David Kampeas’ın öyküsü 2/4
Yeni eşiyle birlikte büyük babam David Kampeas’ın yaşamı büyük ölçüde değişmişti. Yaşama
bakışları çok farklı iki güçlü kişi idiler. Bir kere, eski eşinin ailesi ve eğlence sofralarında
birlikte gülüp eğlendikleri eski arkadaşları yeni çiftten uzaklaşmışlardı.
Büyük babam artık geç saatlere kadar çalışmaya başladı. Çocuk ve bebek elbisesi ticareti
yapardı. Yurt dışından model bulur, kumaş ve malzeme satın alır, evlerde dikiş bilen
kadınlara ürettirir sonra da Anadolu’dan gelen tüccarlara malını satardı. Sabahları erken
saatlerde evlerden yeni dikilmiş mallarını toplar dükkanına gider, bütün gün satış yapar
akşamları da yapılan mallar İçin malzeme götürmek ve dikilmekte olan mallarını kontrol
etmek için tekrar evlere giderdi.
David Kampeas kimine göre çizgi dışı kimine göre de kendine has bir çizgisi olan bir adamdı.
Mavi gözleri, çıkık elmacık kemikleri ve diğer yüz hatları ile hayran olduğu Atatürk’e
benzediği söylenirdi. Onun gibi değişik, gösterişli ve şık giyinmeye özen gösterirdi. Ölene
kadar başından çıkarmadığı geniş kenarlı borsalino şapkaları ile tanınırdı. Yelek cebinde
taşıdığı uzun zincirli köstekli saati olduğunu hatırlıyorum. Biraz ev ev dolaşıp mallarını
taşımak için biraz da sınıf atladığını hissettiği için bir arabacı tutmuştu. İki bakımlı atın
çektiği şık bir araba ile Balat’ın sokaklarını dolaşır işine ve toplantılara giderdi.
En büyük özelliği Türk kültürüne ve Türkçeye olan sevgisi idi. Annem evde genellikle kapalı
olan salonda tek başına gramofonda klasik Türk müziği dinleyip dizlerinin üstünde tempo
tuttuğunu ve şivesini düzeltmek için yüksek sesle divan şiiri okuduğunu hatırlıyor.
Genellikle – eşi yanında değilken – şakacı ve güleryüzlü idi. Yardımseverdi. Kendisi için dikiş
dikecek, örgü örecek kadınları seçerken hiç bir toplumdan ayırım göstermez, çalışanları
bilhassa düşük gelirli yaşlı dul ve yatalak ailelerden seçerek insanların gelir sahibi olmasını
sağlardı. Cumartesi günleri ibadethaneye gider sonra da antikacıları koleksiyonu için eski
porselen almak için dolaşırdı. Pazar günleri de her kesimden dostları ile toplanır güzel akıcı
Türkçesi ile tarih ve siyaset hakkında sohbetler yapardı. Siyasete meraklı idi ve o zamanki
tek parti devrinde yerel siyasetçilerle ve bürokratlarla ahbaplıklar kurmuştu. Sanırım üvey
büyük annem, ya muhafazakar ve hep tedirgin olduğu için ya da eşinin evin dışına olan
ilgisini kıskandığı için büyük babamın bu yönünü sürekli eleştiriyordu.
Galata’da bulunan Hahambaşılığın çevresindeki Türk Yahudi Toplumu liderleri büyük
babamı fark etmiş ve ona görev vermiş olmalılar, 1891 yılında Balat’ta kurulmuş eski yoksul
yardım derneği Ha-hemla’nın ismini, 1933’de “Balat Türk Kültür ve Yardım birliği” olarak
değiştirdiler ve David Kampeas’ı da başkan yaptılar. Bu dernekte Yahudi gençlerin Türk
kültürüne daha fazla entegre olabileceği bir ortam yaratılması amaçlanıyordu. Büyük babam
dernekte ve Sinagoglarda “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası lehine konuşmalar yaptı.
Türk-Müslüman toplumuna yapılan çalışmaları aksettirsinler diye gazetecileri bu
konuşmalara derneğe hatta Türkçeleştirilen duaları izlemeye sinagoglara davet etti. Hem
Yahudiler hakkındaki önyargıları hem de içine kapanık çok kendine dönük Yahudileri
değiştirmek için çalıştı durdu. Bu çalışmaları esnasında tabi ki çok dostlar ve bir kısım da
onun “Abesle iştigal” ettiğini söyleyen muhalifler edindi.
Öte yandan yaşam evdekiler için kolay değildi. Annem nerede ise bütün ömrü boyunca
babasını hep özlemiştir, büyük babamı uzun yıllar hiç evde göremediklerini eve çok geç gelip
çok erken saatlerde gittiğini söylerdi. Bu süre zarfında üvey büyük anne sürekli yaptıklarını
onaylamadığı eşinden yakınırmış, çocukları da bu yüzden mesafeli bir ilgi ile büyütmüştü.
Bitmez tükenmez baş ağrıları yüzünden evde yüksek sesle konuşmak ve koşup oynamak
yasaktı. Kadın, çocuklara bir süre Fransızca öğretmeye çalışmış ancak eşinin ülkenin genel
havası yüzünden karşı koyması ve çocukların da babadan cesaret alıp direnmesi yüzünden
bu çabasını sürdürmemişti. Buna rağmen üvey anne büyük bir özenle kızlara iş işleme ve
dikiş – nakış, sofra adabı, çatal bıçak tutma, misafir ağırlama, nezaket ve nerede ne
giyinileceğini öğretmişti.
Bütün bunlar olurken dünya çalkalanıyordu. Dünyanın hemen her yerinde fatura Yahudilere
çıkarılmıştı. Sınırlarımıza yığınak yapan Nazi ordularının ideolojisi büyük ölçüde ülkeyi
sarmıştı. 1934 de Trakya Pogromu başladı. Annem, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış
yetim Trakyalı Yahudi kızları temizlik yapmaları ve bu arada da bakmak için aldıklarını
hatırlıyor. Türk Yahudi Toplumunun büyük çoğunluğu zengin oldukları söylentilerine rağmen
yoksullukla ve ne yazık ki korku ile boğuşuyorlardı. Balat’ta Naziler gelince Yahudileri
yakmak üzere fırınlar inşa edildiği söyleniyor deniz kıyısında askerlerce korunan bacalı bir
inşaattan bahsediliyordu.
Nisan 1941’de “20 Kur’a Nafia Askerleri” kanunu çıkarıldı. 20 ila 40 yaş arasındaki bütün
yahudi ve dini azınlık erkekleri amele taburlarına sevkedildi. David Kampeas artık 50 li
yaşlarının sonunda olduğu için askere alınmadı.
Yine aynı yıl David Kampeas’ın yönetim kurulunda olduğu İstanbul- Balat’ın anıt niteliğindeki
en büyük sinagogu Ahrida’ya süvari birliği atları sokuldu ve savaş bitene kadar 4 yıl boyunca
topçu atları 500 yıllık ibadethanenin içinde kaldılar ve pislediler.
David Kampeas ve arkadaşları İstanbul’a göç edenlerin tutunabilmeleri için, yalnız kalan
kadın ve çocukların çökmemeleri için destek vermeye, yerel yetkililere gidip alınan kararları
yumuşatmaya çalışıyorlardı.
Üvey büyük annem ise eşinin bu çabalarda hep öne çıkmasından huzursuz oluyor ona
“tanyedor en bedahayim” (mezarlıktaki şarkıcı) diyordu ve durmadan tartışıyorlardı.
Demek istediğim hem ailede hem de ülkede çok kara günler geçiyordu ama aile madden
sıkıntıda olmadığı gibi etrafındaki acılara da yetişmeye çalışıyordu.
Kasım 1942 ye kadar…
————–
(Ekev)
Not1- Merak eden okuyucular “Vatandaş Türkçe Konuş kampanyası” – 1934 Trakya Olayları –
“20 Kur’a Nafia Askerleri” konularını inceleyebilirler.
Ancak altını çizerek yazıyorum bunun gibi olayları bu yazılarda yazma amacım kesinlikle
tarihi hatırlatmak ve artık anlamsız / sığ bir hayıflanma değildir.
Maksadım büyük babamın yaşamını örnek vererek yaşamın bireyleri nereden nereye
sürükleyebileceğini göstermek. Kişilerin yaşamlarının, ideolojiler, kalıplar, görüntüler,
özentiler, mahalle baskıları, korkular, ilkeler arasına sıkıştıklarını vurgulamak.
Her fırsatta söylüyorum hepimizin elinin altında birer hazine var. Tarih ve aile öyküleri
bakmasını bilirsek eğer çok şey öğretir.
Devamı kısmetse haftaya ismi de “Lanet” olacak.


