Zulümsüz Çözüm Aramak: Moris Levi

Yıllarca süren katliamlardan sonra 8 Mayıs 1945 tarihinde Almanya kayıtsız şartsız teslim
oldu. Bir hafta önce 30 Nisan 1945 günü Hitler, önce eşini öldürdü ve sonra da intihar etti.
1945 Mayısının ilk haftası içerisinde 1000 kadar Nazi partisi yöneticisi ve subayı da intihar
ederek davalarının yıkılışını görmemeyi tercih ettiler.
Büyük bir kısmı Hitler gibi ailelerine de kıydı. 12 Mayıs gecesi Berlin Filarmoni orkestrasının
son konseri sırasında bir grup Alman genci Nazi marşları çaldırdılar ve siyanürlü haplarla topluca salonda kendilerini öldürdüler. Hor gördükleri düşmanlarını yıkıp, yok edemeyince
intihar etmeyi tercih ettiler, çünkü “yok etmek” dışındaki seçeneklere açık değildiler.
Bu zalim düşünce yapısı sadece Naziler için geçerli değildi. Aynı yılın Temmuz ayında
Almanya’nın Potsdam şehrinde galip devlet başkanları savaş sonrası dünyayı şekillendirmek
için toplandılar. Bir seri konferans yapıldı. Bunlardan birinde ABD, İngiltere ve Çin başkan ve
başbakanları halen savaşta oldukları Japon İmparatorluğuna bir ültimatom niteliğindeki
Potsdam deklarasyonunu kaleme aldılar.
Potsdam deklarasyonu özetle şunu diyordu; “Japon İmparatorluğunu kayıtsız ve şartsız
teslim olmaya davet ediyoruz. Bunu reddetmeleri halinde hızlı ve mutlak bir yıkım
alternatifini kabul etmiş olacaklardır.”
Deklarasyon, milli onurlarına son derece düşkün olan Japon yöneticilerine olması gerektiği
gibi diplomatik yöntemlerle gönderilmedi. Japonca yazılmış deklarasyonun 3 milyon
kopyasını Amerikan uçakları Japon adalarına attılar. Maksat halkın yöneticilere baskı
yapmasını sağlamak idi. Ancak Japon kültürünü azıcık tanıyan bilir ki Japon halkı asla böyle
bir durumda beklenen tepkiyi vermezdi.
Nitekim Japon hükümetinin ve Genelkurmay’ın ileri gelenlerinin acı ile mutabık olduğu ve
hayıflandığı tek şey, -açık açık ortada olan yenilgi sonucu ümitsiz ve çaresiz olan durum
değil- deklarasyonun dilinin son derece onur kırıcı olması idi. Saatler sonra ortalığı
yumuşatması, dili değiştirmesi için henüz savaş halinde olmadıkları Sovyetler birliğinin
arabuluculuığunu beklemeye karar verdiler. Arada Başbakan Suzuki bütün dünyanın
heyecanla beklediği bir basın toplantısı yaptı ve şunları söyledi;
“Bu deklarasyonun önceki deklarasyonlardan farkı yok. Biz “MOKASUTSU” (黙殺)
durumundayız. Bizim için tek alternatif, mücadelemizi sonuna kadar sürdürmeye kararlı
olmaktır.”

“MOKASUTSU (黙殺)”!!!!
Bu Japonca deyim Beyaz saray tercümanlarınca “Görmezden gelerek reddediyoruz” şeklinde
tercüme edildi. Bir kaç gün sonra araya girmesi beklenen SSCB de Japonya’ya savaş açıverdi
ve akabinde 6 Ağustos 1945 tarihinde önce Hiroşima’ya 3 gün sonra da Nagazaki’ye atom
bombası atıldı, 250.000 günahsız sivil öldü, kuşaklar boyunca sürecek hastalıklar ve acılar
yaşandı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Suzuki hükümeti teslim olmuş olsaydı bunlar olmayacaktı
deniyor ve bu çift anlamlı “MOKASUTSU (黙殺)” kelimesini kullandı diye Suzuki suçlanıyor.
Tarihi galipler yazar. Ama bana göre tarihin yargılayacağı kişi Suzuki değildir. Savaşı başka
türlü sonlandırmanın bir yolu yok muydu?

