Dört yazılık bu dizide Sevgili Moris Levi büyük babasının yaşadıklarını acısı ve tatlısı ile
yaşama sevincine bulanmış çilelerle birlikte anlatıyor. İbret alınacak bir anı demetidir.
İlk üçünü ard arda paylaşıyorum. Dördüncüsünü yayınladığında paylaşırım.
Yazılardaki yazılar kadar değerli fotoğrafları buraya aktaramadım.
O işi her zamanki gibi müsait bir zamanında sevgili yeğenim Halime başarır.
Yazarına şükranla. NA
…..
David Kampeas’ın öyküsü 1/4
Büyükbabam David Kampeas 1931 yılında çok sevdiği eşini teyzemin doğumunda kaybetmiş.
Anneleri öldüğünde, annem üç-dört yaşında ve dayım da 6 yaşında imişler. Annem annesinin
doğum yatağından yere ağıtlar çığlıklar eşliğinde cansız indirildiğini hayal meyal hatırlardı.
Büyükbabam dönemine göre varlıklı, kültürlü ve yakışıklı bir adamdı. Fotoğraflarından biri
annemin ölümüne kadar her zaman oturduğu ve iş işlediği, kitap okuduğu koltuğun
yanındaki sehpada dururdu. Fotoğraftaki özenli beyaz gömlekli, bir elinde eldivenlerini
tutan, fesli ve taranmış kaytan bıyıklı, oldukça etkileyici genç adamı annem bana “İşte bu
senin büyükbaban, ne güzel adamdı bilsen.” diyerek gösterir uzun uzun bu resme bakardı.
Benim büyük babam hakkında anılarım çok az. Onun, siyah beyaz fotoğraflarda görülmeyen
derin mavi gözlerini, bizi öptüğünde traşsız yanaklarını, ağzı dolu dolu bana “evladımın
evladı” deyişini anımsıyorum.
Genç yaşında ölen büyük annemi çocukları ve biz torunları resimlerinden tanıdık. Büyük
babam uzun yıllar onu anmayı, onun hakkında konuşmayı bırakmıştı. Çok güzel bir kadın
sayılmazdı ama anneme büyüklerinin söylediklerine göre çok zeki, neşeli, şakacı, becerikli
evini dolduran bir kadınmış. “Cazip” olmanın gerçek özelliklerine sahipmiş ki yakışıklı büyük
babam eşine hayranmış. Çok eski fotoğraflarda büyükannem dostlar arasında kahkahalar
atarken ya da olduğu gibi poz vermeyen kendinden emin haliyle dost sofralarında görülüyor.
O fotoğraflarda bile büyük babamın eşine hayran, sevgi ile bakışı farkediliyor. Anlaşılan
gezmeyi, erkekli kadınlı sofralarda dostları ile yiyip içmeyi sever, 1920 li yıllarda Avrupai bir
yaşam sürerlermiş, bir sürü fotoğraf bu ipucunu veriyor.
Doğuştan olan bir kalp hastalığı yüzünden doktorlar büyük anneme, annemden sonra bir
daha hamile kalmaması uyarısını yapmışlar ama anlaşılan çift kimseyi dinlemeyecek kadar
birbirlerini seviyorlarmış. Büyük annem tekrar hamile kalmış ve teyzem doğduğunda da
lohusa yatağında genç yaşta ölüvermiş.
Kahrolmuş büyük babam. Günler boyunca utanmadan sıkılmadan çocuk gibi ağlamış,
yemekten içmekten kesilmiş. İşine haftalarca gitmemiş. İnsan içine çıkmamış, kendini
bırakmış. Söylenenlere göre yaşam ile büyük bir hesaplaşma yaşamış kendi içinde. “Evde üç
ufak çocuk olmasa idi herhalde her şeyi bırakır uzaklara giderdi” derdi annem. Bereket
versin o dönemlerde komşuluk, mahalle dostluğu varmış ki daha büyük annem öldüğü gün
kapı komşuları olan bir Rum kadın, akrabaların yapmadığını yapmış ve yeni doğmuş bebek
ile iki çocuğu kendi evine almış. Annemi ve kardeşlerini uzun süre kendi çocuklarından
ayırmamış
Tabi ailenin bu şekilde yaşam sürdürmesi mümkün olmadığından büyük babama büyükleri
gelmiş ve tekrar evlenmesi için dil dökmeye başlamışlar. Beğense de beğenmese de
sığınacak bir kadın gerekiyormuş. Israrlar sonunda büyük annem öldükten 6-7 ay sonra
büyük babam, evlenir evlenmez dul kalmış bir kadınla nerede ise yüzünü bile görmeden
istemeye istemeye evlendirilmiş. Teyzem küçük olduğu için bir kaç yıl daha – anısını
şükranla dualarımda zikrettiğim- Rum komşuda kalmış. Bu yüzden teyzemin ilk lisanı Rumca
idi.
Annem, üvey annesinin evlendiğinde Fransızca tedrisat veren Alliance okulunda ders veren
sert karakterli disiplinli bir öğretmen olduğunu söylerdi. Üstelik de dini kurallar açısından
çok daha toleranslı olduğu söylenen büyük babama karşın, kurallara harfiyen uyan bir din
adamının otoriter kızı olarak büyütülmüştü. Benim “Büyükanne” annemin “Anne” diye
çağırdığı kadın, arada sırada evine gittiğimizde benimle çok ilgilenir, bana çok güzel dini
öyküleri ballandıra ballandıra anlatır yorumlar yapardı. Ama evliliğinde ne yazık ki eşinin üç
çocuğunu çok mesafeli bir ilişki ile büyütmüştü. İlişkilerinde, sözlerinde, hükümlerinde sert,
tavizsiz ve acı imiş. Annemin anlattıklarını bu yaşımda yorumlayınca kadıncağızın kocasını
çok kıskandığı için ilk eşin anılarnı yok etmeye çalıştığı anlaşılıyor. Büyük babam çocuklarını
ancak eşi ortalarda olmadığı zamanlarda gizli gizli sevebilmiş. Onlarla fısıldaşarak şakalaşır,
eşinin katı kuralcılığını çocuklarıyla birlikte zaman zaman gizli gizli alaya alırmış. Kadın da
ister istemez, hayal kırıklıklarını, bir türlü sevilmemiş -ve önem verdiği şekilde- takdir
görememiş olmasını eşinin çocuklarına yansıtmıştı. Annem, evlerinde sürekli gergin, küskün,
disiplinli ağır bir hava olduğunu söylemişti. Kim bilir ne acı öyküler yaşandı o zamanlarda.
Zaten annemin ölümünden sonra yazıları hazırlayana kadar bir türü bakamadığım resim
kutusunda o tarihlerden sonra artık neşeli sofraların resimleri yok.
Neyse, bugün bu insanları yargılamak yanlış. Bahtsız insanlardılar. Sevgisiz / mecburi
evlilikler ve ilişkiler yaşamışlardı. Büyük babam ile üvey büyükannemin sonradan bir
çocukları daha olmuş olması bile şaşırtıcı. Hiç kolay bir evlilikleri olmamış. Genlerini /
ruhlarını / anılarını taşıdığım bu insanlar için yaşananlar yıpratıcı olmuştur.
Demek istediğim; bugün bizlerin, hatta çocuklarımızın yapılarında, tepkilerinde,
korkularında o zamanki yaşanmışlıkların kırıntıları vardır. Biz torunlarda üvey büyük
annemin anlattığı dini öykülerin ruhu, onun esnemez adabı-muaşeret kuralları ve yaşama
karamsar, temkinli bakışı vardır. Büyük babamın kaybettiği aşkının anısı ile evden kaçışı, her yerde öne çıkıp mevcudu koruma isteği, yaşama duygusal ve tepkisel bakışı,
pragmatizmi hiç yabancı değil. Ve annemin bile tanıyamadığı asıl büyük annemin neşesi,
zekası, mizahı, yarattığı güzel ortamların ruhu, yaşamdan keyif alma içgüdüsü değişik
oranlarda da olsa yine bizde vardır. Bizi biz yapan onların, yaşadıkları idi.
Ve bugün hiç bir kural ya da öğreti – hiç bir öğüt değiştiremez ne onları ne de bize
hissettirdikleri yaşamlarını.
————
(Vaethanan)
Not: Sevgili dostlarım.
“Uzun yazıyorsun okunmuyor ” diye o kadar çok tepki alıyorum ki bu yazıyı kuşa çevirmeyip
dört bölümde paylaşmaya karar verdim. Gerektiği gibi yazmasa idim büyük babama ve
yaşadıklarına ihanet etmiş olacaktım. Ömrüne o kadar acı sığdırmış ki.
Tıpkı tarih gibi yaşanmışlıklardan alınacak çok ders olduğuna inanırım. Keşke büyük
babamla karşılıklı şimdi konuşabilse idim. İki – anlaşılan birbirine çok benzeyen yaşlanmakta olan adam, ne de güzel anlaşırdık.
Devamı kısmetse haftaya. İsmi de “Güçlü elim” olacak.


