DÖRT OTUZ MATİNESİ
Ben İstanbul’a üniversitede okumaya geldiğimde, İstanbul bir buçuk milyon bile değildi. ( 1953 )
Zorlayıcı bir kural yoktu ama, Beyoğlu’nda sakallı, kravatsız dolaşılmazdı; üstü başı dökülenleri
ayıplarlardı. Taşralılar, kısa zamanda İstanbullular gibi konuşmaya, giyinmeye davranmaya özen
gösterirlerdi. İstanbullu kentine sahip çıkardı. Bunu her yerde çekinmeden gösterirlerdi.
Özetle İstanbul, taşralı üniversiteliler için ayrı bir okul idi. Ve biz bu okulu severdik. 2. Büyük Savaş’ın
yoksullukla-rının yerini bolluk, bereket almaya başlamıştı. Öğrenci bütçemizle ( Ben ayda 125 lira
burs alırdım. ) İstanbul’un en pahalı gazinosu Taksim Kristal’de 10-15 lira arasında biranızı içer, Saz
Heyeti’ ni dinler, ünlü şarkıcıları alkışlar ve de en önemlisi, seyrine doyum olmayan dansöz Nana’yı
iki metreden izlerdiniz. Saz heyetleri mi ? O günleri yaşayanlar iyi bilirler; bence as solistlere sıra
gelmeden başlayan saz heyetlerinin fasılları, nota bilmeyen kimseler için müzik kulağı yetiştiren
birer okuldu. Tepebaşı Gazinosu’ nda keman sesli Sabite Tur’u, Perihan Altındağ’ı, yeni yeni parlayan
Zeki Müren’i dinlerdiniz. ( Ki bazen bu şarkıcılara, büyük bestekâr Selahattin Pınar eşlik eder, onlarla
birlikte şarkılarını söylerdi. ) Küçük Çiftlik Parkı’nda Hamiyet Yüceses, mikrofonu bırakır, ışıkları
söndürtür, müthiş güçlü sesiyle MAKBER şarkısını okurdu.
Benim ilk iki yılım Tarlabaşı’nda bir pansiyonda geçti. Ve beş yıllık Teknik Üniversite’yi ( İTÜ ) ancak
yedi yılda bitirdim. Keşke on yılda bitirseydim… Nedeni Tarlabaşı … Çünkü Tarlabaşı, İstanbul’un
eğlence dünyasının günahını çeken sihirli, şiirli bir semt idi. Züğürt ama onurlu, kişilikli, şiirli
insanların yanında, barların, sazların, fuhşun ezdiği, posasını çıkarıp attığı, çaresiz insanların
duyulmayan ezgileri içinde, kendi kurallarını kendi koyan ve de yıkan bir büyük olgu Tarlabaşı … Çok
dilli, çok dinli ve de dinsiz, adsız bırakılmış, toplum dışına atılmış, unutulmuş ya da göklenmiş
insanlar … O göklenen insanların zaman içinde hiçleşmesi, yürek burkan tragedyaları … 6 – 7 Eylül
Olayları, Rumların göçü … Cahide Sonku gibi tiyatroların güzeller güzeli Cahide’ si ve onun insanı
ağlatacak sonu … Şair, aktör, film yapımcısı Orhon Murat Arıburnu’nun parasızlık içinde geçen son
yılları … Bir Hataylılar gecesinde kadeh tokuşturduğum Arıburnu … Dansöz Ayşegül Nana’ nın
İtalya’da sonlanan acıklı öyküsü … Eğer Tarlabaşı’ nın romanı ya da romanları yazılmazsa, ben
İstanbul romanının yazıldığını söyleyemem. Türk romanı eksik kalır bence.
Teknik Üniversite yıllarımda, İstanbul’da iki önemli edebiyat dergisi vardı. Yaşar Nabi Nayır’ ın
VARLIK Dergisi ile, Hüsamettin Bozok’ un YEDİTEPE Dergisi … Varlık’ ı izlemeyen şairlerle dalga
geçilirdi. Bu iki dergi arasındaki önemli fark, Varlık’ın biraz gelenekçi olması, Yeditepe’nin ise
gözünün tuttuğu gençlere, yenilikçilere yer vermesi idi. İlhan Berk, Arif Damar, Edip Cansever daha
çok Yeditepe’de görünürlerdi.1967 – 68 li yıllarda benim de şiirlerim yayımlandı orada. (Sabahattin
Topaloğlu adıyla ) Başka edebiyat dergileri de vardı doğal olarak. Ancak 1955 lerden sonra önemli
gazetelerde, 15 günde bir edebiyat sayfaları yer almaya başladı. Anımsadığım kadar, Dünya,
Cumhuriyet, Vatan, Tercüman … gazeteleri başı çekiyordu. Bu bir gereksinim sonucu idi sanırım.
Bence edebiyat tarihçilerinin bunu incelemesi gerekir. Edebiyat sayfalarında, şiirin yanında küçük öyküler, eleştiriler, sanat haberleri yer alırdı. O dönemin ünlü edebiyatçıları bu sayfaları, bir yarış
havasında, ancak edebiyat sevgisi içinde yönetirlerdi. 1958 yılında, Ayhan Hünalp’ın yönetimindeki
Tercüman Sanat Sayfası’nda iki şiirim yayımlandı. Melih Cevdet Anday resmi olmasa da bu
çalışmanın başındaydı. O dönemde Tercüman gazetesi’nde köşesi vardı; sürekli yazardı. Odaları
Peyami Safa ile yan yana idi. Sonra Melih Cevdet beni görmek istemiş, gittim görüştüm. Garipçilerin
Şair Anday’ı birilerini övecek yapıda bir kişi değildi. Hele benim gibi bir üniversite öğrencisini. Ama
beni yüreklendirici sözler söyledi. Sanat sayfasında Topaloğlu soyadıyla yayımlanan ve Melih
Cevdet’in ilgisini çeken iki şiirimden biri olan, “ BAŞKA “ adlı şiirimi ilk kitabım Akdeniz Delisi’ nde (
1988 / S: 7 ) onun adına sunmuştum.
İstanbul Teknik Üniversitesi’ nin bir Sanat Kulübü vardı. Başkanımız şiir yanında, mizah öyküleri
yazan Özdilek Erdem idi. Sanata gönülden bağlı biriydi. Kişisel çabası ile DİYELİM adlı bir edebiyat
dergisi çıkardı bir süre. Kaç sayı çıktı, anımsayamıyorum şimdi. Benim de bir şiirim o dergilerden
birinde yayımlanmıştı. Sanat Kulübü, zamanının ünlü kişilerini davet ederdi. Onların konuşmalarını
dinler, sorular sorardık. Aklımda kalan birkaç adı vermek isterim. Sigarası dudaklarına yapışmış gibi
duran Reşat Nuri Güntekin… Ülkemizde romanı sevdiren bu adam, biraz mahcup, utangaç gelmişti
bana. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu yazarı Peyami Safa… Sanki güneşte kurutulmuş, kadidi çıkmış bir
insan görünümünde idi. Konuşurken, bu ufak tefek insanın nasıl büyüdüğünü onda gördüm. Yaşar
Nabi Nayır … Edebiyatımıza ve şiirimize emeği yadsınamayacak derecede olan bu dergicimiz, biraz
fazla ciddi duruşlu idi. Sait Faik ile ilgili öykü pazarlığı, bana çok ilginç geldiği için bir yerde
yazmıştım. Çok şık giyimli gazeteci Bedii Faik … Bedii Faik Dünya gazetesinin
fıkra yazarı idi. Falih Rıfkı Atayla birlikte Demokrat Parti’nin en amansız karşıtları idiler. Bedii Faik’in
unutamadığım bir fıkrasını burada sizinle paylaşmak istiyorum:
Adamın biri sokakta Demokrasi ile karşılaşır. Şaşkınlık içinde sorar : Yahu, sen ne arıyorsun
buralarda ? Demokrasinin yanıtı şu:
Efendim ben turistim …
Aradan elli yıldan çok geçti; ama fıkranın geçerliliği sürüyor. Ve Demokrasi ülkemizde hâlâ turist …
Ya favori şairim Attila İlhan … Kırmızı uzun kaşkolu, balıkçı yaka kazağı ile Attila İlhan …Hep kızlı
erkekli avenesi ile gördüm onu. Fiyakalı gelir, fiyakalı giderdi.
Ve baş müzisyenlerimiz de Ayten Alpman – İlhan Gençer ikilisi idi. 15 günde bir cumartesileri
öğleden sonra onların konseri olurdu.
Yazımı bitirmeden Beyoğlu’ndan bir iki resim vermek isterim. O yıllarda bir sinema kültürü vardı.
Tiyatro yanında sinemalar da önemli bir eğlence odağı idi. Öğleden sonra Beyoğlu’nda dolaşırken,
artistlerle, aktörlerle burun buruna gelirdiniz. Selam verdiğinizde, ya da gülümsedi- ğinizde onlar da
karşılık verirlerdi. Muzaffer Tema ile yan yana gezen güzel artist – dansöz Leyla Sayar’ı tertemiz
giysiler içinde izlerdiniz. O yıllarda Yeni Melek sineması yeni açılmıştı. 16.30 matineleri ( Biz dört otuz
matinesi derdik ) ayrıcalıklı bir eğlence idi. Bir gün aynı sırada sesi ve güzelliği ile Taş Bebek diye
ünlenen Gönül Yazar’ı, erkek arkadaşı ile görünce şaşırmamıştım; olağan gelmişti bana. Şimdiki
Beyoğlu’ nu düşündükçe, o yıllar için, Beyoğlu’nun yitik yılları diyeceğim …
Sabahattin YALKIN
Mayıs 2010 / Feneryolu – İstanbul