Bir kere “MOKASUTSU” deyimi, Japon kültürünü bilen ve Japonlarla bu durumda empati
yapabilen bir tercüman tarafından pekala “Bu aşamada yorumumuz yok” şeklinde tercüme
edilebilirdi. Bu da yok etmekten başka birşey düşünemeyen şahinlerin ekmeğine yağ sürdü.
Aslında görmesini duymasını bilenlere, Japon Başbakanı, basın toplantısında daha önce
söyledikleri ile ve bu kelime ile satır aralarında açıkça; “Tamam kaybettik, teslim olmayı
görüşüyoruz,ama aramızda bunu sindiremeyenler var, lütfen bizi bu kadar da ezmeyin,
zaman tanıyın” diye haykırmıştı.
Zalim olmayan yolu bulmak savaşı kazananlara düşerdi.
Neticede yok etmekten başka bir çözümü düşünemeyen, kendi kendileri ve bir kaç yıl sonra
hiç bir anlamı olmayacak davaları ile yoğunlaşmış -her iki cepheden- bu “devlet / dava
adamları” üç dört ay içerisinde Almanya’da ve Japonya’da binlerce günahsız çocuğun
ölümüne neden oldular.
————
Tam olarak ne demek istediğimi nasıl yazabileceğim diye düşünürken Facebook ‘da bir sitede
Bertrand Russel karşıma çıkıverdi. 1959 yılında Nobel ödüllü büyük düşünür Russell’a
“Gelecek kuşaklara ne önerirsiniz?” diye sormuşlar, şöyle yanıt vermiş;•
“Entellektüel ve ahlaki iki önerim olacak; Bir konuyu değerlendirecekleri zaman gerçeği ve
gerçeğin içinden çıktığı realiteyi anlamaya çalışsınlar. Kendilerini asla inanmak istedikleri ve
toplum yararına olduğunu düşündükleri yönde etkilemesinler. Gerçek ve yalnızca yalın
gerçek. Bu benim entellektüel önerim.
Etik öğretime gelince: “Sevgi” bilgeliktir ve “nefret” aptallıktır. Sürekli küçülen ve ilişkilerin
bağlantıların arttığı dünyamızda birbirimizi hoşgörmeyi, insanların hoşumuza gitmeyen
şeyler söylemelerinin, düşünmelerinin doğal olduğunu öğrenmeliyiz. Dünyamızda insanlığın
sürmesi birlikte yaşamayı -ölmeyi değil- öğrenmemize bağlı.
İki çok önemli kavrama işaret edilmiş: “kendi kendinin yönlendirmelerinden bile bağımsız
olan yalın gerçeği arama” ve “empati” işte tılsım…
İnsanlar menfaatleri / hedefleri olduğunda ve bilhassa mücadele ortamında sadece
kendileriyle / düşünce ve ilkeleriyle / ideolojileriyle, / davalarıyla / dava haline getirilmiş
inançları ve hayalleriyle / menfaatleri ve hırslarıyla birlikte kilitleniyorlar, görmek duymak
istemedikleri gerçeği görmüyorlar, duymuyorlar. Hem gerçeği büküyorlar ve çok daha
kötüsü de sürecin sonunda merhamet duygusunu da unutuyorlar.
Müttefiklerin empati yapmakla falan hiç iş yoktu, Japonlara diz çöktürmeğe, ezmeye, onlara
zulmetmeye kilitlenmişlerdi bu yüzden “MOKASUTSU” maksatlı tercümesi onlara harika bir
bahane oldu. Haklı davalar bile bu ilkel davranışı tarihe mazur gösteremez. 250.000 günahsız
insana merhamet etmediler. **
Kadim öğretilerde şöyle bir emir vardır;***
“Bir kuşun yumurtalarını istiyor ve alabilecek durumda isen eğer, önce ana kuşu yuvadan
uzaklaştır, eziyet edip yumurtalarını bir de onun gözü önünde alma”

————
(Ki Tetse)
,
Not* Metnin aslı: “When you are studying any matter, or considering any philosophy, ask
yourself only what are the facts and what is the truth that the facts bear out. Never let
yourself be diverted either by what you wish to believe, or by what you think would have
beneficent social effects if it were believed. But look only, and solely, at what are the facts.
That is the intellectual thing that I should wish to say.
The moral thing I should wish to say… I should say love is wise, hatred is foolish. In this world
which is getting more closely and closely interconnected we have to learn to tolerate each
other, we have to learn to put up with the fact that some people say things that we don’t
like. We can only live together in that way and if we are to live together and not die together
we must learn a kind of charity and a kind of tolerance which is absolutely vital to the
continuation of human life on this planet.”
Not** “Dans ederken adımlar sayılmaz” diye düşünülüyor savaşın çözümü dahi savaşın
içinde aranıyordu. Diplomasiye tahammül kalmamıştı. Stalin o dönemlerde şunu söylemişti
“Bir kişinin ölmesi bir trajedidir ama yüzbinlerce insanın ölmesi istatistikten öteye geçmez”
Ayrıca Amerikalılar atom bombalarını bütün dünyaya (Bu arada Stalin’e) göstermek
istiyorlardı.
Not***Bu emir Tevrat’ın “Ki Tetse” bölümünden alıntıdır. Aynı bölümde çok paralel olan
aşağıdaki emirler de vardır.
“Çalıştırdığın adama eziyet etme,- ihtiyacı olduğu için senin işini yapıyor- daha teri
soğumadan hakkını ver.”
“Senden bedelini ödeyerek mal alan kişiye tartıda hile yapma”
“Harmanda hayvanına -ölümüne çalıştırıyorsun bir de- burunluk takma”
Bu emirlerin hepsi aynı bağlamdadır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir