Yazarı 11 Nisan ruhuna, yani düşmandan kurtuluşa ithaf etmiş bu duygu yüklü ağıt kokan yazıyı. Kendisi sosyal medyada paylaşırken başlığını yukarıdakinden biraz farklı seçmiş, ben Urfa Ağıdı diyecektim, haddimi aşmak istemedim, Urfa sözcüğünü eklemeden de edemedim. Hoş görüle.
…..
Urfa’da mevsim bahar. Hava ise yazı andırırcasına sıcak. Yusuf Paşa Camii’nden çıkan tabut, ellerden denizde bir sal misali, yalpalayarak ilerliyor. Gençler ağır havayı mümkün olduğunca az solumak için, koşar adım, son durağa götürüyor merhumeyi. Arkadansa, gözleri nemli, belleri bükük, adımları düzensiz aksakallılar geliyor. Garip ama şehir onları birbirine benzetmiş…
Yıllardır güneşin kavurduğu tenleri, içtikleri acı kahve ile bir olmuş. Ekserinin başındaki saçları alıp götürmüş geçen yıllar, pek azının ise ak saçları terden sırılsıklam… Aheste yürüyüşlerine, saatlerinin yelek ceplerinden sarkan zincirleri eşlik ediyor. Örgü deriden kunduralarını sıcak asfalta istemsizce sürerek ilerliyorlar. Kadim bir kentin kültürünü omuzlarında taşıyormuşçasına yorgun düşmüş, son Urfalılar.
Şehrin daracık sokaklarında doğmuş, tetirbelerinde oynamış, kabaltılardan geçmiş; büyüklerin meclisinde edep erkân, ustaların rahle-i tedrisinde zanaat öğrenmiş pir-i faniler. Beyhude çabalıyorlar, yetişip omuzlamaya tabutu. Bir ömür hemhal oldukları güneş, adımlarını sıklaştırmalarına izin vermiyor. Gömleklerinin yakasıyla enseleri arasına sıkıştırdıkları mendil, daha camiden çıkmadan sırılsıklam olmuş. Mazide övgüye mazhar olan yürekleri de, bir zaman bükülmeyen bilekleri de müsaade etmiyor, son görevi ifaya…
Son Urfalılar bunlar. En az birkaç makamda kafasını gözünü yarmadan türküleri terennüm edebilen, yeri geldiğinde haksızlığa dur demek için evlad ü yali düşünmeyen, ilim erbabına, sanatkâra, ataya, babaya hürmeti farz bilen, bir çocuk gördü mü başını okşayıp, şeker veren, hayatın zorluklarına karşı çelik gibi dik dursa da naif ruhunu hiç kaybetmeyen koca çınarlar, yürüyorlar tabutun ardı sıra…
Derin bir hüzün gökyüzündeki güneş misali, yakıyor ciğerlerini. Anadili, örfü, ananesi, türküsü, atasözü, sevdası, derdi… Özbeöz Türkçe olan amma velakin imparatorluk bakiyesi olmanın inceliğiyle, ola ki zülfü yâre dokunur diye, kendine Türk, Türkmen değil şehrin yerlisi diyen bir nesil bin yıllık yurda işte böyle peyderpey veda ediyor…
Ezeli nasıl benzerse Kerkük ile ahvali de mütenasip Urfalarına ağlıyor onlar. Biliyorlar ki, tabutun peşi sıra yürüyenler, muhasara altındaki bir kalede son çarpışanlar gibidir. Onların vedasıyla, eskinin bu muhkem surları yerle bir olacak. Türk beldesinde Türk töresini yaşatanlarla, bir şehrin kültürü de gömülecek toprağa. Son konuşanıyla birlikte yitip gitmiş iptidai bir dil gibi, unutulup gidilecek, bir şehrin örfü, ananesi…
Son hoyratlar okunacak, uzun havalar, zılgıtlara karışacak. Sıra gecesi için toplanılan mağaralar kaybedilmiş müdavimlerin yasına sahne olacak. Mübalağanın yeşerdiği topraklar, alışılmadık sessiz bir vedaya tanıklık edecek. Bu son nesille birlikte, bir şehir de gidecek. Taşı toprağı değil elbet, ruhu yitecek…
Onlardan geriye kentte türkülerinin yankısı kalacak: Harpten döndüm yurda ben / Oldum orda hurda ben/ Ben bir Türk çobanıyam/ Koyun vermem kurda ben/
Ben ölüm/ Düşman kurşununan ben ölüm/ Ay yıldızlı bayrak için ben ölüm/ Dumanlı dağlar, güllü bahçalı bağlar/ Şirin Urfam için ben ölüm/ Garip Urfam için ben ölüm…
*Tetirbe: Çıkmaz Sokak (Urfa Ağzı)
*Kabaltı: Kemeraltı (Urfa Ağzı)

