KILIÇDAROĞLU’nun ARDINDAN

Bizim siyasal kültürümüzde her şey sonucu ile ölçülüyor. Seçim başarısı lider için tek ölçü. Futbol kulüplerimizin takımı şampiyon yapamayan antrenörü göndermesi gibi partiler de onları iktidar yapamayan lideri tabii ki istemiyorlar.

Rakip takımların hilesi hurdası, hakem hataları, MHK oyunları, bütçesizlik veya taraftarın garabeti gibi yığınla muhtemel etken hiç hesaba katılmıyor. Başarısızlığın altyapı eksikliğinden veya ekosistem uyumsuzluğundan kaynaklandığını görüp söyleyenler çıksa da sesleri duyulmuyor, antrenörün biri geliyor öteki gidiyor. Kısa süre öncesine kadar kutsallaştırılan günah keçisi beddualarla hakaretlerle hatta gözü dönmüş bir ilkellikle yakılıyor, hayat yeni değişimin pompaladığı içi boş umutlarla devam ediyor. Emek vermedikleri bir zaferle avunmak istiyor kitleler. Yenilginin acısını kurbana yönelttikleri intikamcı duygularla bastırıyorlar. Taze bir başlangıç yaraya iyi geliyor.

Her maçta yığınla karar vermek zorunda olan antrenörün, hele en az antrenör kadar bilgili olduğunu sanan taraftarın cirit attığı bir ortamda tamamen kusursuz olması elbette olanaksız, ancak sorunun onun dışında ve belki onun çözemeyeceği kadar karmaşık olduğu ise bence yeterince görmediğimiz bir gerçeğimiz.

Spor ve Siyaset

Sporla siyaset işleyiş olarak ülkemizde birbiri ile aşırı derecede benzeşiyor. Futbol kulüplerimiz ne denli sporla ilgili ise siyaset de ancak o kadar ülke yönetimi ile ilgili. Futbol ve siyaset en çok her koşulda neye mal olursa olsun yenmek veya üstün gelmek ilkesizliğinde benzeşiyor. Değişimin ve bu arada başarının bir süreç ve zaman meselesi olduğunu, başarının ancak ilgili herkesin aynı hedefe odaklanması halinde mümkün hale geleceğini göremeyen kitlelerin beklentilerinin aşırı yüksek olduğu bu iki alanda da aşırı rekabet ve sabırsızlık egemendir. Yani ne toplum, ne örgüt, ne taraftar uzun döneme bakar. Herkesin çok acelesi var, herkes başarıya aç ama kimsenin sabrı da katlısı da pek yok.

Benzeşme burada özetlemeye çalıştığımdan çok daha fazla elbette. Kara paranın her iki alanda da fazlası ile söz konusu olduğunu herkes biliyor, bununla birlikte başka hangi tuhaflıkların geçer akçe olduğunu açıklamaya dalmak yerine bizdoğrudan siyasete veya politik hayata getirelim sözü.

Yenmekten başka derdi olmayan parti örgütünün başında kalmak için oy devşirme kaygısına düşen her lider de ve onun kaderini futbol çevresinde paylaşan antrenör de, ne denli ilkeli, birikimli ve dürüst olursa olsun, o tüketici kültüre uyum sağlamak zorunda. Yerli yersiz tavizler veriyor, kitleye umut ve heyecan pompalamak için çabalarken yaratmaya çalıştığı algının, yeşerttiği aşırı umudun sonunda kurbanı oluyor.

Büzdeki siyasal kültür, özellikle son otuz yılda son derece çıkarcı, sonuç odaklı ve ilkesiz hale geldi. Her türlü hile mübah sayılır oldu. Paranın ve mafyanın gücü ile siyasal güç her zamankinden çok daha büyük ölçüde aynı yastıkta kocar oldular, birbirinin dünyasında at koşturmaya ve birbirine destek olmaya başladılar. Sığlığ öteden beri zaten aşikar olan demokrasimiz, son yirmi yolda giderek daha kalitesiz hale geldi. Sorun çözmesi için var olmadı gereken siyasal kültür ve politik sistem sorunların temel kaynağı veya sorunlardan beslenen bir asalak oldu. Toplumun bundan huzursuzluk duymadığı ise ortada.

Eşyanın Tabiatı

Böyle bakınca, birikimini ve dürüstlüğünü artık herkesin çok iyi bildiği Kılıçdaroğlu’nun harcadığı onca çabaya ve verdiği yığınla tavize rağmen liderliği kaybetmesi bence eşyanın tabiatına tamamen uygundur. Çünkü bu ülkede, geleceğe daha müreffeh bir ülke devretmek gibi bir erdem veya gönül işi değildir siyaset, bu amaçla yapılmaz. Çok aşikar ki sadece ve yalnızca iktidara gelmek, iktidarda kalmak, partidaşı yandaşı kullanıp kollamak, hatta uzun vadeli bir iktidar için her türlü imkanı kullanarak toplumda ayrı bir menfaat grubu oluşturup kamu kaynaklarından beslemek için yapılıyor. Kısacası, gelecek kuşakların haklarını yandaşa peşkeş çekmek politik sistemin temel aracı ve amacı olmuş durumda.

Bu peşkeş kültürünü talan seviyesine çıkaracak kadar hünerli popülist liderler daima karizmatik oluyor, hem toplum hem örgüt onu baş tacı ediyor. Sayılamayacak kadar melanetleri olsa da pek sorgulanmıyor.

Ketum Bir Tutum

Böylesi bir siyasal kültüre zaten başından beri yabancı olmayan ülkemiz de bu ölümcül kirlenmeden son yıllarda iyice nasiplendi. Toplum da geniş bir kesimi ile epeyce benimsedi bunu. Güçlü adam, güçlü iktidar, işini bilir lider, gurur ve zafer. Onlar ve biz. Biz kazanmalıyız. O kadar.

Yeni hakikatler üretme merkezlerinin pompaladığı yalanlarla ve boş umutlarla günlük yaşayan, aydınlarının bile doğrularını sorgulamadığı, sürekli çatışan ayrışmış bir toplumda ve özellikle trol orduları gölgesindeki çıkarcı siyasi kültürün büsbütün yozlaştığını görmeyen bilmeyen yok.

Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve siyaset tarzı kabul edelşm ki bu kültürle bağdaşmazdı. Kan uyuşmazlığı daha başlangıçta bile netti. Yine kabul edelim ki onun inceliğine sinmiş ketumluğu da ülke siyasetinin gereklerine uymuyordu. Üç düşünüp bir söyleyen Gandi Kemal kitleler nezdinde tutmadı. Tuttuğunu koparan cabbar baba arayışındaki geniş kesimler için nazik ve adil bir lider çok da çekicilik taşımadı. Barışmak, helalleşmek ve uzlaşmak da nasıl olursa olsun zafere odaklanmış seçmenler ve özellikle parti örgütü için karın doyurmazdı.

Saldırgan olmayan üslup, üstelik alışılmamış derecede nezaket ve adalet vurgusu bir de çok yönlü bir ketumluk ile birleşince liderin kitle ile iletişimi giderek daha etkisizleşti. Onun liderlik profili kristalleşmek yerine çok daha buğulu hale geldi, bu aşamada trol mesajlarını muhimmat olarak kullanan iktidar partisinin bombardımanı ezik lider imajını ona sempati besleyen kesimler nezdinde bile yerleştirdi. Ondaki ketumluk, özgüven eksikliği ve kararsızlık olarak algılandı.

Bu bağlamda ketum sözcüğünü ‘ağız ishali’ nitelemesinin karşıtı olarak, olumlu anlamda kullandığıma dikkat çekmem gerek. Ancak bir tutum ve davranış tarzı olarak ketum olmak elbette bundan çok fazla ve farklı bir şey. Söylenmesi gerekenleri hem de en uygun zamanında ve en etkili biçimde söylememek de, risk almaktan kaçınmak da bu kapsamda düşünülmeli ki bu tür ketumluğu etkili liderlik için olumlu bir özellik olarak görmek pek de mümkün değil.

Onun liderliğinin ciddi bir bölümünün bu ikinci tür ketumlukla niteleyebileceğimiz düşüncesindeyim.

Kitle İletişiminde Yetersizlik

Kılıçdaroğlu’nun ketumluğunu abartıp suskunluk derecesine vardırdığı örnekler az değil. Öncesinde de kitle iletişiminde uzun boşluklar yaşandı. Helalleşme büyük ölçüde sözde kaldı, eylem planına taşınamadı. Yeni CHP sloganı da aynı kaderi paylaştı. Devletçilik ve Milliyetçilik altı ok demetinde lafta da olsa yerlerini koruyor. Seçim sonuçlarının bilgisayar ortamında denetlenmek bir yana izlenemesinde yaşanan sorunları ve sorumluları halen bilmiyoruz. Akşener gibi Kılıçdaroğlu da onun adaylığının ikisi arasında masadan kalkma gününe kadar hiç konuşulamadığına inanmamızı istedi. Ketumluğun risk almaktan kaçınma halleridir bunlar. Kolaylıkla ve belki haksız olarak korkaklık işareti olarak yorumlanır.

Seçim sonrasındaki dönemdeki suskunluk da korkarım aynı öbekte yer alır. Tutarsızlıkları, çelişkileri, altılı masada yaşananları açıklamakta özelikle o dönemde fazlası ile isteksiz ve belki aşırı derecede sorumlu davrandı ve tüm bunlar zayıf lider imajının pekişmesinden başka bir şeye yaramadı. Bu tercihte, kendi ilkelerine sadık kalmak yerine etrafının ve koşulların belirlediği çizgilerin dışına taşmamak gibi bir tutumu benimsemesi kanımca temel etken oldu.

Özetle, siyasal yaşamında karizma eksikliği olarak algılanan birçok şeyin ketum tutumla ilgili olduğu düşüncesindeyim. O tutumun iyi bir insan ve düşünceli bir birey olarak nazik ve duyarlı kişiliğinin bir parçası olduğunu yakinen bilmeme karşılık, aynı özelliğin küsmen de olsa yaşanan iletişim hataları ile algıladığımız suçlamaktan ve çatışmaktan kaçınma örnekleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Bir şemsiye kavram olarak olarak kullandığım ketum tutumun nedenlerine inmek bu yazının boyunu aşar. Onun kişilik özelliklerinin yanı sıra, medyaya, siyasete ve belirli kurumlara egemen yapının da bu sonuçta hatırı sayılır katkısı olduğunu da görmek gerekir. Ancak elimizde yeterli bilgi, biraz da o tutumu sayesinde ne yazık ki yoktur.

Bir liderinin haklılığını gümbür gümbür anlatmaktan uzak durmasını, iktidarın haksız uygulamalarına karşı bile sert tavır koymak yerine ‘demokratik sabır’ sergilemesini eleştirenler elbette haklıdır. Öte yandan, ülkedeki ayrışmanın sıcak çatışma düzeyine çıkma riskini önemseyenlerin, aynı tutumu sorumlu devlet adamlığı olarak zaman zaman övdüğünü hatırlamak da hakça olur.

Çok ölçülü ve zaman zaman fazlası ile ketum bir tutumla oluşan tarz-ı siyaset ülkemizde ne ölçüde gerçekçi, ne kadar yerindedir? Bu tartışılabilir. Ama kanımca aslolan onu alkışlamak veya kıyasıya eleştirmek yerine onun döneminde olanı biteni daha iyi anlamak olmalıdır.

Neler Hatırlanır?
Onu daha iyi anlamak için daha çok bilgiyr ve zamana ihtiyacımız var.
Şunları batırmakta yarar olduğu düşüncesindeyim.

Kılıçdaroğlu yeni bir toplumsal uzlaşma zemini yaratmaya çalıştı, Kürtleri ve dindar kesimleri ötekileştirmekten özenle kaçındı, dışlamak yerine kucaklamak yolunu seçti.

Özellikle ilk dönemlerde yeni CHP kavramı çok kullanıldı. Ancak ne parti örgütü yenilendi, ne yeni bir fikir örgüsü oluşturuldu. Dindar kesimlerle CHP arasındaki tarihsel boşluğu doldurmaya çalıştı. Olmadı. Muhtemelen partinin kemikleşmiş yapısı önemli nedenlerden biriydi. Tüm bunlara gücü yeter miydi? Besbelli yetmedi. Neden? İlk başa dönelim: Örgütün derdi seçilmektir. Ketum bir tutumla değişim zordur.

Kürt sorununda çözümün mecliste aranması gerektiğini ısrarla ve gayet yerinde olarak vurguladı. İktidarın yığınla çabasına rağmen, hiçbir zaman çatışmacı bir dil kullanmadı, kışkırtıcı olmadı. Kürt meselesine açıktan sahip çıkmaktan kaçınması başka bir ketumluk alanıdır; buna rağmen iktidar kanadından PKK güdümünde olmakla suçlanmaktan ve Kürt sorununda da yeterince inandırıcı olamamaktan kurtulamadı. Bunda Kürt milletvekillerinin dokunulmazlığına karşı koyamamasının rolü yadsınamaz.

İdeolojik bir tutum sergilemedi. Hemen hemen her konuda katı bir tutum dayatmak yerine eklektik ve esnek bir yaklaşım sergiledi, uzlaşma aradı. Aklı başında herkesin iyi bildiği dibi çok derinlerde toplumsal fay hatlarını sessiz sedasız onarmaya, çatışmaları gerginlikleri azaltmaya,çok büyük ölçüde o da ‘birleşe birleşe kazanmaya’ çalıştı.

Bu uğurda, gerektiğinde büyüklü küçüklü tavizler vererek büyük bir ittifak oluşturdu. Başarmaya çok yaklaştı. Ama olmadı. Bir başka adayla seçimin kazanılmış olacağına kesinlikle inanan geniş bir kesim halen var. O adayların seçileceğine, seçilseler de başarılı olacağına inancın dayanağı nedir bilmiyorum. Üstelik iktidarın seçim kazanmak için kullanmaktan çekinmediği kırk türlü ve her biri başka türlü yolun muhalefet için kapalı olduğunu herkes görüyor, biliyor ama yine de umuda kapılıp unutuyor.

Herkese umut veren, daha önce ülkemizde emsali görülmemiş altılı ittifak, seçimi kaybedince yine eşyanın tabiatı gereği seçimden hemen sonra dağıldı. İktidar, uzmanı ve efendisi olduğu egemen siyasi kültürün duyargaları ile kimi zaman açıkça ve büyük ölçüde perde arkasında ustaca oynadı ve istediğini elde etti. “Seçilecek lider” safsatasının Efe kemiğe bürünmesi ve masayı dağıtacak noktaya kadar varması bunun en bariz örneklerinden biridir.

Böylesi bir lider profili böylesi sığ bir siyasal kültüre ve böylesi bir parti örgütüne ve bu denli sabırsız bir topluma uymazdı. Uymadı.

Lider o kültürü zaten değiştiremezdi.
O kültür şartlar, tamam olunca lideri değiştirdi. İyi de etti.

Kazanan Kılıçdaroğlu Oldu

Erdal İnönü ülkemizin siyasal kültüründeki ölümcül hastalığı bence çok çabuk gördü, o nedenle sistem dışına kendi isteği ile çıktı. Sonraki ısrarlara aldırmadı, geri dönmedi. Partiyle özdeşleşmiş İsmet İnönü ise aynı gerçeği açıkça görünce, liderlikten istifa etmeyi tercih etti.

Kılıçdaroğlu her şeye rağmen ve muhtemelen “ben bu yoldan tek başıma da kalsam dönmem’ dediği ve defalarca tekrarladığı için vaz geçmedi, kurultayda seçimi kaybetmeyi göze aldı, yenilince kimseyi pek suçlamadı, geleneklere süreçlere uydu, var olan akıl dışı yapıya üslubu gereği ağır şekilde eleştirmekten uzak durdu.

Kşm ne derse desin, giderken de gayet erdemli bir duruş ortaya koymayı her şeye rağmen büyük ölçüde başardı. Eşine pek rastlanmadık tavrını ve adil duruşunu bıraktı ardında. Kendi kendini tüketen bu siyasal kültüre temelde tamamen aykırı, helalleşme, uzlaşma ve barışmaya çabalayan yurt ve insan sevgisi ile dolu bir yıldız olarak ışıltısının zamanla daha iyi algılanacağına inanıyorum.

Onun özverisini ve çabasını gören, takımı şampiyon yapamamasına karşın alt yapıya yaptığı devasa katkılar için onu takdir eden milyonlarca kişi olduğundan eminim. Onlardan biri olarak kendisine şükran borçluyum. Onun ise bize son derece açık sözlü bir anı kitabı borcu var. Gelecek kuşaklar yaşananları öğrenmeli ve onun deneyiminden çıkarılacak dersleri bütün çıplaklığı ile bilmeli.

İçinde yaşadığımız olumsuz koşulları yaratıp pekiştiren çarpık siyasal kültür bugün iyimser olmamızı güçleştiriyor. Yine de kurultay seçimini kaybetmesinin ardından bugün memnunluk duyanların da çok yakın zamanda, meselenin kişisel değil kitlesel olduğunu gördükçe Kılıçdaroğlu adını daha saygı ile anacağını düşünüyorum.

Öte yandan bir umudum da var:
Var olan peşkeşçi siyasal kültürü aşan geleceğin gerçekten adil, demokrat, barışçıl ve kalkınmış Türkiye’sinde tarih yazanlar KILIÇDAROĞLU’ndan ülkenin buhranlı döneminden çıkışın ilk ışıltısı olarak söz edeceğine inanıyorum.

Bugüne dair son sözüm şudur:
Bana kalırsa, kurultay sonucu en çok Kemal Üstadıma yaradı.
Seçimi kaybetmekle hayatının geri kalan kısmını kazandı çünkü.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir