Kişi ve Toplum: Ruhun Hürlüğü Meselesi – H.Ziya Ülken

İnsan “toplumun” pasif bir unsuru olarak doğar; fakat hayatın direnme ve tepkileriyle gittikçe daha fazla bir kişi olmaya ve iç hürriyetini kazanmaya başlar. Ruhun hürlüğü cemiyet tarafından sınırlanmış, zincire vurulmuş, baskı altına konmuş bir şey değildir ki, onu geri almak, zincirlerinden kurtarmak ve baskıdan çıkarmaktan bahsedilsin ve cemiyet bir mevhume, bir hayal, insanlar arasında itibari bir anlaşma değildir ki hür iradelerin birleşmesinden doğmuş bir maksat, bir menfaat, bir kuvvet etrafında toplanılmış densin.

Madde ve hayat nasıl birer hakikatse cemiyet ve ruhun hürlüğü de öyle birer hakikattir. Hakikat, bu türlü türlü gerçeklerde görünen birlikteliktir. Birlik, külli olan tabiattır; ve tabiat art arda yeni gerçekler, yeni görünüşler halinde zuhur eder. Ruhun hürlüğü tabiatın son görünüşüdür. İnsanın cemiyet içinde uyanıp zincirlerini kırmasından, uzviyetin cemiyetle çarpışmasından, meyillerin kolektif baskı ile karşılıklı bir etkiler silsilesi doğurmasından, yepyeni bir gerçek olan ruh âlemi ve ruhun hürriyeti meydana gelir. Şu halde ruh, cemiyete göre önceki değil, sonraki bir âlemdir.
Madem ruhun hürlüğü geri alınmış bir şey değil, insanın çabalarıyla yeni doğan bir âlemdir, o halde her cemiyet için ruh hürlüğünden ve hürriyet isteğinden söz edilemez. Cemiyet vardır ruh bağımsızlığının alâmeti bile yoktur. Cemiyet vardır, içinde bütün fertleri birer kişi (personne) olmuş, kütlenin kör kuvveti üstüne yükselmiştir.

Madem ki her cemiyette hürriyetten bahsedilemez ve hürriyetten bahsedilen her cemiyette bütün fertler birer kişi olamamıştır, o halde hakiki hürlük ancak kişi olan insanlar ve yalnız hür kişilerden kurulmuş cemiyetler içindir. Çünkü hürlük gasp edilmiş bir şey değildir ki geri verilsin ve önceden var olan bir şey değildir ki, üzerinden baskı kaldırılsın. Madem ki hürriyet geri verilecek, geri alınacak ve kurtarılacak bir şey değil, ancak yeniden elde edilecek, çabalarla kazanılacak bir hazinedir; öyle ise kimseye hürriyet vermekten bahsedilemez ve hiç bir cemiyete hürriyet bahşedilemez. Çünkü hür kişilere sahip olmayan, iç hürriyeti kazanmamış olan bir cemiyete hürriyet vermek küçük bir çocuğun eline nazik bir âlet ve tehlikeli bir silâh vermek gibidir ki, onu kırması veya bir kaza çıkarması elbette mukadderdir.

İnsanın hürlüğü kişi olmakladır; kişi olmak duygululuk bakımından passion (tutku, ihtiras) haline gelmek, sonsuz, sürekli arzulara sahip olmakladır. Çünkü tutku haline gelen arzu gayesiz ve tatminsiz olmuş; ve bu suretle bir gayeye, bir tatmine bağlanan kesintili, süreksiz arzuları aşmıştır. Uzvi arzular uzvi gayelere bağlıdır, onların tatminiyle sona erer. İçtimai gayeler,değer hükümlerine bağlıdır, onların gerçekleşmesiyle sona erer. Fakat ihtiras nihayetsizdir; hedefleri ve gayeleri kendi içindedir. Ferdin veya umumun faydası için değildir. Asla bir tatminle sona ermez. Bu sebepten ruhun kudreti uzviyet ve cemiyeti aşarak ihtiras halini aldığı zamandır ki, kişilik kazanır ve içsel hürriyete ulaşır. Ruhun hürriyeti, arzuları öldürmekle değil, onları olağanüstü geliştirmekle kazanılır. Ta ki, ihtiraslar vücut bulsun, yüksek hedeflere çevrilerek sevgi halini alsın. Zira, kişilik,kudretini buradan alacaktır.

Eski ve yeni bütün ülkücü hareketlerin kaynağı ihtirastır. Büyük dinler, büyük ahlâk eylemleri, ilim hareketleri, keşifler ve icatlar ihtirasın ve aşkın eseridir. İhtiras ruhun bir konuya kulluğu değil, tam tersine bütün kudretinin bir konu üzerinde yoğunlaşması, zekâ ve iradesinin en şiddetli, en yoğun bir hal alması demektir; buhranlı yaş çağlarında safha safha kişiliğin kurulması, orijinali yaratma gücünün doğması demektir. Eskiler ihtirası (passion)düşkünlükle (manie), alışkanlıkla, heyecanla karıştırmışlardır. Halbuki bütün bunlarda ruh bir konuya kul olmuş, onun hükmü altına girmiştir. Biz arzularımızı, ruhumuzun kudretini bir hedefte kutuplaştırarak onu elde etmeye çalışacak yerde, bu hedef arzularımızı hapseder, bize rağmen bizi kendine bağlarsa bu tutku değil, düşkünlük olur.

Düşkünlük, arzularımızın ya uzviyete ya cemiyete esir olması demektir. Tutkunluk ise, arzularımızın sonsuz tabiatı kendine konu yapması, bütün kudretini bu konu üzerinde kutuplaştırması demektir. Madde, uzviyet, cemiyet eğer tabiatın birer parçası olarak alınırlarsa ihtirasa konu olurlar. Fakat yalnız başına alınan uzviyet bir gayedir, uzviyet için arzu ise tutkunluğu öldürür. Her düşkünlük bir mahkûmluktur: Kumar, içki, siyaset ve söz düşkünlüğü gibi.
Fakat her tutku bir hâkimiyettir: Hakikat, ahlâk, siyaset, sanat tutkuları gibi.

Tutkunluk ancak tatminle sona ermeyen sınırı olmayan hedeflere çevrilir. Çünkü zaten kendisi nihayetsiz bir arzudur. Ve ihtiras, cüzi madde ve sınırlı bir konuya çevrildiği zaman bitmezlik vasfı kaybolarak düşkünlük halini alır. Ruh,düşkünlük halinde kendi âcizliğinin kölesidir. Heyecan halinde, çevrenin değişik tesirlerine bağlanır: Onlarla başlar, onlarla biter. Arzuları öldürüp kendine cebrettiği zaman kendi içine kapanmaya mecbur olur, bütün kudret ve faaliyetini kaybeder.
Ruh ancak tutkunluk halindedir ki faal ve yaratıcı olmuş, hem ortama karşı hürlüğünü kazanmış, hem de yeni bir gerçek olmuş,varlığın yeni bir görünüşü derecesine yükselmiştir. Çünkü tutku
ve kişilik halinde ruh ne maddenin, ne cemiyetin kanunlarına bağlıdır; başlı basma bir âlemdir. Ve ancak kendi kaderine, kendi kanunlarına bağlıdır. Bu sebepten ruh, ihtiras ve kişilik halini
aldığı zaman sonsuz tabiat içinde yeni bir gerçek ve oluş halindeki birliği tamamlayan bir unsur olur.

Öylesine ki, tabiat tutku ile sırlarını insana açar ve birlik ancak ihtiras ile tamam olur. Onu kaldırınca tabiat karanlıkta kaldığı gibi, insan da dış kaderin kör kuvveti elinde ezilir. Hakiki ilim arifliktir (gnosis) ve ariflik birliğe ulaşarak, eşyanın kaderini ruhun kaderi ile tamamlayarak meydana gelir. Eşyayı bilmek, çokluğu incelemek eksik ve yüzde kalan ilimdir.

Hakiki bilgi yalnız birliğin ilminde,yani arifliktedir.
Aşk Ahlakı/Hilmi Ziya Ülken

 

….

Kendi notum: Yazıyı okur okumaz, yaptığım yorum şu oldu.

Çok çarpıcı bir yazı bu.
Ülken yeterince tanımadığım ama önemini az çok duyduğum bir düşünür. Bireyin önemini kendi çağında vurgulaması şahane, ama ihtiras kavramına ayrık ve tamamen olumlayıcı bir anlam veriyor. Ruhun zaten hep var olduğu tezi ilginç, toplumun kabullerinin bireyin ve ruhunun oluşmasındaki etkisini yok sayması bence sorunlu.Kişi tanımı da kabullerime aykırı geldi.

Ne olursa olsun, çarpıcı bir yazı.
Yeniden epeyce düşünmeye yol açıyor. Daha fazla yazılmayı hak ediyor.

12 Mayıs 2023

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir