Lanet : Moris Levi

David Kampeas’ın öyküsü 3/4

Varlık Vergisi Kanunu 13 Kasım 1942 de Resmi Gazetede yayınlandı. Daha sonra İstanbul’da
kurulan üç vergi tespit komisyonu 18 Aralık 1942 de kimin ne vergi vereceğini belirledi.
İstanbul’da verginin % 87 si GM (Gayrimüslim) rumuzlu dini azınlık toplumlarından
vatandaşlara tahakkuk ettirildi ve mükelleflerin bir ay içerisinde vergilerini itirazsız
ödemeleri istendi. Ödemeyenler çalışma kamplarına sevkedileceklerdi.
David Kampeas vergi dairesinin kapısında asılan listede adını aradı ve bütün mal varlığını
satsa bile yarısını dahi ödeyemeyeceği bir vergi borcu olduğunu öğrendi. Önce yanlışlık
olduğunu düşünüp sürekli görüştüğü siyasi partili arkadaşlarına gidip ödeyebileceği bir tutar
için düzeltme istemeye karar verdi. Çoğu görüşmeyi bile reddetti. Ulaşabildiğinden de
“Maalesef” cevabını aldı, vergiye itiraz söz konusu bile değildi. Görüşmeyi reddedip de daha
sonra bir yerde rastladıkları gözlerini kaçırıp uzaklaştılar. Üyelerinin çoğunu tanıdığı tespit
komisyonu ona ödemesi mümkün olmayan bir vergi salmıştı. Açıkçası Ankara’ya karşı sicil
düzeltmeye çalışırken ayaklarına dolaşan bu adamı tasfiye etmişlerdi. Muhtemelen
kıskanılmış, önde görünmenin, şıklığının ve vakur duruşunun kurbanı olmuştu.
Kendi toplumu ve ailesi kendi derdinde idi zaten. Düşündü taşındı neyi var ise satıp
ödeyebileceği kadarını ödemeye karar verdi. Belki gerisi af olur ya da uzun vadeye yayılırdı.
Bir hafta içerisinde kira geliri aldığı ikinci evi kaça kaç sattı sonra sıra ile dükkanında
bulunan bütün mallarını paraya çevirdi ve alacaklarından topladığını kasasında bulunan
parası ile birlikte vergi dairesine yatırdı. Kendisine borcu olan müşterilerinden alacağını
istemişti, kimi hemen fazlası ile borcunu gönderdi kimi hiç bir şeyi hiçbir zaman ödemedi.
Neticede bir ay içerisinde David Kampeas kendisine tahakkuk eden verginin % 35 kadarını
ödeyebildi. Eşi ne yapıp edip oturdukları evi ve eşyaları satmasına engel olmuştu. Nasıl oldu
ise onları tutabildiler bilemiyorum. Zaten satabilselerdi bile tahakkuk eden vergiyi
ödeyemezlerdi. Aile o ay sonunda tamamen parasız, sermayesiz, işsiz kaldı.Ümitle bir af ya
da verginin ödenebilmesi için bir vade konulmasını beklemeye başladılar.
Şubat 1943 de bir sabah erken David Kampeas’ı alıp götürmek üzere evi polis bastı. Oğlu(17
yaşında) işe gitmişti bile. Büyük kızı (Annem 15 yaşında) ve teyzem (11 yaşında) okullarına
gitmek üzere idiler. 62 yaşındaki Tüccar David Kampeas’ın bir suçlu gibi başı önünde sesi
çıkmıyordu. Muhtemelen çocuklarının önünde düştüğü duruma utanıyordu. Yıllar sonra
Kafka’nın Dava adlı kitabını okuduğumda annemin anlattığı bu sahneyi düşünmüştüm.
Eşi ile birlikte kızları polisin eline sarıldılar.
-Nereye götürüyorsunuz onu? diye ağlıyorlardı.
Büyük babamı çok iyi tanıyan ve seven mahalle karakolu komiseri gözlerini kaçırarak

-Sirkeci’ye, diye fısıldadı.
-Bir valize üç beş parça eşya koyup getirin, onları Aşkale’ye gönderecekler. diye ilave etti.
Annem ve annesi bir çanta hazırladılar ve Sirkeci tren garının karşısındaki Demirkapı
ambarlarına gittiler. Ambarda yüzlerce kişi, o kış soğuğunda bekletiliyordu ama ailelerinin
yanlarına gidebilmesi yasaktı. Ağlaşan duran bir sürü kadın dipçikle sürülerek bir yere
toplatıldılar ve getirdikleri eşyalar kendilerinden alındı. Annem ve üvey annesi ambar
çevresinden de çıkarılınca çaresiz evlerine döndüler. Gitmeden önce uzaktan görüp el
salladıkları David Kampeas Aşkale’ye amele olarak 3. sınıf vagonla sevk edildi.
Bu olaydan iki gün sonra annem okuluna gidebildi. Ortaokul ikinci sınıfta kız okulunda
okuyordu. Daha ilk derste sınıfa gelen Türkçe öğretmeni sınıfa girer girmez annemi tahtaya
çağırdı. Sözlü sınav olacağını zanneden anneme alaycı bir sesle;
-Söyle bakalım iki gündür neredesin sen? diye sordu.
Annem önce sustu sonra da ısrarlı ve buyurgan sorular karşısında babasını Aşkale’ye
uğurlamak zorunda kaldıklarını ve iki gün kendini kötü hissettiğini söyleyince de;
– İyi olmuş. Sonunda baban gibiler hak ettikleri işleri yapıp bu ülkeye borçlarını ödeyecekler.
dedi ve sınıfa dönüp
– Bakın kızlar, bunlar Yahudi’dir. Bunlar…..
Size daha fazla melodram yapmamak için yazmamaya karar verdiğim -ama 80 yaşında bana
anlattığında bile annemi hıçkıra hıçkıra ağlatan -sözlerle uzun süre annemi ve toplumunu
aşağıladı. Ta ki annem kadının bağırmasına aldırmadan sırasına yürüdü, eşyalarını aldı
sınıfın kapısını vurup çıktı ve o günden sonra bir daha da okula gitmedi.
Üvey anne, babanın Aşkale’de taş kırdığı günlerde aileyi bir arada ve ayakta tutan güç oldu.
Eve az bir para getirebilen tek kişi çıraklık yapan dayımdı. Kadıncağız, okullarını terk eden
kızları ve biri küçük biri büyük oğlu ile her hafta evdeki antika eşyaları satarak, dikiş dikerek
ve düğmecilere düğme kartelası hazırlayarak ailenin yaşamını sürdürdü.
-Yine sert ve mesafeli idi ama kararlı ve vakur duruşuyla hepimizi gözettiğini, sürekli ne
yapacağını düşündüğünü bilir ona güvenirdik. demişti annem.
Ve ilave etmişti,
-Hepimiz kendimizden çok babamızı düşünürdük. Genç sayılmazdı. Ne yer ne içer nerede
yatardı orada? İyi adamdı bizim babamız…Sürekli bize yazdığı mektuplarda ümitli, neşeli ve
cesaret verici idi. O hepimizin ışığıydı. Geceleri soğuk odasında annemin ağladığını bilirdim,
çünkü ben de yumruğumu ağzıma tıkar hıçkırıklarımı tutarak ağlardım.
Şimdi ,diyecek olan olur ki;
-O yıllarda dünyada herkes az veya çok acı çekiyordu. Bu çekilen acı diğerlerine oranla bir
şey değil,
Nitekim bunu aynen diyenleri duydum ben. Buna şu cevabı vermek gerek;
– Bunlara hiç gerek yoktu. Üstelik akıllıca da değildi. Avrupa’da savaştan sonra taş taş
üstüne kalmamıştı. Türkiye bu dönemde ticareti bilen, dil bilen, ülkelerini ekonomik olarak
uçuracak olan insanlarını yıldırdı, hepsi ülkelerine güvenlerini kaybettiler. Bu insanların sermayeleri ve işleri iş bilmeyen, ticari gelenekten gelmemiş insanlara aktarıldı. Onlar
ticareti (kısmen) öğrenene kadar ülke bir nesli kaybetti* Üstelik yok yere vergilerle,
sürgünlerle, olmadık hakaret ve aşağılanmalarla çektirilen bu insanların pek çoğu samimi
olarak ülkelerine bağlı idiler. Ülkenin tarihinde de kara, sebebi izah edilemeyen bir leke oldu
Zaten evrensel kuraldır; “Dar kafalı birileri bir kararlar alır ve hem bu kararlar hiç işe
yaramaz hem de uzun vadede bütün topluma sonuçları ile zarar verir daha da kötüsü
günahsız insancıklar acı çekerler.”
Neyse, amacımız siyaset yapmak değil, David Kampeas’a ve ailesine sonra ne oldu ?
Öykünün son bölümü kısmetse haftaya, ismi de “Cesaretini yitiren evine dönsün” olacak.
————-
(Ree)
Not 1 * Bu görüşü ilk kez dostum ve abim Sami A. Aji’den duydum. Duyduğum anda da
üzüntü ile ürperdim. Yüzleşmek zordur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir