Her Şeyin Bedeli Var- Moris Levi

Büyükbabası ile birlikte yaşayan genç delikanlı eline geçen mektuba sevinsin mi üzülsün mü
bilemedi. Mektupta uzak bir şehirde başvurduğu üniversitenin onu kabul ettiği yazıyordu.
Şimdiye kadar uzak bir hayal gibi görünen hedefine ulaşmıştı. Ama sevinemiyordu.
Yıllardır büyük babası ile birlikte yaşamıştı. Beraber günlerini geçirdikleri küçük ev ve
bahçesi ona bir yuvadan çok bir sığınak olmuştu. Şimdi bilinmez bir dünyaya tek başına
gitmek zorunda idi. Seçeneğinin olmadığını biliyordu ama içindeki hüzün, endişe ve
anlamlandıramadığı güvensizlik huzurunu bozuyordu.
Sessizce bahçeyi çapalamakta olan büyük babasına yaklaştı, durgun, yavaş bir sesle;
– Kabul geldi, dedi, gelecek ay gideceğim, bir seneden önce gelemem buraya.
Yaşlı adam bir süre torununu süzdü, yüzünden sevindi mi, üzüldü mü anlaşılmıyordu.
– Hayırlı olsun, dedi sadece ve başını eğip çapalamayı sürdürdü. Delikanlı evin önündeki
tabureye oturdu, sırtını eve yasladı gözünü bir noktaya dikti ve düşünmeye başladı. Bir daha
uzun süre konuşmadılar. Sonra büyükbaba doğruldu, dışarı çıktı bir süre sonra da elinde iki
tane fidan ile geri döndü. Halen boş gözlerle etrafa bakmakta olan delikanlıya;
– Gel bana yardım et şu fidanları dikeceğim, dedi.
Çocuk ayağa kalktı ve büyükbabasının yanına gelip fidanlara baktı.
– Nereye dikeceksin? diye sordu.
– Sence en iyi nerede büyürler ? diye soruyla cevap verdi büyükbaba.
Genç çocuk bahçenin köşesini gösterdi.
– Duvar rüzgardan korur orada onları, güneş de çok dik gelmez dedi.
– Peki dedi büyük baba.
Fidanlardan birini birlikte çalışıp diktiler. Sonra büyük baba ikinci fidanı aldı ve;
– Birini senin söylediğin yere diktik öbürünü de benim göstereceğim yere dikelim! dedi.
Bahçeden çıktı ve yolun kenarında bir yer beğendi.
– Ne yapıyorsun? diye sordu genç adam, burada yaşayamaz fidan, dedi.
– Bir yıl sonra geldiğinde görürüz, bakalım hangisi serpilecek, dedi büyükbaba.
Bir yıl sonra delikanlı büyük babasını ziyaret etmeye geldi. Yaşlı adam torunundaki değişimi
hemen fark etmişti. Genç adamın kıyafeti, duruşu, kullandığı sözler bile değişmişti. Hiç
durmadan konuşuyor, öğrendiklerini, yaşadığı şehri, arkadaşlarını anlatıyordu.
Yaşlı adam sessizliği yakaladığı anda;
– Hatırlıyor musun sen gitmeden önce iki fidan dikmiştik. Gel bakalım şimdi ne olmuşlar?
dedi.
Birlikte önce bahçedeki fidana baktılar sonra da dışarıdakinin daha güçlü göründüğünü gördüler.
– İkisini de aynı şekilde suladım, dedi büyükbaba, ama anlaşılan çok daha zorlukla karşılaşan
dışarıdaki fidan daha güçlü olmuş.
Ve sonra da torununa gülerek sevgi dolu baktı.*
—————-
Üniversitede ilk işletme dersini anımsadım. Hocamız bir soru sorarak başlamıştı;
– Bana maliyeti olmadan karşılanabilen bir ihtiyaç gösterin, demişti. Bir sürü deneme
yapmıştık. Hocanın her dediğimize bir cevabı vardı. Sonunda maliyeti olmadan
karşılayabileceğimiz tek ihtiyacımızın nefes almak olduğunu öğrenmiştik. İşletmeciliğin – ve
yaşamın- temel ilkelerinden birini kısa sürede kavramıştık; “Herşeyin bedeli vardır”
Bugün anlıyorum ki bedeli en yüksek şey de “Liyakat” tır. Liyakat para ile satın alınamaz.
Yalanla, “miş gibi” yaparak edinilemez. Eğitim almayı, emek vermeyi, zaman ayırmayı,
deneyim edinmeyi, gözlemlemeyi, bazen didinmeleri, bazen hiç kimsenin fark etmediğini
fark edebilmek için kafa yormayı, kayıtsızlıkla karşılaşmayı, bazen dışlanmayı, insanların
arasında yalnızlığı, güvenilmemeyi, bazen anlaşılmayıp itilip kakılmayı, bazen sürgün
edilmeyi, büyük mücadeleleri gerektirir. Ben hedonist liyakatlı bir insanı hiç görmedim. Belki
vardır, bilmiyorum.
Doğu, batı ile olan -ismi konmamış- yarışını “itibarı”, “liyakatın” önüne koymaya başladığı
zaman yitirmeye başladı. Batı kültürünü sevmeyenleriniz olabilir. Saygı duyuyorum. Ama
batının nasıl olup da -derinliği yadsınamaz- doğu karşısında son 500-600 yıl içerisinde
teknolojik / sosyal / siyasi etkinlik / demokrasi / vizyon / ekonomik başarı anlamında ileri
gittiğini, batının bu duruma gelmek için ne aşamaları yaşadığını, ne gibi bedeller ödediğini
analiz etmek, rasyonel davranan herkesin yapması gereken bir şeydir.**
Mesela; The New York Times’da 2011 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre Amerikalıların
sadece % 36 sı kadere inanıyor. İnananlar da eğitimleri ve gelirleri düşük olan sınıflardan. Bu
oran batı Avrupa’da bile çok daha yüksek. Orta Doğuda böyle bir araştırmaya gerek bile yok.
Tabi kuşkusuz “Batı” da tek bir yer değil. Kaderci inanışın da liyakat edinmeyi bir miktar
örselediği söylenebilir.
Gözlemlere göre, kişi başına milli gelirleri en yüksek olan ülkelerde bir göreve aday olan
birinin öne geçebilmek için, mutlaka sadece kendi yeteneği, kendine olan özgüveni ve
gösterdiği sebatla çok çalışarak basamakları birer birer çıkmış olması gereklidir. Kısacası,
önüne çıkmış olan engelleri “kendi kendine aşmış” olmalı.
Ama birçok insan -ve coğrafya- için “itibarlı” olmak “liyakatli” olmaktan hala daha
önemlidir.*** Daha kolaydır da! Oysa en büyük batılılardan biri olan William Shakespeare
nerede ise 500 yıl önce “itibar” için şunları demiş; “Reputation is an idle and most false
imposition; oft got without merit.” (İtibar, boş ve sahte bir etikettir; çoğu zaman liyakatsiz
elde edilir.)
——————
(Behukotay)

Not1 * : Bu öykünün yazarını ne yazık ki bilmiyorum. İnternette okudum, hoşuma gitti,
anlatmak istediğime göre değiştirdim. Yazarı bilen var ise ve paylaşır ise sevinirim. Hak
yememiş oluruz.
Not2 ** : Bu gelişmenin tek bir bilinmeyenden oluşmadığı tabi ki bir gerçektir. Bahsettiğim
“liyakat arayışı” etkenlerden sadece bir tanesi. Bu konu benim yaklaşık 40 yıldır kafamı
yorduğum bir konu. Bu konuda bir kitabı da büyük ölçüde yazdım. Kendimi yetkin
bulmadığım için yayınlamayı düşünmüyorum. Yeri geldikçe kitap taslağından bazı şeyleri
paylaşırım.
Not3***: Tarihte her yerde azınlık olarak yaşayabilmek için faydalı olmak gerekliliğini
öğrenen Yahudiler, “Liyakat”ın da “İtibar” karşısındaki patırtısız üstünlüğünü hasbelkader
büyük bedeller ödeyerek fark etmişlerdir. Antisemitizm, kendilerine karşı aşağılayıcı
tutumlar ve Avrupa’da yeniçağa kadar süren yasalar, onları ağızları ile kuş tutsalar bile asla
itibarlı olamayacakları bir konuma taşımıştı. Bir zaman sonra da Yahudiler bunu kısmen
aşabilmek için çocuklarını liyakat edinme yönünde eğitmeleri gerektiğini fark etmişler ve
yüzyıllar boyunca eğitime çok önem vermişlerdir. Üstelik bu eğitim çocukları
şekillendirmekten çok faydalı olmaya ve sorun çözmeye yönelik olmuştur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir