Sayfa komşum ve meslektaşım sevgili Mehmet Nuri Aslan üstadımın “Hadi Buyrun
Cevaplayın” diyerek, Epikuros’a ait olduğu söylenen şu paradoksu paylaşan postunu gördüm;
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor ancak bunu yapamıyorsa, kadir-i mutlak değildir.
Engelleyebilir ama istekli değilse, o zaman kötü niyetlidir. Hem istekli hem de kadir ise o
zaman neden dünyada kötülük var? Hem istekli değil hem de kadir değilse, o zaman ona
neden Tanrı diyelim?”
Bu paylaşımın altına spontane bir yorum yaptım. O da yaptığım yorumu derli toplu bir
metne dönüştürmemi rica etti. O spontane ifadedeki gibi olur mu bilmem ama deneyeceğim.
Yukarıdaki paradoksu ihtiva eden ve Albert Einstein ile David Ben Gurion arasında geçtiği
söylenen bir mülâkat okumuştum ve paradoks gibi görünen bu sorgulamanın Tanrının
varlığı yahut yokluğuna değil, insan aklının cüz’iliğine işaret ettiğini düşünmüştüm.
Zen Budizmde keşişler asırlardır eğitimlerinde koan adını verdikleri bu türden aklî
çıkmazları kullanarak, aklın her durumun cevabını haiz olmadığını anlatmaya çalışırlar.
Gerçek şu ki, rabbimizi arıyoruz ve Rab diye bulduklarımız bizi tatmin etmiyor.
Rabbini arayan insan nasıl biri?
Kendini bilmekten ve anlamaktan aciz biri.
Peki, Rabbini ne ile arıyor?
Kendini anlamaktan aciz bir akıl ile.
Bu aciz aklın tahayyül ettiği tanrı ne olabilir?
Bir hiç…
Çünkü anlamanın en basit yollarından başka yol bilmeyen, zaman ve mekân kavramlarının
ötesindeki hiçbir duruma aklı ermeyen, çok boyutlu kâinatı üç boyutlu görüp, iki boyutlu
düşünen ve tek boyutlu yaşayan kişinin tanrı diye bulacağı şey, bir hiçtir.
Ve insan bu uğurda can alıyor, katlediyor, canavarca bir iştahla ve sınır tanımayan bir aç
gözlülükle yakıp yıkıyor.
Peki, çağlardan beridir insanlar hangi tanrıyı tartışıyor, vardır veya yoktur diye hüküm
bildiriyor? Kendini bilmekten mahrum insanın, cüzi bir akılla tasarladığı ve hiçbir şey
olmayan, hiçbir şeye tekabül etmeyen tanrıyı…
Hasılı kendi aklıyla kendini anlamaktan, kim ve ne olduğunu bilmekten aciz insan, kendini
yaratan birilerinin olup olmadığının, varsa nerde ve nasıl bir şey olduğunun peşine düşmüş.
Ne yazık ki malzemeyi bilmiyor ve tanımıyor ama bilmediği malzemeye usta arıyor.
Kim dediyse güzel demiş; ‘Kendini bilen rabbini bilir’ diye. Kendinden bihaber kişi, Allah ile
bostandaki korkuluğu karıştırır çünkü. Bu sebeple, kendini bilmediğini bildiğimiz hiçbir
insanın, sıfatı ne olursa olsun -şeyh, papa, kardinal, mürşit, şah, sultan, çoban, nebi, evliya
yahut inşaat işçisi, fark etmez- Allah, Tanrı, Rab veya Hûda deyişinin beş paralık kıymeti
yoktur.
Kendini bilmek işi, sıfat ve statü taşımak işi, acayip kılıklarla dolaşmak işi, sarıklar, cübbeler
giymek işi, belâgatte ustalık işi, kitaplar okumuş ve yazmış, ciltler karıştırmış ve basmış
olmak işi değildir ayrıca.
Kendini bilme meselesini ima eden şu sözler, muhtemeldir ki birbirinden hiç haberdar
olmayan iki farklı bucaktan yükselmiş;
İçerdeki kişi, kapıda durana Zen Üstadına seslenir; İçeri buyur Üstad, neden kapıda
bekliyorsun? Üstad der ki, içerdeyim zaten, nereye buyurayım ki?
Mevlâna Rumi’nin şu feryadı meşhurdur; ‘Ömrümce girmek için kapıyı zorladım durdum.
Heyhat, ben kapıyı içerden çalıyormuşum.’
***
Fizikçi Werner Heisenberg; ‘tabiî bilimlerin kristal bardağından içeceğiniz ilk yudum sizi
ateist yapar, fakat bardağın dibine kadar içebilirseniz Tanrının orda sizi beklediğini
görürsünüz’ der.
Ateist biyolog Richard Dawkins’in, “Kör Saatçi” adında muhteşem bir eseri var. Tabiat
bilimleri kadehinden içtiği ilk yudumla kendinden geçen bu muhterem, bu enfes çalışmasına
Hristiyanlıkta, tanrının aklen ispat aracı olarak çokça kullanılan “sokakta bir saat
görürseniz, o saati yapan bir ustanın olduğundan şüphe edemezsiniz” tarzındaki hikâyeden
mülhem, ‘eğer bir saatçi varsa da kördür ne yaptığını bilmiyordur’ manasında, eserine ‘kör
saatçi’ adını vermiş.
Esasında ateizmin manifestosu olarak kabul gören bu eseri okuduğumda, orada
Heisenberg’in işaret ettiği duruma şahitlik ettiğim hissine kapılmıştım. Yanlış anlaşılmasın,
bilim alanında çıraklığa bile kabul edilecek marifetin zerresine sahip değilim, o ayrı mevzu.
‘Atom altı evrene daldığımızda dilimizi terk ettik, çünkü bildiğimiz dilin gördüğümüz şeyi
ifade etmede hiçbir işe yaramadığını anladık’ diyen Kuantumcu Neil Bohr, varlığı ve maddeyi
anlamaya yönelik onca çaba sonucunda şöyle demek zorunda kalır; “Fizik bilimi, dünyanın
nasıl olduğu hakkında değildir, ona dair neler söyleyebileceğimiz hakkındadır.” Ama insan,
daha ne olduğundan ve nasıl olduğundan emin olamadığı bir kainatın yaratıcısının kim
olduğu ve nasıl olduğu konusunda kendinden gayet emin…
Peki, üç kuruşluk akıllarıyla Tanrı üzerine ahkam kesen, Allah’ı bilmekten söz eden, idrak ve
sezgiden mahrum kişilerden kaçı Heisenberg, Einstein, Bohr yahut Dawkins kadar tabiatın
şaşırtıcı mucizelerine şahitlik etmiştir? Ne yazı ki bütün akılsızlar aklın avukatlığını yapar.
Tanrıyı mı bulmak istiyorsun? O zaman önce kendini bul ve kendi tanrı tahayyülünü öldür.
Zen Budizm’deki, “Eğer Buda’yı görürsen onu öldür” şiarı, senin nâkıs aklının tasarlayıp
tahayyül ettiği tanrıdır çünkü. Spinoza’nın öldürdüğü tanrı da nâkıs akılla tasarlayıp kendine
benzettiğin o antropomorfik tanrı değil miydi?
Bilmek ve bilmemek arasında bocalayıp duran analitik akıl bu yazıda ifade edilmek istenene
bir isim koyacaktır hemencecik; Deizm, Egzistansiyalizm, Panteizm, Agnostisizm.. Değil
kardeşim değil. Görüp de anlamadığın her şeye elindeki etiketlerden birini yapıştırıp, onu
anlaşılır kılamazsın. Tanrı bellediğin şey de o etiketlerinden bir tanesi zaten.
Neyse. Laf bitmez nasılsa. Ben hanımın talimatını hatırlayıp çıkıp biraz ıhlamur toplayayım
bahceden. Çok güzel çiçeklenmişler.


