Bugün sanki ‘babalar bayramı.’
Her sene, ağdalı bir hamasetle kutlanan milli ve dini bayramlara daha çok benzemekte olan bir şükran ve kahramanlaştırma gününde böyle bir başlık densizlik gibi geliyorsa, doğaldır. Bence ne kendinizi, ne başlığı ne bu satırları ayıplayın. Başlıkta yapıldığı gibi her aykırı görüşe hemen kucak açsak, kutlamalarımızı kutsallarımızı her Allah’ın günü sorgulasak varlığımızı huzurumuzu sürdürmekte güçlük çeker, bu kadarcık bile ‘insan’ olamazdık belki.
Ama bir dakika, bir de öbür yana bakın.
Her egemen görüşü sorgulamadan geçerli saymak da akla sığar gibi değil. Adına biraz da kendimize paye vererek uygarlık dediğimiz bugünkü noktaya kendimize eleştirisel bakmadan ulaşmamız herhalde imkansız olurdu. İnsanın uygarlık yolundaki macerası, sanırım en özlü şekilde rahmetli Kemal Özer’in o müthiş dizeye sığdırdığı birkaç sözcükle anlatılabilir:
‘Atımı hiç bir yerde durmamanın güzelliğine bağladım.’
Hem güzelliğe bağlanmak, hem de durmadan koşarak koşturarak daha iyiyi aramak. Geldiği noktayı son durak değil geçici bir mola yeri saymak, yeni hedeflere yönelmek, zinhar menzilsiz kalmamak. Ne menzilsiz, ne odaksız, ne duraksız desem de yeridir. İnsan soyunun erdemi de marazı da kısacası yani yeryüzündeki kaderi de hem kök salmak hem de sürekli yeniyi arayan değişime açık bir yaratık olmak değil midir?
Diyeceğim, kulağınıza tuhaf gelmiş olsa da, o atın sırtındaymış gibi arayışa açıksanız, okumayı sürdürün. Biraz ‘düşünme’ alışkanlığını edinmiş olanlarımızın hele safsata eğitimi almışlarsa, bu noktada soracakları soruyu duyar gibiyim: ‘Yığınla kötü hatta kötüden beter acımasız, sorumsuz ve bilinçsiz baba var,’ desen tamam, haklısın; anneler için bile benzer şeyler söylemek mümkün ve kimi zaman doğrudur; ne var ki iyi baba yoktur demek, büyük bir abartma, aşırı bir genelleme canım kardeşim. Hiç mi yoktur iyi baba, iyi anne?’
Yolumuzu aydınlatan bu soru ışığında ama inadına, başka bir genelleme ile devam edelim: Kötü niyetli ebeveyn yoktur, ama iyi ebeveyn de yoktur. Yetmez. Biraz daha büyütelim davayı: İyi toplum da, iyi devlet de yoktur. (Din? Ona dokunmak gereksiz bu bağlamda. Düşünmemeyi ilke edinmiş ve inancında değişimi dondurmuş geniş bir alana karşı cephe genişletmek gereksiz bir ağırlama olurdu zaten.)
‘Gelelim iyi baba hiç mi yok,’ sorusuna. Hem ebeveynleri, hem de toplumu ve devleti kapsayacak şekilde cevaplayalım: İyi olsalar hep iyi kalır, zamanla değişmezlerdi. Babalar ve onların çocukları konu olduğunda ise kaçınılmaz olan değişim kısa sürede gerçekleşmekle kalmaz, çocuğun bebeklikten ergenliğe doğru gelişmesi ile birlikte çıplak gözle görünür hale gelir: Sadece anne babasından ve çevresinden değil yaşadığı yerden uzak pınarlardan kaynaklardan da beslendiği ölçüde, her çocuk, ailesindeki ve toplumdaki farkı bu arada eksikleri, yanlışları ve kusurları fark eder.
Kuşak çatışmasının ilk tohumları daha ergenlik dönemi öncesinde filizlenir. O kaynaklardan beslenir. Ergenlik bunalımına yol açan etkenlerde o filizlerin yeşerip gürleşmesinin payı büyüktür.
Nasıl mı? Çocuk veya genç bir yandan anne babasını önce ürkekçe tedirginlikle sorgulamaya başlar. Öte yandan, onların kendisinin varlık sebebi olduğunu bilir. Onu besleyip büyüten, yemeyip yediren, ekmek parası kazanmak uğruna her zorluğa katlanan ve gelenekte velinimet sayılan, her koşulda özverili o insanların hakları ödenmez. O nedenle, onlara saygıda kusur etmemek, hatalarını eksiklerini, hatta cehaletlerini dile getirmek yerine saygı ile kabullenmek, ya da öyle kabullenir görünmek ‘iyi çocuk’ olmanın bir gereğidir. Kültür, ahlak, din, okul hepsi bunu böyle öğütler. Üstelik sadece anne babaya değil, bütün büyüklere koşulsuz sevgi ve saygı duymak da erdem sayılır. Devlet de bu kapsamdadır.
Böylesi bir ‘terbiye ve eğitim’ sürecinin sonunda gençlerde oluşan tavırlarda ve kabullerde derin bir minnet duygusunun izlerini görürüz. O izler aileye de yansır. Kendisine olan iyi evlatlık borcunu ‘uygun şekilde’ eda etmediği için her lafın başında çocuğuna hakkını haram eden veya onu mirasından yoksun bırakmakla tehdit eden sözlerde, o alacaklı tavrın kaba izleri ortaya çıkar.
Kendine yeterli hale geldikçe, babanın çözümleri ona yetmedikçe çocuğun tavrı değişir ve bazen iyice keskinleşir. Zihinsel sorgulamalar yerini serzenişlere, kimi durumlarda ise açıkça yargılamaya kötülemeye ve giderek isyana bırakır. Aynı çizgiyi birey ve devlet ilişkisinde de görürüz. Sadece özgürleşmiş birey devlete karşı hak ileri sürebilir. Artık kul değildir.
Devasa genişlikteki konu ve başlıkta ifade edilen iddia şimdi netleşmiş olmalıdır: İyi kavramı zaman içerisinde hep değiştiğine göre, iyi yetişmiş ve değişime açık çocuk için iyi ebeveyn ve bu arada iyi baba da yoktur. Zaten onların en açık görüşlü olanı bile genellikle otuz kırk yıl kadar eskimiştir. Babasından gördüğünü yansıtmaktan fazlasını görüp öğrenemeyen ebeveyn ise elbette pek çoktur. Çocuk, öte yandan, tarif gereği gelecektir, geleceğe yöneliktir. Sürekli öğrenir. Öğrendikçe babasının temsil ettiği eski kuşakların bakış açısını hemen her alanda engelleyici veya aykırı, kimi zaman çağ dışı görür.
Fındığın içinden çıktığı kabuğu beğenmemesine, keçide sonradan çıkan boynuzun kulağı geçmesine benzeyen bu çelişki doğa yasalarına uygun olarak çocukta büyümenin ve gelişmenin sağlıklı bir sonucudur. Başka ilginç çelişki ise şudur: Baba çocuğunu sürekli değişen bir geleceğe hazırlama konusunda ne denli başarılı ise çocuğun gözünde ‘iyi baba’ ünvanını kazanma ve koruma şansı o ölçüde azalır. Eleştirel düşünmeyi öğrenmişse, çocuk etrafına eleştirel bakarken kendi babasını ayrı tutmakta elbette zorlanır.
Ama unutmayalım, her eleştiri illa kötülüğü ifade etmez ki. Değişimi temelde farklılık yaratan bir etken olarak anlayacak derecede iyi yetişmiş çocuklar için eleştiri kutsal bir ibadet, kötüleme ise günah yerine geçebilir. Bu durumda, aynı kaderi kendi çocuğu ile paylaşacağını o daha çok gençken görecek, babasını kendi değerlerine göre yeterince ‘iyi’ bulmasa da kendisi için bildiğinin en iyisini yaptığını anlayacaktır. Onu arada bir eleştirse veya yargılasa da bu çelişkiyi doğal sayacaktır.
Ancak günümüz şartlarında ve ülkemizin kültürel ortamında, gençlere o ölçüde iyi bir eğitim sağlamak ne kolay ne de mümkün.
Son olarak şuna değinelim: Değişimden nasipsiz çocuk, gayet ilginç bir biçimde babasını pek yargılamaz. Onun değerleri ile büyüyüp dünyayı o değerlerden ibaret kabul ettiği için ona kahramanlık hatta bilgelik payesi vermekle kalmaz, çoğu durumda tapınma derecesinde yüceltir onu.
Sonuç olarak, iyi baba olup olmamakla çocuğunu ‘doğru’ yetiştirmek konusunun birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu görüyor olmalısınız. Çocuğunu kendi kişiliğini ve değerlerini oluşturacak şekilde hoş görü ve özgürlükle ve onu bizzat kendi kalıbına dökmek hevesine kapılmadan yani‘doğru’ büyüttüğü ölçüde ‘iyi baba olarak kalma’ şansını kaybeder babalar.
Meselenin özü bana kalırsa buradadır:
Yani hayatın dinamik ve devrimci yapısında, her kuşağın kendi kültürünü yaratmasında, kimi zaman her yeni kuşağın bambaşka paradigmaları benimsemesinde.
Yani değişimin kalıcı tek gerçeklik, değerlerin sürekli değişiyor olmasında.
Kemal Özer’in dizesini bir kez daha anarak bitirelim: Atımı hiç bir yerde durmamanın güzelliğine bağladım, demiş şair. İşte o güzellik, bugün iyi dediğimiz her ne varsa onu her zaman geçici ve her zaman şahane biçimde göreceli kılar.
Bir de kendi sorunlarının hep dış nedenlerden kaynaklandığını kabul ederek huzura kavuşma meselesi var dostlar. Genellikle pek büyüyememiş yetişkinlerin sorunudur. O meseleyi dışarıda bıraktım, çünkü olağan hallerden değil.
O
Not:
Bu yazıyı bir kez daha okumadan önce rastladığım bir video, içeriği şle değilse de tercih ettiği başlığı ile buradaki başlıkla haksız sayılmayacak bir rekabet yaratmış.
Başlık şöyle: Yaşayan İyi Baba Yoktur
İzlemek isterseniz, çok lezzetli.


