https://www.facebook.com/715987799/posts/10158476566557800/
Bu unutulmayacak fotoğraftaki protestocu kadının kimliği, içinde bulunduğu öfkeli grup,
resmin hangi tarihte, nerede çekildiği, protestonun kime karşı yapıldığı, hatta daha sonra ne
olduğu, vsr vsr inanın hiç önemli değil. Görüldüğü gibi fotoğrafta mücadele, itiş kakış, hırs,
tehlike, öfke, kararsızlık, bitkinlik, endişe var ama çok daha etkin, ilginç, olağanüstü olan
başka bir şey daha var. Protestocu kadın, o karışıklık içerisinde bir yandan polislerce itiliyor
öte yandan arkasındaki diğer protestocular tarafından sıkıştırılıyor ama o anda burnuna
dayatılan polis kalkanında yansıyan yüzündeki dudak boyasını yeterli bulmuyor,
çantasından binbir güçlükle çıkardığı rujunu sürüyor sonra da boyalı dudakları ile aynı
kalkanı öpüyor ve dudak izini çatışmanın ortasına bırakıyor.
Erkekler ! Biz böyle bir hınzırlığı asla düşünemeyiz…Aklımız ve hormonlarımız olsa olsa, bağırıp
çağırmaya, küfür etmeye, hatta polisin burnuna -hiç bir işe yaramayacak ve üstelik bize
muhtemelen pahalıya mal olup sadece kendimizin acı ile anımsayacağı- bir yumruk savurmaya erer.
Bu hareketimiz her şeyi daha da sertleştirip çığırından çıkarır, çirkinleştirir. Oysa rujlu dudaklarla
yapılmış bir öpücük izi çok daha güçlü, anlamlı, alaycı, etkin, zarif, kendinden emin, yumuşatıcı ve
kabul edelim ki olağanüstü güzel. Bir kozmetik firmasının kadınlara sloganı gibi “Lipstick speaks
louder than words” (Dudak boyası, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur)
Dudak boyası, kadın kadar eski olmalı…
Arkeolojik kazılarda,5000 yıl önce Ur şehrinde yaşamış Sümer kraliçesi Puabi’nin eşyaları arasında
dudak boyası bulundu. Demek ki 5000 yıl önce daha yazı yoktu ama bir başka iletişim aracı; yani
dudak boyası vardı. MÖ 1000 yılından bu yana Yunanlı, Çinli, Kızılderili, Afrikalı, hatta Avustralyalı
Aborjin kadınlar dudaklarını boyuyorlardı. Eski Yunan’da bir dönem yalnızca dünyanın en eski
mesleğini yapan kadınların dudaklarını boyamalarına izin – hatta kendilerini belirtmeleri için
sorumluluk- vardı. Daha sonra ortaçağda “dudak boyama” katolik kilisesi öğretilerine göre günah
hücresinde itiraf edilmesi gereken günahlardan kabul ediliyordu. Dudaklarını açıkça kiliseye karşın
boyayan Kraliçe 1. Elizabeth’den sonra yüzlerce yıl sadece asil kadınların -ya da “başka” asil
kadınların – dudak boyası kullanmaları hoş görüldü. Tarih böyle diyor…
Ama bu yazıda size dudak boyasının tarihini değil ifade gücünü ve büyüsünü anlatmak istiyorum.
Çünkü -bilhassa kırmızı- dudak boyası asla basit bir kozmetik olmadı halen de değil….
Daha 100 yıl önce; 1900 lü yılların başlarında batıda bile bir kadının sokağa dudak boyası sürüp
çıkması, saygısız, düşkün, ahlaksız, cinsel olarak saldırgan kabul edilirdi. O yıllarda dünyanın istisnasız her yerinde kadınlar ikinci sınıf vatandaş görülüyorlardı ve yalnız küçük bir kısmı oy hakkı
için bile zor bir mücadele veriyorlardı. 1912 yılında önce bu kadınlar arasında -sonra da nerede ise
pek çok New York’lu kadınlar arasında- fısıltı gazetesi çalıştı, kozmetik devi iş kadını Elizabeth
Arden’in da akıllıca teşviki sonucu binlerce kadın New York sokaklarında kırmızı dudak boyaları ile
dolaşmaya başladılar.
Söylemleri şuydu “Hey, benim bir erkeğe benzememi, erkek gibi düşünmemi, erkek değer yargılarını
kabul etmemi isteme hakkınız yok ! Hatta erkeklerin üstünlüğü safsatasına da isyan ediyorum.
Kadınlar üzerindeki baskıları ve kısıtlamaları reddediyorum. Ben siz görmezlikten gelseniz bile
dimdik olduğum gibi varım, bütün kadınlık içgüdülerimle özgürüm, kadınlığımla güçlüyüm ve sizin
anlayamayacağınız düşünme tarzım, her zaman güzelliği keşfeden sezgilerim, kadın ruhumla bu
ülkenin geleceği için seçme ve seçilme hakkına / yetisine sahibim”
Görüyor musunuz? Dudak boyası dediğiniz, bir araba laf ve tartışma yerine renkli, hoş, nokta
koyucu ve vurucu uluslararası bir manifesto işte, tarihte neden yasaklandığı anlaşılabiliyor…
O günden sonra bu eylem defalarca Güney ve Kuzey Amerika’da, Avrupa’da hatta uzak doğuda,
ırkçılığı, Vietnam savaşı gibi savaşları, pahallılığı, çevre kirliliğini, bağnaz yasaları, askeri darbeleri,
basın ve söz özgürlüğüne kısıntıyı, kadına ayrımcılığı protesto etmek için kürtaj hakkına, fırsat ve
ücret eşitliğine, barışa olan talebi dile getirmek için yapıldı. Son olarak hintli sinemacı Alankrita
Shrivastava 2017 yılında Afgan kadınları hakkında “Burkamın altında bile dudak boyam var !”
isminde bir film yaptı.
2. Dünya savaşı esnasında da protesto için dudak boyası ile büyük ve çarpıcı öpücük izleri verildi.
Hitler, bir röportajda kırmızı dudak boyasından nefret ettiğini, mükemmel ve iffetli bir Alman
kadınının asla dudak boyası sürmemesi gerektiğini söyledi. İtalya’da Mussolini de bunu destekledi.
Allah her devirde insanı demagog faşistlerin saplantılarından ve safsatalarından korusun !
Bu duyulunca önce müteffiklerin ülkelerinde Faşizm / Nazizm karşıtlığı gereği kadınlar kırmızı dudak
boyası sürmeye başladılar.Hitlerin ordularının işgal ettiği ülkelerde bile kadınlar – Önce İtalya’da
sonra hatta Almanya ve Avusturya’da erkekleri sinmiş muhalif kadınlar- sokaklarda canlı kırmızı
dudak boyası sürmeye başladılar. Dudak boyasının bu gücünü gören müttefikler onu epey kullandı.
ABD’de eşleri orduda olan kadınları savaş sanayiinde tank, kamyon, makineli tüfek fabrikalarında
çalışmaları için teşvik eden posterlerde “Rosie the riveter” (Perçinci Rozi) isimli bir sanal tip yaratıldı.
Perçinci Rozi, gazetelerde, mecmualarda, posterlerde bir erkek gibi pazısını sıkıyor, işçi tulumu
giyiyor, elinde tornavida ile geziyordu ama bir kadın gibi de dudaklarına cart kırmızı dudak boyası
sürüyordu.
Son olarak da gelelim, sosyal psikologların “The lipstick effect theory” (Dudak boyası etkisi kuramı)
dedikleri kurama.
Buz gibi bir havada, son derece kaygan bir zeminde yürüdüğümüzü düşünelim. Adımlarımızı küçük
ve dikkatli atarız, düşeceğimiz korkusuyla sıcak sıcak ceplerimizde bulunan ellerimizi çıkarır,
dengemizi bulmak için kollarımızı iki yana açar, sadece önümüze bakar ve başka birşey
düşünmeden dikkatimizi önümüzdeki yolumuza veririz. İşte ekonomik kriz dönemlerinde de yaşam
yolunda hepimiz aynı bu şekilde yürürüz. Yazıyı uzatmak istemiyorum, benim yaşımda olup defalarca ekonomik kriz görmüş olanlar sembolleri anlar. İnsanların servetleri, işleri, gelirleri olsa
bile krizlerde harcamalarını kısarlar. Silahlarına – yani sıkı sıkı tutabildikleri paralarına- gözleri gibi
bakarlar. Her şeyin, hatta ekmeğin satışı bile düşer. İki şey hariç;
1929 krizinden bu yana bütün ekonomik krizlerde dudak boyası ve film satışları tavana vurur. Ne
ilginç değil mi?
Film satışlarının artmasını anlamak mümkün; insanlar kısa bir süre için bile olsa kriz ortamından
kaçıp, yaşamlarından farklı bir dünyanın içinde kaybolmak isterler. Peki neden dudak boyası
satışları patlar? İşte bu sorunun çeşitli disiplinlerce verilen yanıtları o kadar çok ve ilginç ki
şaşarsınız…
Sonuçta dudak boyası, basit bir kozmetik olmanın ötesindedir. Kabul edelim ki kadını, herkesin
gözünde öne çıkarır ve kullanan kadın da bunu bilir, ister ve kullanınca kendini güvende, güçlü,
kadın hisseder.
Peki kadın böyle hissedince ne olur bilir misiniz? Küçücük, basit, beklenilmeyen bir hareketle bütün
ortamı değiştirir. Çünkü kadın, yaşamı yaratır, ne pahasına olursa olsun sürdürür ve muhakkak
süsler.
——————–
(Besalah)
Not1; Yukarıdaki fotoğraf 5 Mayıs 2015 tarihinde Üsküp’de Reuters haber ajansı fotoğrafçısı Ognen
Teofilvoski tarafından tesadüfen çekilmiştir. Fotoğraftaki kadın, Helsinki insan hakları forumundan
Jasmina Golubovska’dır ve daha önce protesto gösterilerinde yaralanıp ölen 22 yaşındaki bir gencin
ölümünü hasıraltı eden hükümeti protesto etmekte idi. Daha sonra bir röportajda o anları şöyle
anlattı “İki saat boyunca itişip duruyorduk. Önce önümdeki polise kendi babamın da emniyetçi
olduğunu ve işinin ne kadar zor olduğunu bildiğimi söyledim, suratı yumuşadı. Hemen dudaklarımı
boyadım ve kalkanı öptüm. Yanındaki diğer polislere çaktırmadan bıyık altından gülüyordu.


