Bunların bir kısmını aile içinden veya sokaktan duyduk. Bir kısmını ilkokulda öğrendik. Bir kısmını
kahvelerde çalınan plak ve bantlardan öğrendik, bir kısmını toylarda öğrendik.
Düğün alayına giderken veya gelirken mahalle aralarında biraz geniş yerlerde bir mola verilir ve sesi
güzel olanlar tarafından uzun hava türküler söylenirdi. Çok iyi hatırlıyorum Necati Günebakan da
delikanlı bir gençken düğün alayının durak yerlerinde elini kulağına attı ve “şerbet senin dudağında
dilinde, arzularım kaldı da yar yar ince belinde”yi okudu. Ayni günde veya belki unutmuşum başka
bir seferinde “ey hamamcı hamamına güzellerden kimler gelir” türküsünü okudu. Ve “rehan ektim
evlek evlek, yayılır kara leylek”…
Bir de kadınlar kendi aralarında eğlenirken Siverek’te iki tane ama yani gözleri görmeyen zat onlara
türkü ve şarkı okurdu. Birisi kor Mustafa, diğeri marangoz Reşit… Evet, kör olmasına karşın -Allah
ikisine de rahmet etsin- Reşit marangozluk da yapardı. Fakat düğün ve eğlentilerde saz, keman,
cümbüş ve darbuka ve şarkı ve türkü ehli genellikle “deli ali” dediğimiz kimselerdi.
Kahveleri de unutmamak lazım. Kahvelerdeki bantlarda daha çok Urfa uzun havaları ve hoyratları
çalınırdı. Bekçi Bako’nun “leylası var, mecnunun leylası var”, “mezarımı yol üstüne kazsınlar, terkibi
üstüne yazsınlar” türküleri dillerimizden düşmezdi. İzzet Delioğlu’nun -ki bir defasında Siverek’te
verilen konserin içindeydi ve sinemada tesadüfen yan yana oturduk- onun “altın iken tunç oldum,
seçilmez pirinç oldum” türküsü beni mest ederdi. Ve pek çok Urfa türküsü dillerimizde dolaşırdı.
“Buradan bir atlı geçti, kardaş yarama baktı geçti”, “Yaram sızlar ok değmiş yaram sızlar”. “Kışlalar
doldu bugün”.
“Sarı sabahlık da yakışmaz mı güzele”. “Sabah ile ah sabah ile, kahve gelir tabak ile” (Nuri Sesigüzel).
“Ağlarım gülenim yok, valla gözyaşımı silenim yok”.
Çok ufakken aklımda kalanlardan bazıları: “Oy düğme düğme, nazlıyam düğme”. “Penceresi cam
cama, selam söyle amcama muallim”. “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar”. “Kormuşkan’da bir kuş
var kanadında gümüş var”. “Yine yeşillendi fındık dalları”. “Yüce dağ başında yanar bir ışık”.
“Mektebin pacaları, ders verir hocaları”. “Altından köşk yaptırdım, gümüşten merdivanı”.
Bunların bir kısmını ilkokulda öğretmenlerimiz tarafından bize öğretildi. İlkokulda bizim sınıfta üç
arkadaşımızın sesi çok güzeldi. öğretmenimiz Sabri Koç ara sıra onlara söyletirdi. Şeyhmus Karahan
“pencereden kar geliyor, aman anam gurbet bana zor geliyor” şarkısını okurdu. Ekrem Özdil “karadır
kaşların ferman yazdırır” şarkısını okurdu. Celal Görmüş “yeşil de Bursa’m şanlıdır, turnalar”
şarkısını okurdu.
Bir de o zamanlar çok renkli bir alem olan sinemaların akşam filim başlamadan hoparlörde okunan
şarkı ve türküler vardı. Sinemadan çıkan o nağmeler bütün Siverek’in semasına yayılırdı. Hatta çoğu
kere gündüz de devam ederdi. Bu adeta bedava bir konser gibiydi. Sinema vaktinden aklımda kalan
şarkılar: “Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur”. “Ezo gelin benim olsaydın da seni
vermezdim feleğe” (Malatyalı Fahri), “Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime”. “Gurbet elde
hasta düştüm su verenim yoktur anam”. Şimdilik ilk bunları hatırladım. Unutulmaz o güzel günler ve geceler bende derin izler bırakmıştır.
Sanırım benimle emsal olanların da yüreklerini ayni şekilde titretmiştir. Siverek’te yaz akşamları ne
güzeldi. Ve sinemadan sonra damların üstünde yıldızları seyrederek uyumak…
Sağlık ve esenlik içinde kalın hepiniz.


