sohbetin başkahramanı Sokrat’tan başkası değildir. Sokrat, herkesi büyük bir sabırla dinledikten sonra söz dönüp dolaşıp kendisine geldiği zaman, şu tarihi sözü sarf edecektir. “Aşk eksikliktir.”

Lacan, Sokrat’tan binlerce yıl sonra, “Freud, Platon’un şöleninin konuğudur” derken, insanın kaderi olan bu eksikliğin altını çizmiştir. Lacan’a göre insan yavrusu, mutlak olarak kaybetmiş bir vaziyette, eksik, tamamlanmamış, bitmiş ve “başkasına” muhtaç olarak doğar. Böyle olunca da, ömrünün geri kalanında tamamlanması, “tam” olabilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayacak, başka bir deyişle hep eksik kalacaktır.

Bu yüzden insan, ne kadar inkar ederse etsin hiç durmaksızın eksiğini tamamlayacak olan bir “başkası”nı arar. Lacan bu durumu açıklamak için: “Freud bir tek soru sormuştur: baba nedir? Diye bir göndermede bulunmuştur. Çünkü sembolik anlamıyla baba ( anne de olabilir ) sığınılacak en güvenli limandır. Ne var ki baba da ( öteki ) eksiktir. Bu insanın trajedisidir, çünkü eksiklik ve yasa babayı da kapsamaktadır, yani hiç kimse eksiklikten ve yasadan münezzeh değildir. Aynı zamanda Tanrının ve dinlerin kaynağıdır burası. Sembolikte Tanrı; gerçekte, fiiliyatta ise peygamberler, filozoflar ve düşünürler eksik tamamlama konusunda sıradan insanlara nazaran daha yetkin oldukları içindir ki çevrelerinde bu denli insan toplayabilmişlerdir.

Yahya Kemal, Vuslat adlı şiirinde, “İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan / Bir sır gibidir az çok ilah olduğumuzdan,” diye seslenir bizlere. Sahte bile olsa herkes herkesin ilahıdır ve kendi elinde olmayanı başkasına vermek ya da almak için çırpınmaktadır. Böylece, bir yandan herkes herkesi içerirken, diğer yandan herkesin herkese aşkın olduğu benliğimiz paramparçadır. Psikanaliz, bu eksikliğin insan ruhu üzerindeki etkilerini inceleyen bir bilimdir ve Lacan, bu işi layıkıyla yapan; üstelik bunu Freud’un öğretisine sadık kalarak başaran gerçek bir bilim insanıdır. Hayatı boyunca, eksiklik hissini yok etmek adına insan benliğinde kişiye özgü sağlam bir “ben”lik bulmaya çalışanlarla savaşmıştır. Lacan’a göre insan, hiçbir zaman kendi bildiği insan değildir. Çünkü kendi varlık sahasında, kendinden başka, derin bir “kendi” daha vardır. Lacan, bilimin laboratuarında, Yunus’a bir kez daha can vermektedir adeta. Bu yüzden psikanalizin amacı, bilinçdışının üstüne gitmek, saldırmak, onu yenmek değil; tanımaktır. Eğer ona saldırırsak, oyunlara başvurur, yeni savunma mekanizmaları geliştirir ve bizi alt eder. Gerçekleri katı ve değiştirilemezdir. Ancak, bu gerçeği kabul edip onu tanırsak sakinleşir ve durulur.

Yine bu bağlamda psikanaliz’in amacı, “normal” insan üretmek de olamaz. Çünkü bir insanı, önceden belirlenmiş normlar doğrultusunda normalleştirmeye çalışmak kelimenin tam anlamıyla ideolojik bir eylem olur; kaldı ki bu yoldan gidildiğinde başarıya ulaşmak zaten imkânsızdır. Dahası, normallik, tamamen insan zekâsının uydurduğu son derece göreceli bir kavram olduğundan kişiden kişiye, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılaşır. Bütün bunlara nevrozları beynin çeperlerinde bulma şansımız olmadığı hakikatini de eklersek, o zaman aklınıza şöyle bir soru gelebilir: öyleyse analist, analizana bir analiz esnasında nasıl yardımcı olur? Bu sorunun cevabını vermeden önce isterseniz Freud’un analizden ne anladığına ve serbest çağrışım metodunu nasıl keşfettiğine bir bakalım.

Her şeyden önce bilinçdışını keşfederek tarihin en büyük bilimsel buluşlarından birine imza atan Freud’da, karşısındakinin söylediği, hatta uydurduğu şeyleri büyük bir sabırla dinleyip, muhatabı anlasın ya da anlamasın, söylenenlerin arkasında yatan gerçekleri ortaya çıkarmak gibi, atası Eyüp Peygamberden gelen büyük bir Yahudi sabrı vardır. Başta sahip olduğu bu meziyet olmak üzere, biraz da, genç bir bayan hastasının bilmeden kendisine verdiği bir ipucundan yola çıkarak serbest çağrışım yöntemini keşfetmiştir. Bu yönteme göre ilk bakışta saçma sapan gözükse bile hastanın ağzından çıkan her şeye önem verilir. Analist analizanın zihninde oluşan çağrışımların önünü asla kesmemelidir. Böylece çağrışım çağrışımı “tetikleyecek” ve bilinçdışındaki asıl tetikleyiciye ulaşılabilecektir. Freud’un bu keşfi sayesinde bilinçdışına bastırılmış bazı şeylerin bilince getirilebilmesi mümkün olmuştur. Bilinçdışındayken rahatsızlığa neden olan bu şeyler ( hatıralar vs. ) bilince geldiklerinde iyileşme mümkün olabilmektedir. Bu arada hipnoz altındayken yapılan denemelerin başarısız olduğunu da belirtmeliyiz.

Görüldüğü gibi psikanalistler mucizeler yaratma sevdasında olamazlar. Çünkü psikanaliz, tıbbın diğer dallarında da olduğu gibi sabır, sebat gerektiren tamamen bilimsel bir yöntemdir. Lacan, bütün bu psikanalitik ilkelere daima sadık kalmış, Freud’un, ( baba – sı – nın ) izinden asla sapmamış, böyle olunca da bilinçdışının en başat sembolü olan baba kavramını daha anlaşılır bir hale getirebilmiştir.

Artık, okuduğunuz bu metnin varlık nedeni olan asıl insana değinebiliriz. Geçtiğimiz günlerde, psikanaliz konusunda uzman olan Nami Başer’in Lacan üzerine yazdığı bir kitap Say yayınları tarafından yayınlandı. Galatasaray Üniversitesinde felsefe hocası olan Nami Başer, küresel çapta bir değere sahip olan bu eseri yazmakla, özellikle ülkemiz açısından büyük bir “eksikliği” telafi etmeye çalışmıştır. Kitabın içeriğini burada özetlemenin mümkün olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu eser, insan ruhunun bir yanılsamadan ibaret olan özünü ve tarihini içermektedir. Zaten Lacan için psikanalizin hedefi kişinin topluma uyum sağlaması değil, böyle bir yanılsamanın varlığının farkına varmasıdır. Nami Başer, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Psikanalizin amacı bir yanılsamayı ortadan kaldırmak olmasa bu bir hokkabaz işidir denebilir.”

Sizi kitapla baş başa bırakmadan önce şunları ilave etmek istiyorum: Freud’un ölümünden sonra onu gerektiği gibi okuyamayanlar tarafından yörüngesinden çıkartılan psikanaliz bilimini tekrar yörüngesine sokan Lacan, psikanalize taşıdığı dil ve üslup açısından anlaşılması zor birisidir. Lacan’ı Lacan’dan öğrenmek ana dili Fransızca olan uzmanları bile aşar çoğu zaman. Ama Nami Başer, aynı zamanda bir dilbilimci olduğu için, Lacan efsanesini gayet anlaşılır bir dille; Lacan’ın yarattığı teknik formülleri bile adeta bir roman tadında bizlere aktarmayı başarmış, bunların hepsinden daha da önemlisi, bilinçdışının “dil gibi olan” dilini anlayabilmemiz için bizlere rehberlik etmiştir. Tabi bu arada Nami Başer’in yorumlarıyla psikanalize yaptığı katkıları unutmamak gerekir. Bu yorumlar, ayrıca incelenmeli ve bir kitapta toplanmalıdır. Umarım bu işi talebeleri başarır. Kitabı okurken, psikanalizden felsefeye, antropolojiden dilbilimine ve daha birçok bilimin sihirli dünyasına misafir olacaksınız. Ama hepsinden daha da önemlisi sayfaların arasında kendinizi bulacaksınız.

 

Dip Not: Bu metin, Varlık Dergisi’nin Nisan 2010 tarihli sayısında da yayınlanmıştır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir