Dava Adamı

Kılıçdaroğlu imzası ile parti üyelerine yönelik bir afiş gördüm bugün. Sosyal medyada dolaşıyor. Galiba 2017 yılındaki bir konuşmadan alınmış, birkaç cümleden oluşuyor. Alt metni daha zengin, özü bence şu: Makam mevki peşinde üyeler değil partide dava adamı arıyorum, demiş. Aslında hem kişisel partisel bir özeleştiri hem de bireysel bir çığlık bu. Parti üyesi olmasam da, herkes gibi herkes kadar hakkım var sormaya: Davası ne olmalı vicdan sahibi bir insanın? Ülke sevdası, insan sevgisi, çocukların gençlerin geleceği, millete ümmete, insanlığa katkı? Öyle mi? Dürüstçe konuşacaksak, lafı dolandırmadan, kalmadı bunlar Kemal Abi, demek zorundayız. Aramakla bulunmuyor. Serada da yetişmiyor meret. Yeni dünyada, var olmayacağı dünya için zeytin ağacı diken yok artık. Tersine, yüz yıllık bin yıllık zeytinlikler değil sadece, asırlık ormanlarla, yer küre kuruldu kurulalı tertemiz kalmış sahiller de akla gelebilecek her değerli şey gibi bir avuç altın, birkaç oy ve kalıcı iktidar uğruna viran ediliyor bugün. Hem de devlet teşviki ve desteğiyle. Zaman ufku üç günlük ömründen ibaret, bütün kaygısı kendi çıkarıyla sınırlı bencil bir insan tipi yarattı bu dönem. Herkes sadece kendi günlük çıkarının peşinde, arzu ettiği her ne varsa onu hemen hak ettiğine inanıyor, öyle egoist bir varoluşun güdümünde gasp etmeyi çalmayı el koymayı doğal ve belki de saygın bir yaşama biçimi sanıyor. Modern ortaçağ ortamındayız, Ortadoğudayız üstelik. Yüz yıllık emeğe çabaya kana ve göz yaşına rağmen ülke hala orada. Cehalet baş tacı; hak hukuk, hakçalık eser miktarda, Erdem silindi sözlüklerden. Kimse ülkesini kayırmak, gelecek nesillere daha güzel bir yurt daha sağlıklı bir vatan hele dünya bırakmak derdinde değil artık. Devlet dediğin ise sağmal inek, etinden sütünden kılından yararlanmak, ne denli mümkünse o kadar sağmak ve hatta çalmak peşinde herkes. Bak baştaki adama, bak yandaşlarına yardakçılarına. Onca yanlışa melanete pisliğe karşın neden bunca yıl kaldı iktidarda, neden oy desteği hala yüzde otuzlardan aşağı zar zor iniyor. Sebebi, her şeyden önce insanın bozulmuş insan dokusunda aranmalı. Et kokar tuz basarsın tuz kokarsa çare ne, diye soran Urfa manisi, şimdi maniye uygun bir veya iki dize arıyor kendine. Demokrasinin bu en derin en karanlık çıkmazından dava adamı kıtlığında nasıl çıkılır ki düzlüğe, diye yakınan uyaklı dizeler olsun lütfen. Ve mani insanın bozulmuş olması ekseninde okunsun. Dava adamı yokluğu yerine kıtlığı diyorsam, iyimser olma modasına uymak için. Bedenlerin yalnızca tüketen ve üreten ruhsuz bir organ seviyesine düştüğü bambaşka bir ilkellik haliyle epeydir iç içeyiz. Ne halkını ne yarını düşünen hatta herhangi bir şeyi düşünme melekesinden nasipsiz, sadece şehvet ve şiddet güdüleri ile davranan ruhsuz bir insan tipi kanser gibi sarıyor her yanımızı. Herkes yine herkesin kurdu oldu, herkes yeniden herkese karşı.. İçindeki şeytan, herkese dışarıda şeytan aratıyor. Arayan, hele şeytansa aradığı, kolaylıkla buluyor.Şeytanlar kendi şeytanlarını yaratır oldu. Böyle bir ortamda bizim meselemiz Kemal Abi, ilk bakışta görünenden, ezberlerle öğrendiğimiz üçüncü beşinci derecedeki yine de çok vahim sorunlardan daha derinde ve çok daha büyük. Dedim ya, lamı cimi yok, modern ortaçağdayız ve üstelik Ortadoğu’da. Bir de sorunun postmodern yanı var, ona hiç girmeyelim, konuya dönelim: Kendinden başkasını düşünmeyi saflık güçsüzlük, terbiyesizliği yiğitlik, küfürbazlığı halk dili sayanların egemen olduğu bir toplumda dava adamı arıyoruz, bize bugünleri hazırlayan vizyon sahibi atalarımızın kahramanlığını, ülke esenliği yolunda gözünü kırpmadan can veren delikanlıların özverisini adanmışlığını özlüyoruz; hırsızlığın, dolabın dümenin cirit attığı bir dönemde ve hem de bugünkü çirkefliği yaratmakla kalmayıp onu iştahla destekleyen bir toplumsal yapının ve onun üstünde mantar gibi müptezel siyaset dünyasının içinde. Derdi tasası toplumuna katkı yapmak olan sizin gibi bir avuç insan belki hala var. Yolu Kilimanjaro dağlarının zirvesinde buza kesmiş karları ortasına düşmüşken kendini Akdeniz’in ılık ovalarında sanan ren geyiğine ya da leopara benziyorlar. Bütünü görememek mi desem, romantiklik mi? Bilmiyorum. Çölü cennet sanmak değilse, kıraç arazilere baktıkça her yeri vahayla dopdolu görmek gibi bir şey işte. Açıkçası algı bozukluğu. Ona eşlik eden duygu ve umut ise hakikaten çok saygıdeğer ama ne yazık ki gerçekçi değil. Kepekli undan baklava çıkmayacağını bildiği için elindekinin un değil kepek olduğunu görmekten kaçınan ustanın hali işte. Yani Sevgili Kemal Abi, başkan falan olursan bilesin. Sadece üyeleriniz değil, bu toplumun çok büyük çoğunluğu bırakın dava adamlığını görev adamlığından bile yıldızlar kadar çok uzaktır. Onların derdi gününü gün etmektir, günü çıkarmak, yani ekmek elden su gölden, taş atıp kolu yorulmadan güç kimdeyse ona yaslanarak çeşitli seviyelerde mümkün olduğunca keyif çatmaktır. Havada vurup tavada yemek derler bizim oralarda. Gelecek nesiller ilgilendirmez onları. Çığırdıkları hamaset şarkılarını her an değiştirmeye ise her zaman hazırdırlar. Dava dediğin sadece mahkemede olur onlar için, yalancı şahitle olmazsa torpille başka yöntemlerle kazanılır. Dava adamlığına soyunmuş az sayıda ve epeyce düzgün adamın çok ciddi bir yanılgısı daha var: Yurt ve insan sevgisinde, özveride, kendini ülkesini ve insanlığı kayırmada başkalarını da kendisi gibi sanmakta, iyi niyetlerinin cezasını hayal kırıklıkları ile yaşamaktalar. Daha kötüsü, yüce halkımız hakkında besledikleri pembe hayallerini bu sebeple gerçek diye görmekteler. Oysa halk aşığı diyebileceğimiz koca Nazım bile ‘ dili varmasa da’ ‘Akrep Gibisin’ kardeşim demeden edemez olur sonunda. O müthiş şiiri kendini dava veya görev adamı sanan sahte cengaverler de okusun diye aşağıya alacağım Kemal Abi. Son olarak diyeceğim o ki, bataklıkta gül bulursun da, dava adamı bulamazsın bizim buralarda. Ne memlekette, ne partide, ne kentte ne de köyde. Peki, iyimser bitirelim yazıyı: Akrep olmayanlar da var içimizde, sayıları hiç de az değil. Ama onlar da serçe gibi, kuzu gibi, midye gibi. Edilgen, yorgun, kafaları karışık, çelişkiler içinde, gözü toprakta çoğunun. Sahiden ve iyice pusulasını yitirmiş hasta bir toplum, nasıl tedavi eder kendi kendini diye sorup durmaktalar.
İşler çok zor Kemal Abi, dava adamı arar ve iktidara koşarken bilesin istedim.

….

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir