Alışkanlık

Tek kanatlı bir kuşsun, sevda yoksa yüreğinde
ALIŞKANLIK

Asansörden altıncı katta çıkıp karşısındaki dairenin ziline dokunduğunda bir Hint ezgisi ile açıldı kapı. İnce gözlüklü, beyaz önlüklü bir kadın içeriye aldı onu, masasının başına geçerken gözlüğünün üstünden bakarak sordu:
-İlk gelişiniz, değil mi?
Cevap beklerken duvardaki saatteydi gözü, iki eli bilgisayarın tuşlarında gezindi ve yeniden sordu. Adam başıyla yanıtladı: ‘Evet.’
-Hemen buyrun, sizi bekliyorlar!

Uzunca bir koridorda kadın önde Adam arkada yürüdüler. Kadın ceviz kaplamalı bir kapıdan girdiğinde, geniş bir oval odada yapayalnız buldu kendini Adam. İki pencereden birinin pervazında irili ufaklı bir düzine kadar mum yanıyordu.

Oraya doğru yürüdü, pencerenin iki yanında asılı gergefteki ipek halıları ve sedef çerçeveli uzak-doğu minyatürlerinin önünde durdu. Yaklaşıp halıların desenlerine baktığı sırada odanın köşesinden gelen bir ses duyunca döndü. Koyu bir gölgeydi, yaklaştıkça gülümseyen bir yüze, lacivert takım elbisesi, beyaz gömleği, erguvani papyonu ile kır saçlı bir beyefendiye dönüştü.

Adam’ın elini sıktı, palmiye ağacının önündeki koltuğu gösterirken:
-Ziyaretiniz için teşekkürler, dedi.
-Asıl ben teşekkür ederim. Onca uğraşınız arasında zaman ayırdığınız için…
-Hiç önemi yok, yeter ki yardımcı olayım, diyerek oturdu ve Adam’a dikkatle baktı.

Beş çayına yirmi beş kala gelen bu adam, duruşuna oturuşuna bakılırsa devasız dertlere düşmüş birine benzemiyordu. Parlak gözleri, yanık teni, makul görünen boy-kilo oranı sağlıklı biri olduğunu gösteriyordu. Gerçi, ilk izlenimler çokça yanıltıcı olurdu. Masadan bilgi formunu aldı, bakmayı sürdürürken:
-Özel bir nedenle geldiğinizi söylemişsiniz, dedi sorar gibi.
-Evet, özel bir nedenle.
Formu masaya bıraktıktan sonra Adam’a baktı gülümseyerek ve bekledi.
-Hazırlıklı geldim aslında dedi Adam, yine de nereden başlasam bilmiyorum.
-Anlıyorum, her zaman zordur başlamak. Sorun değil. Hiç acelemiz yok zaten. Madde bağımlısı bir dostum görüşmesini yarına erteledi az önce. Ne zaman hazırsanız, o zaman başlarız.
Başıyla palmiyenin altındaki divanı gösterdi.
-Şöyle de geçebilirsiniz, uzanırsınız, en azından ayaklarımızı uzatıp daha rahat edersiniz.
-Ben burada da gayet iyiyim. Nedense, nerden başlayacağımı bilemedim. O kadar.
-Aklınıza ilk gelen her neyse ordan başlayın, nasılsa gene başa döneriz er geç. Bana kalırsa, baştan anlatın siz.
-İki yıl kadar önceydi sanırım, üniversitede vereceğim üç haftalık bir seminere hazırlanıyordum.
-Hocasınız, öyle mi? Meslektaş sayılırız o zaman.
-Hayır, hayır. Ne hocayım, ne akademisyen. Doktorlukla da ilgim yok. Psikoloji ise yoğanlaştığım bir alan. Kişisel gelişim seminerleri veririm. İnsanlardan, kitaplardan, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi anlatırım.
-Yine de bir mesleğiniz vardır, değil mi?
-Aslında mühendisim ben. Yani makina mühendisliği okudum. Mühendislik yapmaya ise fırsatım olmadı. Okuldayken kişisel, toplumsal gelişme konuları çok çekerdi ilgimi. Ders kitaplarımdan çok onlara daldım. Bir-iki seminer, birkaç sunum derken, o ilgi derinleşerek sürdü gitti. Hayatımı kavradı, giderek tüm hayatımı kavradı.
-Çok ilginç. Mühendisler her şeyi yapar oldular zaten. Banka müdürü bir dostum var. Elektrik mühendisliği okumuş. Yakında, büyük bir bankanın bölge müdürü olacak. Bestekar doktorlar da çok. Topoğraflıkla başlayıp uzay uzmanı olarak şöhret olan birini yazdı geçenlerde gazeteler.
-Meslekler, uzmanlıklar arası geçişler artık çok hızlı. Çünkü bilgiye ulaşmak giderek kolaylaştı. Bu güzel bir şey aslında. Neyse. O seminere hazırlanırken ‘insan alışkanlıklarının kölesidir,’ diye bir söze rastladım.
-Haa.. David Hume demişti bunu. Sonra?
-Çok çok çarpıcı hatta uyarıcı geldi bana. Hayatımın dönüm noktası desem yeridir. Çünkü üniversitenin daha ilk yılında alışkanlıkları sorgulamaya başlamıştım. Alışkanlıklarımız iradeyi zayıflatıyordu, bunu daha o zaman fark etmiştim. Onların kölesi olduğumuz fikri ise aklıma hiç gelmemişti. O seminerde, o fikre odaklandım. Sonraki üç grupla da benzer çalışmalar yaptık. Her grupta, birkaç katılımcı alışkanlıklarından vaz geçme programı başlattı hemen. Bir sene sonra da ben alışkanlıklarımı gözden geçirmeye karar verdim.
-Gayet iyi anlıyorum. Aklınızda tam olarak ne vardı bu süreci başlatırken?
-İrademi güçlendirmek. Amacım buydu ilkin. Alışkanlıklar iradeyi zayıflatmakla kalmıyor, bağımlılık da yapıyor. Bağımlılık deyip geçemeyiz, eninde sonunda özgürlüğünüzü sınırlıyor. Düşünüp tartıştıkça, büyük resmi görmeye başlıyor insan.
-Büyük resim derken?
-Büyük resimden kastım şu. Düşünceden eyleme, eylemden alışkanlığa, alışkanlıktan kişiliğe, kişilikten kimliğe çıkıyor her şey. En büyük resim o. Kimliğimiz.
-Anladığım kadarı ile bizi düşüncelerimiz oluşturur, diyorsunuz.
Başını iki yana sallayarak, ellerini ayna ansa yana açarak güldü Adam.
-Hayır, izninizle ben alışkanlıklar diyorum. Düşünceleri de onlar oluşturuyor. Yani üzerinde düşünmeden yineleyip durduğumuz eylemlerimiz. Yani belki her şeyin değil, ama yığınla şeyin hem başlangıcı, hem de sonu alışkanlıklarımız.
-Peki, az önce büyük resimden söz ederken kimlik dediniz. Tam olarak hangi kimlik?
-İnsan olmak. Yani insan kimliği… En üst kimlik o, sizce de öyle değil mi?
-İtiraf edeyim: Bu çizgide düşünme fırsatım olmadı benim. Ama sanırım haklısınız. Lütfen anlatmaya devam edin. Merak ettim. O sözden sonra alışkanlıklarınızı gözden geçirmeye karar verdiniz. Alışkanlıkların bağımlılık yaptığını daha iyi fark ettiniz, onların kimliğinizi belirlediğinizi düşünerek ..
-Demeye çalıştığım şuydu: Beni buraya getiren süreç o sözden sonra alışkanlıklarımı gözden geçirmeye karar vermemle başladı.
-İlginç ve çok da güzel. Sonraki süreçte neler oldu?
-Bu yola çıkarken şu gerçeği açıkça görüyordum: insan kendi nefsini terbiye etmedikçe ne irade var, ne özgürlük. Ne de, gerçek manada insan olmak mümkün. Yani, alışkanlıklarımıza bu kadar bağımlı iken insanın kendi kimliğini özgürce oluşturması imkansız. Öyleyse, alışkanlıklarımdan kurtulmalıydım.
-Alışkanlıklar anahtarı yitirilmiş kelepçeye benzetirler, mutlaka bilirsiniz. Onları açacak anahtarı bulmak kolay olmamıştır, sanırım.
-Aynen öyle Doktor. Ama ısrarla arayan, er geç buluyor.
-Buldum, diyorsunuz. Öyle mi? Nasıl yaptınız? Anlatsanıza.
-Kolay olmadı, anahtarı buldum desem burda olmazdım.
-Bitlikte arayalım anahtarı mı diyeceksiniz?
-Onu da demiyorum, herkesin kendi anahtarını kendi bulması gerek bence. Yardım istemeye geldim sizden, anahtar değil.
-Bunu duyduğuma sevindim, meslektaşım gibi konuşmanız da hoşuma gidiyor.
-Nezaketen söylediğinizi sanıyorum bunu, doktor. İzin verirseniz, baştan sona süreci anlatayım. Kolaydan başlamak uygun olurdu. Öyle yaptım. Önce sabah kahvelerinden, akşamları içtiğim bir kadeh kırmızı şaraptan kurtuldum. Kırmızı etin, beyaz etin ardından hayvansal gıdaları, bu arada şekeri, tuzu, baharatı kestim.
-Çok etkileyici, demek ki iradeniz güçlü..
-İşte bundan hiç emin değilim artık Doktor.
-Ama neden? Yığınla alışkanlığınızdan kurutulmuşsunuz.
-Dopru, çok doğru. Ama yermiyor. Sadece yiyecekler, içecekler değildi sorun. Keyif almadığım insanlarla zaman veya mekan paylaşmak da alışkanlıktı, kurtuldum. Belirli zamanlarda, belirli bir süre uyumak alışkanlıktı. Zaman aldı, uykuma yeni bir düzen vermeyi de başardım. Ama..
-Olağanüstü bir süreç yaşamışsınız. Zorlanmış olmalısınız, dedi Doktor.
-Doğru. Alıştığım şeyleri yemediğim, içmediğim yıllardır yaptığım şeyleri yapmadığım ilk birkaç haftada kendimi garip şekilde keyifsiz, güçsüz hissediyordum; başım ağrıyor, arada bir ellerim titriyordu, dikkatimi toplayamıyordum. Vücudum alıştığı şeyleri, alıştığı zamanlarda istiyordu, bense…
-Ona karşı direniyordunuz tabii.
-Tamamen öyle. Epeyce şımarmış vücudumu uslandırmaya çalışıyordum, diyelim; aslımda onunla savaşmam gerekiyordu. Vahşi bir hayvan gibi hep zorluyordu beni nefsim. Direniyordu bana. İlk bir-kaç haftalık uğraştan sonra, teslim oluyordu. Başardıkça güvenim artıyor, kendimi daha güçlü hissediyordum; birkaç gün aradan sonra başka bir alışkanlığa, yani nefsime sinmiş başka bir despotun zulmüne saldırıyordum.
-İnanılmaz bir çaba bu. Başlayalı ne kadar oldu?
-İki yıl kadar. Giderek kolaylaştı. Keşfettim ki mesele, beyninizin bedeninize bir hafta kadar söz geçirmesinden ibaret. Belki irade dediğimiz şey de bu ısrar ve kararlılık. O süreçte, efendi ve köle imajları kullanışlı geldi. Gücümü zinde tuttu. Egemenliğinden kurtulduğum her alışkanlık özgüvenimi arttırdı.
-Öyledir, başarı güven katar insana. Bu arada.. Onca uğraşa rağmen ve muhtemelen o sayede çok sağlıklı görünüyorsunuz.
-Turp gibiyim Doktor. Çok az uyuyorum, derin uyuyorum. Dikkatim yerinde. Yeni bir kitap yazmaya başladım, haftada üç gün, üç ayrı yerde seminer veriyorum. Her şey iyi gidiyor, gitmesine de..
-Yine de bir sorun var besbelli. Öyle anlıyorum.
-Evet, doktor. Gücüm tam olarak henüz yetmiyor kendime.
-Kurtulacağınız başka alışkanlıklar var, öyle mi?
-Evet, öyle. Bakın, sigarayı bıraktım. Gerçi onu bırakırken leblebiye alıştım, leblebiden kurtulayım derken sakız bela oldu başıma. Ama her gün bardaklarca su içerek ondan da kurtuldum.
-Bakın bu şahane olmuş.
-Beni zorlayan öbür alışkanlıklardan kurtulmam da şahane oldu. Mesela saat taşımaktan kurtuldum. O çok zordu, doğrusu.
-Saat taşımak? O bir alışkanlık, diyorsunuz?
-Herkes şaşırıyor sizin gibi. Bence kesinlikle öyle. Çoğumuz, bir alışkanlık diye görmez. Herkes takıyor diye. Oysa en yaman takıntımızdır bence zaman. Marstan gelen birinin herkesin bileğine taktığı şeyleri görünce ne diyeceğini bir düşünün.
-Ama saatin önemli işlevleri var gibi geliyor bana.
-İşlev deyince.. Saatin işlevi zamanı ölçmek, öyle mi? Peki, niye ölçüyoruz ki? Her şeyi ona göre ayarlıyoruz da ondan, değil mi? Önce kendimizi alıştırıyoruz, sonra onun kölesi oluyoruz. Bunun adına ise tuhaf bir saflıkla uygarlık diyoruz.
-Eleştirisel bakarsanız öyle de denebilir elbette.
-İste zaman dediğimiz despot var ya, en belalısı onunla uğraşmak oldu benim için. Uğraşırken uzun yıllar bileğimde taşıdığım saati kelepçe olarak gördüm, zaman zaman da boyunda tasma.
Gevrek bir kahkaha attı doktor. Adam devam etti.
-Yemin ederim işe yaradı. Şairin dediği gibi, o kadar içindeyiz ki zamanın ve o kadar içimizde ki zaman, onun dışından bakamaz onsuz yaşayamaz olmuşuz. Zamanın üstümüzdeki ağır baskısını bir düşünsenize…
-Anlıyorum sanırım. O kelepçeden de tasmadan da kurtuldunuz mu sonunda siz?
-Bütünüyle kurtulamadım daha. Bazı şeyleri belirli bir saatte yapmak zorundayım hala. Seminerler, buluşmalar, toplantılar. Şimdi size zamanın da, kendi yarattığımız zalim bir despot olduğunu söylesem, eminim ki birkaç seanslık terapiye ihtiyacım olduğunu düşünürsünüz.
-Hayır, hayır.. Olur mu öyle şey canım. Kaldı ki, önemli olan sizin düşünceniz. Peki ne oldu sonunda?
-Çok zor oldu ama saatle ve zamanla ciddi bir sorunum yok artık. Saat taşımıyorum, dostlarımla saat vererek sözleşmiyorum, çok gerektiğinde saati birilerine soruyorum. Ama bütün dünya gırtlağına kadar zaman batağına saplanmışken, benim zaman kelepçesinden hepten kurtulmaya çalışmamın gerekmediğini, derken kapı vurulduğunda dönüp kapıya baktı Adam.
Elinde gümüş tepsiyle, beyaz önlüklü beyaz gözlüklü kadın yaklaştı.
-Çok özür dilerim Doktor. Çay saatiniz…
Doktor çayı alırken gülümsedi.
-Ben her gün tam saat beşte limonlu bir çay içerim. Siz de arzu eder misiniz?
-Teşekkür ederim. Siz buyrun lütfen.
-İnsanlığın en büyük takıntısı, zamandan söz ediyordunuz. Devam edin, lütfen.
-O takıntıdan tamamen kurtulmak yerine uzlaşmak akıllıca olurdu. Öyle yaptım. Artık saat takmıyorum ama zamana kayıtsız kalmak konusunda kendimi şimdilik zorlamıyorum. Bir orta yol buldum.
Doktor çayını karıştırmayı bitirmiş yudumluyordu,
-Bu çok iyi bir fikir, dedi, Doktor, aldığı yudumdan sonra bardağı tabağına koyarken.
-Yoksa, alışkanlık bırakmak da bir süre sonra alışkanlık olur çıkar, diye devam etti. Uzlaşırsanız, sorun kalmaz.
-Haklısınız. Bir süre öyle geçsin bakalım.
Kısa bir sessizlik oldu, Doktor yeniden sordu:
-Size nasıl yardımcı olabileceğimi merak ediyorum. Söyler misiniz?
– Ger,ek şu ki, zaman denen despottan da ağır bir sorunum var benim Doktor.
-Öyle mi? Nedir o sorun, neyle ilgili?
-Benim cinsellikle başım dertte Doktor. Bir türlü alt edemiyorum onu.
-Neyi? Anlayamadım.
-Arzumu Doktor, yani cinsel arzu.
-Evet, şimdi anladım. Onu da bırakmak istiyorsunuz?
-Kesinlikle
Doktor etrafına bakındı, başını kaşıdı.
-Ama cinsellik biyolojik yapımızda var, dedi. Kimileri fıtrat diyor. Sizce de cinsellik içgüdüsel bir yanımız değil mi?
-Belki de öyledir. Nasıl adlandırırsak adlandıralım, cinsel arzu özünde ssın derece güçlü bir alışkanlık. Üstelik herkeste var. Bu yüzden en beter, en zalimce o güder bizi.
-Öyle mi diyorsunuz?
-Size öyle bakmak ters gelirse, anlarım. Nihayet alabildiğine aykırı bir şey söylüyorum. Ama bir düşünün Doktor. Ergenlikle birlikte o arzunun kölesi olmaz mıyız hepimiz? Onun güdümünde geçmez mi bütün ömrümüz? Yılın belli zamanlarında, mesela belirli mevsimlerde ve kısa bir süre için gütse bizi, sonra geçip gitse, hadi neyse! Gece-gündüz, yaz-kış üstümüzde hep onun baskısı. O arzuyu tatmin uğruna her gün verdiğimiz emeği, harcadığımız çabayı düşünün. Bir kısmını bile başka bir alana versek, dünya daha yaşanır ve daha güzel olurdu belki.
Doktor araya girip yine ‘anlıyorum’ diyecekti, bu kez vazgeçti.
-Cinselliği, nasıl desem, tümden mi bırakmak isterdiniz?
-Öyle vahşi bir arzudan bütünüyle kurtulmak isterim Doktor. Çok uğraştım, olmadı, olmuyor.
-Peki, o arzu neden bu kadar çok rahatsız ediyor sizi?
-Neden rahatsız etmesin ki Doktor. Onun beni gütmesinden nefret ediyorum. Arzu ettikçe kendimden utanır oldum. Onu yenemediğim her olaydan sonra kendimi ne denli kirlenmiş hissettiğimi anlatamam.
-Çok yorucu olmalı, zorlayıcı bir deneyim..
-Evet, çok yıprattı beni..
-Cinsel arzu için alışkanlık desek bile pek sıradan bir alışkanlık değil. Bunu görmeniz gerekiyor, dedi Doktor..
-Elbette öyle. Ayrıca o meretin hem biyolojik temeli var, hem de toplumsal bir yanı. İlişkiler… Sevgi.. Aşk.
-Evet, diye onayladı Doktor.
-Öyle bir arzu olmasa hayatımız nasıl değişirdi? İlişkiler evlilikler yine böyle mi olurdu? Süse, giyim kuşama, görünüşe bu kadar önem ve değer verir miydik? Daha bir yığın şey çok farklı olurdu sanırım. Hayat belki daha insanca, daha dürüstçe yaşanırdı.
-Dürüstlük bu konunun neresinde?
-Cinsel arzu olmayınca, cinsel açlık da olmazdı mesela. Onun uğruna yalanlar uydurulmaz, saldırganlıklar olmazdı.
-İhtiyaç olmayınca, sorun da kalmazdı tabii. Herhangi ahlaksal bir mesele de kalmazdı belki. Haklısınız ama..
-Ben kendi adıma o arzudan kurtulduğumda diyerek araya girdi Adam.
-O arzudan kurtulmak mı? Bu mu aklımızdaki?
-Evet, o arzudan kurtulduğumda daha tutarlı, daha huzurlu, hatta çok daha sevecen.. Daha iyi bir insan olacağımı düşünüyorum.
-Nereye varacağınızı görüyorum sanırım. Ama yine de garip bir durum var.
-Evet, size mantıklı gelmeyebilir. Gerçek olan şu: O arzu aslında açlık kadar acımasız bir şekilde güdüyor insanı. En kötüsü ise bence şu Doktor: O arzu var oldukça, birini gerçekten sevebilmek mümkün gelmiyor bana. Ancak sever görünmek her zaman mümkün. Dürüstçe olmayan işte bu, öyle değil mi Doktor?
-Sizi anlıyorum ama..
-Size itiraf edebilirim, diyerek devam etti Adam. Kendimi deli-divane âşık sandığım kaç kadın, ilk birliktelikten sonra gözümde tükeniverdi. İçimdeki alev birden söndü. Neden öyle oldu, dersiniz? Bence neden belli. Kendimizi aşık sandığımız zamanlar, içimize çöreklenen o arzu borusunu öyle sezdirmeden öttürüyor ki.. Tutsağı olduğumuzu fark edemiyoruz.
Bu kez de güldü Doktor.
-İnsanın kendini aldatma konusundaki uzmanlığının sınırı yoktur, dedi. Arzularımızla düşünürüz çoğu kez biz.
-Alışkanlıklarımızla… Arzular onun bir çeşidi elbette. Onlarla düşünür, onların güdümünde hissederiz. Duygularımız da o vahşi arzunun egemenliğindedir. Uzun sözün kısası, o arzunun pençesinden kurtulmadan ya hiç var olmuyor; ya da, layık olduğu gibi yaşanmıyor aşk.
Adam sustu, doktora baktı.
-Doğrusu, değişik bir bakış açısı bu, dedi suskunluktan sonra. Bir yönden bakınca haklı olabilirsiniz. Ama cinsel arzuya alışkanlık deyince.. Açıkçası, sizi dinlerken.. Nasıl desem? Aklımdan geçeni apaçık söyleyeyim mi ben? Siz aşkı fazlası ile idealize ediyorsunuz.
-Sadece aşkı mı Doktor? İnsanı, hayatı, doğayı.. Yaşayacaksak gerçekten önemsenecek bir şeyler olmalı, değil mi?
-Çoğu kişi sizin gibi her şeyin içini dışını kurcalamıyor Bayım. Öyle inceden inceye düşünmüyor. Geldiği gibi yaşıyor. Hele cinsellik ve aşk konusunda. Çoğalma güdüsü cinsel arzunun kaynağıdır, deriz. Arzular bize hayat enerjisi verir, tatmin edilince yaşama sevinci yaratır. Üstelik cinsel arzu, yığınla başka hazzın çabanın da yaratıcısıdır. Aşk da… Sanat da..
Derken durdu. Ne diyeceğini unutmuş gibi etrafına bakındı. Sonra güldü.
-Ama bunları duymak caydırmaz sizi kararınızdan, dedi.
-Özür dilerim, ama bu kez çok haklısınız Doktor.
-Tercih tabii ki sizin. Tamam da benim yapabileceğim ne var? Bir operasyon falan mı düşünüyorsunuz?
-Çok emin değilim. Ama neden olmasın? Böyle bir operasyonun başarı şansı nedir? Cinselliği düşünmekten kurtulur muyum?
-Bir fikrim yok. Erkeklik hormonu bir şekilde durdurulur, ama vücut nasıl tepki verir buna? Arzu etmeyince başka neler olur bedeninde ruh dünyanızda? Bunu kestiremiyorum. Böyle bir müdahale, bir alay başka müdahaleyi gerektirebilir. Uzmanlarla konuşmanız uygun olur.
-Konuştum. Onlar da sizinkine benzer şeyler söylediler.
-Ben şu kadarını iyi bilirim: Hayati zorunluluk yoksa, en küçük operasyondan bile kaçınmalı. Sahi, şimdi aklıma geldi. Zaman konusunda olduğu gibi cinsel arzuyla da uzlaşmayı düşündünüz mü hiç?
-Evet, düşünmekle kalmadım, uzunca bir süre denedim de. Ne yazık ki olmadı. Gücüm yetmedi. Cinsel arzu, zaman gibi evcil değil. Onun vahşi bir yanı var. Biri kediyse öbürü kaplan.
Doktor gülmeye başladı.
-O kaplana canını verecek milyonlar var bu kentte bayım.
-Olabilir. Bense kurtulmak istiyorum. Hem de tamamen. Zayıf anınızı bulunca kıskıvrak pençesine alıyor sizi çünkü. Bir evde kediyle yaşayabilirsiniz ama kaplanla? Başka bir tür beladır bu. Yani uzlaşmak hem imkânsız, hem gereksiz..
-Çok eminsiniz. Hatta ilk kez şimdi kızgın görüyorum sizi.
-Sanırım uzlaşmayı başaramadım diye öfkeliyim. Neden olmadı? O arzu vahşi bir canavar kadar güçlü çünkü. Gereksiz, cinsel arzu sosyal olmaktan ziyade biyolojik. Bu yüzden onun toplumsal yanı, zaman kadar ağırlıklı da değil. Doğrudan doğruya kendimle, bedenimle ilgili bir şey…
-Bu dedikleriniz gayet mantıklı. O zaman ne yapacaksınız?
-Denemek istediğim başka bir şey var Doktor.
-Hipnoz, akupunktur türünden bir şey mi?
-Hayır, hayır.
-Peki, ne var aklınızda?
-Anlatayım Doktor. Size neden geldiğimi de açıklamış olacağım.
-Ah, geleninizden beri en çok da onu merak ediyorum.
-Geçen ay Sultanahmet’te Hollandalı bir gezginle tanıştım. On yıl kadar önce bir dostundan duymuş: Hindistan’daki manastırlardan birinde yaşayanlar, arzularından birkaç ay içinde kurtuluyormuş. Nerede, hangi manastır? Sordum, bilmiyordu. Çok araştırdım, bulamadım. Hindistan’ın fahri konsolosu olduğunuza göre, siz bilirsiniz, diye düşündüm. O yüzden buradayım.
-O nedenle buradasınız, öyle mi? Şimdi anladıııım, diyerek derin bir nefes aldı, ardından çayını yudumladı.

***********
İki ay kadar sonra Yeni Delhi havaalanından şehre giden otobüsteydi Adam. Varanasi’ye gidecek, Himalayaların eteklerine serpilmiş yüzlerce manastırdan birinde alışkanlıklarını bırakmaya devam edecekti.
Hindistan’a karşı tutkulu bir merak beslemişti hep. Çok geniş bir ülkeydi. Dillerin, dinlerin, halkların o kadar çeşitli olması, yoksulluğun, varsıllığın en uçlarda iç içe yaşanması merakını canlı tutmuştu.
Okuduğu kitaplardan öğrenmişti: Muson yağmurları başladığında, bir gömleğe olan bile zengin sayılırdı; çünkü altına sığınacağı gömlek onun hayatını kurtarabilirdi. Sabahları çöplerle birlikte yağmurdan, yaşlılıktan, açlıktan sessizce ölmüş insanların cesetlerini de toplardı çöp kamyonları. Kimi zenginler, binlerce kişilik düğünlerde milyonlarca doları zevkle harcardı. İpek üzerine altın işlemeli gelinliklerle balayına çıkan talihli kadınların yanısıra, boyalı bir fistanla evlenip zifaf gecesinden hemen sonra hem damat tarafından pencereden atılarak hayatı bitirilenler de çoktu.
Cinsel iştahı arttırmak üst kastların erkekleri yemeklere sos niyetine altın tozu serperdi, ülkenin saray yavrusu konaklarında yaygın bir alışkanlıktı. Buna karşılık, yığınla lokantanın kapısında kuyruk olup bekleyen insanların günde bir kez karınlarını doyurmaktan başka alışkanlıkları yoktu. Kuyruğun başındaki fakir, hayırsever bir müşteriden çağrı almak için dışarıda sabırla beklerdi, sıra ona gelince önüne ne konursa yer, hayır sahibini şükürle selamlayıp dışarı çıkardı ve ertesi günkü öğün için sıranın sonuna geçerdi. Yoksul insanların arzuları kurumuş bir yaprak kadar uysal olurdu. Her gün bir kase lapa çorbası veya bir tabak safransız yağsız pilavla bile bastırılırdı açlıkları. Fazlaya tamahı, tatlıya iştahı yoktu. Keyfe ve zevke gerek duymazdı. Ama aynı fakir, arada bir Ganj’ın kutsal sularında yıkanıp arınmayı çok isterdi. Birçok fakirin en büyük hayali ise Varanaside küçük bir törenle yakılacak cesedinden kalacak küllerin Ganj’ın sularına karışmasıydı.
Henüz onlardan biri değildi Adam. Bir gün o noktaya da mutlaka ulaşacaktı. Onun bütün derdi, bulacağı bir manastırda cinsel arzusundan tamamen kurtulmaktı.
Her yanı dökülen Varanasi otobüsüne binmeden önceki iki günü Dehi’de geçirmişti. Şehir hayal ettiğinden kalabalık ve çok da hareketliydi. Kent merkezi devasa bir panayır yerine benziyordu. Derileri sarkmış sığırların geviş getirip keyif sürdüğü caddelerde, develerin, motosikletlerin, lüks arabaların, fatfatların, rikşaların, elle itilen meyve arabalarının, akla gelecek her şeyi satmaya çalışan ayakçıların, fizik kanunlarına meydan okuyarak otobüslerin çamurlukları dahil her yanına salkım saçak tutunan yolcuların, dilenen, dua eden, koşuşturan insanların telaşına eşlik eden tekdüze uğultunun arasından çıkan haykırışlarla bağırtıların yere göğü tuttuğu bir arı kovanıydı sanki.
Gördüğü onca şey arasında, onun zihninde en derin iz bırakan hava alanındaki maymuncu oldu. Gözleri fıldır fıldır dönen omuzundaki maymunu ile onu otobüse girerken farketmişti. Otobüsün kalkmasını koltuklarında beklemekte olan yorgunluktan uyuklayan turistlerin her biriyle alçak sesle ancak birkaç saniye konuştuktan sonra yanına geldiğinde omuzundaki maymunu göstererek sordu:
-Sadece bir dolara on dakikalık bir gösteriye ne dersiniz bayım?
Delhi’nin sıcağı insanın tenine yapışıyordu. Otobüs neredeyse tamamen dolmuştu, ancak şöför ortada yoktu. Yolculardan homurdananlar vardı. Bir maymuncuya, bir maymunun olağanüstü irilikteki gözlerine baktı Adam..
-Hayır, teşekkür ederim, dedi.
-Öyle fındık yemek, fıstık kırmak, şunun bunun taklidini yapmak gibi bir şeyse aklınıza gelen, yanıldığınızı söylemek zorundayım bayım. Hayal edemeyeceğiniz bir numara, kesinlikle reddetmeyin.
Adam maymunun numarasını düşündü. Ne olabilirdi ki? Merak etti, yine de başını iki yana salladı.
-Bayım, bu numaraya alışsın diye aylarca gece gündüz uğraştım ben. Sonunda hiçbir maymunun, hatta bahse girerim ki hiçbir hayvanın bilmediği bir beceri edindi, onu her istediğimde yapmaya alıştı sevgili Çitam. Öylece kazandığı alışkanlığı bir görün, hepsi bir dolarcık. Bir dolarlık merakınız yok mu sizin?
Alışkanlık kazanmak! Sihirli iki sözcüğü duyunca, karar verdi. ‘Tamam,’ dedi Adam.
Maymuncu keyifle güldü.
-Burada mı yapacak Çita numarasını?
-Hayır, burada kesinlikle olmaz, derken bir kez daha hayvanın sırtını sıvazladı, arada bir dönüp etrafına bakınıyordu.
-Burada olmaz beyim, diye tekrarladı. Ahlaksızlıktan içeri atarlar bizi aynasızlar. Ama isterseniz gözden ırak bir yerde, mesela tenha bir sokak arasında bile olur. Uygunsa, otelinizde odanızda. Oraya geleceksek, iki dolar da yol için alırım.
-Anlaştık, dedi Adam. Bu akşam güneş batarken, lobide beklerim. Otelinin adını önündeki kağıda yazarken durdu; bir maymuna bir maymuncuya bir kaç kere baktı.
-Daha iyi bir fikir geldi aklıma, dedi. Şimdi bir dolar vereyim sana, numaranın ne olduğunu söyle. Görmeyi istersem, otele gelirsin, o zaman iki dolar daha veririm. Değilse, bu iş burada biter.
-Anlaştık, dedi maymuncu, iştahla.
Doları pantolonunun iç cebine yerleştirirken gözleri parlıyordu. Adam’ın kulağına eğildi, birkaç sözcük fısıldadı, sonra da marifetine iltifat almak için yüzüne gururla baktı. Kaşlarını çatarak baktı ona ve sordu Adam:
-Neden gerekir ki bu? Böyle bir şey nasıl geldi ki aklına?
Maymuncunun gülüşü dondu.
-Hem o keyif alıyor, hem seyredenler bayım. Ben ikimiz için ekmek parası kazanıyorum. Kadın-erkek herkesin yaptığı bir şey. Çita neden yapmasın ki bayım? Ne zararı var ki bunun?
Adam maymuna baktı. Arzusundan kurtulmak için verdiği o kadar uğraştan sonra, belki ondan da öğreneceği bir şeyler olabilirdi.
-Görseniz, müthiş keyif alırsınız, diye araya girdi maymuncu. Nerdeyse kendinden geçiyor Çita. İşin sonundaki çığlıklarını duymalısınız! Ne kadar zevk aldığını gözünüzle görmeden inanamazsınız bayım! Bir keresinde bir doktorun evinde yapıyorduk gösteriyi. Birileri boğazlanıyor sanmışlar da polis çağıracak olmuş komşular. Anlatmak yetmez, görmelisiniz bayım; unutamayacağınız bir deneyim olacak bu! Adresi yazar mısınız benim için bayım?
-Emin değilim, diye yanıtladı Adam. Merak ettim. Gösteriyi nasıl başlatıyorsun?
-Çok basit, çok kolay. Meslek sırrı sayılmaz. Karşısına birkaç dişi maymun resmi koyuyorum, ensesini okşuyorum biraz, poposuna bir şaplak indirince.. Birkaç saniyede baştan çıkıyor Çita. Gerisini kendisi yapıyor.
Adam gülüyordu.
-Benim için otelinizin adresini yazacak mısınız bayım?
Kalemi cebine koyarken kâğıdı avucunda buruşturdu Adam.
-Size teşekkür ederim. Bundan fazlası gerekmiyor benim için.
……
Otobüs uzun bir gecikmeden sonra kalktı, yorucu bir yolculuktan sonra otele akşama doğru indiğinde bitkindi Adam Erken yattı. Çok güzel uyudu, erken kalktı. Hafif bir kahvaltıdan sonra çıktı. Çok sürmedi, şehrin son derece kalabalık meydanlarından birindeydi. Cambazların, hokkabazların, palyaçoların, yılan ve ayı oynatıcılarının, aydan, güneşten, yıldızlardan haber veren, dileyen herkesin geleceğini burçlarından, avuçlarından okuyabildiğini söyleyen falcıların, kötü ruhlarla, öldüren alışkanlıklarla bir günde başa çıktığını iddia eden sözüm ona sihircilerle büyücülerin arasında gün boyu dolaştı durdu.
Akşama doğru, meydanın bir köşesinde yaşlı bir fakirin gösterisini izledi ve manastır günlerinde sıkça anımsadı. Bir deri, bir kemikten ibaretti fakir. Mermer bir duvarın önünde sırtüstü uzanıp da hızla uyku haline geçince, bedeni yerden kesilip yavaş yavaş yükseliyordu. Bir adam boyu kadar yükseldikten sonra, havada hareketsiz duruyor, sonra tıpkı yükseldiği gibi yavaş yavaş yere iniyordu.
Büyük bir hayretle seyretti fakiri Adam, ‘beynin bedene karşı egemenliğinin en üst aşaması,’ diye düşündü. Gösteriyi iki kez daha izledikten sonra koşarak yaklaştı fakire, kutladı, bir onluk uzattı. Parayı kapar gibi aldı, iki elini göğsünde bağlayarak teşekkür etti. Sorularına aldırmadan, yeni bir gösteri için gidip yere uzandı. Nedense konuşmuyordu. Belki hem sağır, hem dilsizdi. Onu başka bir gün de görmeye gelmeli, mutlaka konuşmalı diye düşündü. Ertesi gün gitti, meydanın her yanını, her köşesini aradı, bulamadı.
Bir sabah, bütün ağırlıklarını ardında bırakarak dağ yoluna çıkıp yürümeye başladı. Ayağında kısa bir keten pantolon, başında hasır şapka, üstünde ince bir gömlek, sırtında küçük bir çanta vardı. Önüne çıkan her manastırın kapısını çaldı, her tapınağa uğradı. Gece gündüz yürüdü. Hindistan’a gelişinin yirmi birinci gününde kapısının üzerinde bir demet kuru buğday başağı asılmış küçük bir manastırın önüne gediğinde, aradığını bulmuştu. İnce gözlüklü, beyaz önlüklü, yüzü kırışıklıklarla dolu güleç bir kadın, o daha vurmadan açtı kapıyı. Hiçbir şey sormadı, içeri aldı. Eski bir ahşap masanın altındaki raflardan ince bir şilte çıkardı. Elinden tuttu, uzun bir dehlizden geçirdi. Geniş bir odaya girdiklerinde en karanlık köşeye götürdü. Yere serdi şilteyi, bir şey söylemeye gerek kalmadan oturdu Adam. Gözleri karanlığa alışınca, önce etrafına sonra tavana baktı. Göremedi. Karanlıktı. Birkaç pencerenin pervazında yanan kandilleri fark etti sonra, mekanı incecik alevleriyle kandiller aydınlatıyordu.
Manastırın diğer sakinlerini çok sonra fark etti. Birer kara gölge gibiydiler. Kimi duvara yaslanmış, kimi öne bükülmüş, kimi de başını kaldırmış tavana veya tavanın ötesine bakar gibiydi. Her biri ötekinden uzaktaydı, herkes iyice loş mekanda kıpırdamadan oturuyordu.
Manastır hayatının aynı mekânda, başkalarının arasında tek başına oturup günlerce kendine odaklanmak olacağını, arzularından arınmanın anahtarını ancak böyle bulacağını sezmesi çok zaman almadı. Büyük usta ile günler sonra buluştuğunda sohbetleri hal diliyle oldu. O büyük ustanın gözlerine bakarken, büyük usta önce onun sol, sonra sağ elini iki avucu arasına aldı, dakikalarca ovaladı. Sonraki buluşmaları da öyle oldu. İkisi de gözlerini kapamış olarak, karşı karşıya, öylece dururlardı. Büyük ustanın ne gelişini hissederdi, ne de kalkıp gidişini.
Günler geceler boyunca beynine yüreğine yoğunlaşmak, dilediği her an ellerini büyük ustanın avuçlarında hissetmek, huzurun doruğuna ulaşması ve günlerce orada kalması için yeterliydi. Kargaşanın tedirginlikleriyle dolu, yığınla berbat alışkanlığın kölesi olarak yaşadığı anlamsız hayatı tümüyle ardında bırakmıştı. Bütün dünyası, artık her güzelliğin her dinginliğin ötesindeki bu manastırdı.
Herkesin herkesi kendi özü gibi sevdiği, ancak kimsenin kimse için var olmadığı o yer yüzü cennetinde her gün tan yeri ağarırken birlikte dışarı çıkarlar, Ganj’a akan derede yıkanırlardı. Kurulanmaları gerekmezdi. Bahçede çiçekleri sebzeleri sular, ayrık otlarını alır, tarhların bakımını yaparlardı, arada sadece birkaç söz ederlerdi. Sonra yeniden içeri girer, kıpırdamadan tam bir dinginlikle mekanda oturur loşluktaki sonsuzluğun huzurunu duyarlardı.

Gün batarken de bahçeye çıkarlardı. Orada topladıkları sebzeleri derenin kıyısında, hava kararırken birlikte şarkılar söyleyerek yerlerdi. Karanlık iyice bastırınca her biri kendi kandilini yakar, kurutulmuş bal kabağı kabuklarının içinde yanar halde dereye bırakırlardı. Suyun üstünde onlarca kandil, kutsal Ganja doğru uzaklaşırken, herkes gözlerini ayırmadan kendi kandilinin ışığını gözden kayboluncaya kadar ve ibadet eder gibi izlerdi.
Dört ay böyle yaşadı Adam.
Evet, arzularından nihayet kurtuluyordu.
Dokuzuncu ayın başında, her akşam azıcık da olsa bir şeyler yemenin aslında gereksizliğini düşündü. Her gün biraz daha az yiyerek bedenine karşı kazanmış olduğu bir dizi zaferi pekiştirip taçlandırmayı hayal ettiği o sabah, Maja vardı yanında. Ona dikkatle baktığı anda, sarsıcı bir gerçeğin farkına vardı: Maja’ya çok alışmıştı.
Haftalardır, dışarıya her çıktığında, onunla sohbet ediyordu. Yıkanırken, çiçekleri, sebzeleri sularken, tarhların dibindeki otları toplarken, derede süzülerek uzaklaşan kandilini cezbeye kapılmış gibi izlerken de ona bakarken bulmuştu kendini. Hemen her zaman onun yanında oluyordu, uzakta ise gözleri onu arıyordu. Ona içinden geçenleri anlatmak, onun anlattıklarını dinlemek, kendi özüne odaklanmaktan farksızdı. Öylesine büyük bir huzur ve doygunluk veriyordu. Zihni minik bir su damlası kadar duru ve dingin bir halde mekanda otururken de yanında değilse aklındaydı Maja.
Gece yarısı töreni ile bitti her şey sonunda.
O törenden birkaç gün önceydi, manastırda yaslandığı duvarın yerinde Maja’nın sırtına dayandığını hayal etti, aynı anda kendiyle yüzleşme korkusunu aşarak dönüp arkasına baktı, onu acı veren gerçeği gördü ve ürperdi: Sırtını bu kez gerçekten Maja’nın sırtına yaslamıştı.
O keşfi yaptığı gecenin sabahında, bahçede onunla konuşurken Maja’nın gözünden iki damla yaş süzüldü. Dayanamadı, kendisine artık epeyce yabancı gelen sıra dışı bir doğallıkla sarılıp kucakladı onu. Kucaklaşmaktan çok fazla, çok daha bir şeydi bu. Tek bir anda hem vedalaşmak hem de kavuşmaktı. Onun hücreleri, kendi bedenindeki tüm hücrelere eş zamanlı karışmıştı sanki. Ensesi okşanmış Çita kadar olmasa da, onca zaman harcadığı onca çaba ile pençesinden kurtulmaya çalıştığı belalı arzu Maja yüzünden bir kez daha ayaklanıp yine içinde baş kaldırmıştı işte. Bunu hisseder etmez başını bir sağa, bir sola sallamıştı. Şiddetle ve pişmanlıkla.

Her şeyi anlatarak ondan uzak durmaya o şiddetten kurtulmak için hemen orada karar verdi Adam. Maja ile bu dünyada bir daha konuşma fırsatı bulamayacağını hiç düşünmemişti o sırada.

İki gün sonra Maja için o unutulmaz olan gece yarısı töreni yapıldı. Manastırın tüm sakinleri, ellerinde kandilleri ile derenin kenarına dizilmişti. Maja yıllardır bir törende ilk kez büyük ustanın yanında durmaktaydı, gözlerinde birkaç damla yaş vardı.

Ö tören sırasında Adamı sorarsanız…
Artık büsbütün kurtulduğu bedeninin küllerini yoldaşları kutsal dereye serptikleri ve kendi kandillerini yanar halde kutsal Ganj’a akan suya bıraktıkları sırada, onun ruhu göğün yedinci katındaydı. Baş Melek karşıladı, saygı işe selamladı onu. İki eli arkasındaydı, gülümseyerek dedi ki:
-İnsanlık için verdiğin büyük savaşı Tanrı elbette biliyor. Seni birinci yardımcım olmakla ödüllendirdi.

Ödül almak hayatta hiç gelmemişti aklına.
-Her melek gibi, senin de iki kanadın olacak. Bu birincisi, diyerek
sağ elini arkasından çekip ona gök mavisi bir kanat uzattı. Gülümsemesi derinleşirken ekledi:
-İkinci kanadını, birinciye alıştıktan sonra vereceğiz. Tanrı öyle istedi.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir