Güç, Refah ve Yoksulluğun Kökenleri
Daron Acemoğlu – James A. Robinson
Ekonomik başarının temelinde insanların oluşturduğu politik ve ekonomik kurumların yer aldığını
kesin olarak ortaya koyan bu çalışma, uzmanların asırlardır kafa yorduğu soruya yanıt niteliğinde.
Neden bazı ülkeler zengin, diğerleri fakir; neden bir tarafta sağlık, bolluk varken beri yanda açlık ve
hastalık kol geziyor. Acemoğlu ve Robinson’un kapsayıcı politik ve ekonomik kurumlar arasındaki
karşılıklı etkileşim hakkında çığır açan fikirleri dünyaya bakışınızı ve anlayışınızı değiştirebilir. On beş
yıllık araştırma sonucunda geliştirdikleri politik ekonomi teorisi, tarihsel kanıtlara dayalı ve
günümüzdeki sorunlarla yakından ilgili. Refah ve yoksulluğun sebeplerini anlamak açısından kaynak
kitap olacak nitelikte.
GİRİŞ
Dünyanın zengin ülkeleriyle fakirlerini ayıran gelir düzeyi ve yaşam standartları arasında görülen
büyük farklar hakkındaki bu kitap yayınlanmak üzereyken Kuzey Afrika ve Orta Doğu, Arap Baharı ile
sarsılmaktaydı; Tunus ve Mısır diktatörleri devrilmiş, Bahreyn, Suriye ve Yemen’deki rejimlerin ne
olacağı henüz bilinmez haldeydi. Esasında bu ülkelerdeki memnuniyetsizliğin altında yatan
fakirlikleridir. Ortalama bir Mısırlının kazancı bir Amerikalının gelirinin yaklaşık %12’sidir. Peki niye
Mısır, ABD’den bu kadar daha fakirdir? Protestolar sırasında halka neden ayaklandıkları
sorulduğunda yolsuzluktan, baskıdan ve eğitimin kötülüğünden bıktıklarını, yozlaşmış düzenin
değişmesi gerektiğini söyler. Hükümet yolsuzluklarından, kamu hizmetlerinin eksikliğinden, ülkede
politik hakların ve fırsat eşitliğinin olmayışından yakınır. Arzu edilen ise bir an önce seçilmiş bir
iktidara kavuşulması ve evrensel özgürlüklerin uygulanmasıdır. Tunus örneğinde olduğu gibi baskı,
sosyal adalet eksikliği ve barışçıl değişim yollarının inkarıyla birleştiğinde adeta saatli bombaya
dönüşür. Hem Mısır hem de Tunus halkına göre ekonomik sorunların temelinde siyasi hakların
olmayışı vardır. Dolayısıyla siyasi değişim talebi, asgari ücret zammı gibi konuların önüne geçer.
Aslında Mısırlılar geri kalmalarının nedenlerinin bilincindedir. Bunlar başta devlet yönetiminin
beceriksiz ve yozlaşmış oluşu, toplumun ise yeteneklerini kullanmalarına açık olmayışıdır. Fakat bu
sorunların kökeninin politik olduğunun ve karşılaştıkları ekonomik engellerin siyasi iktidarın dar bir
zümre tarafından kullanılıp tekelleştirilmesinden kaynaklandığının da farkındadırlar. Bu düzenin
değişmesi için sokaklara dökülmüşlerdir. Oysaki bu konuda akademisyen ve yorumcular genellikle
başka etkenlerin üzerinde durur. Kimi Mısır’ın fakirliğinin coğrafyaya ve dolayısıyla
1 www.ozetkitap.com
iklimin tarıma elverişsiz olduğuna bağlarken, kimi de refah ve ekonomik gelişmeye zıt kültürel
öğelere dikkat çeker. Ekonomi ve politika uzmanları arasında çok tutulan diğer bir görüşe göre Mısır’ı yönetenler ülkelerini refaha ulaştıracak şeyin ne olduğunu bilmedikleri gibi geçmişte de yanlış
politikalar izlemişlerdir. Eğer ki doğru danışmanlardan doğru tavsiyeleri alsalar kalkınacaklardır.
Anlaşılan Mısır’ın toplumun zararına ceplerini dolduran bir avuç elit tarafından yönetildiği
gerçeğinin, bu uzmanlara göre ülkenin ekonomik sorunlarının anlaşılmasıyla ilgisi yoktur. Kitapta
tartışılan da çoğu akademisyen ve yorumcunun değil meydanları dolduran halkın, haklı olduğudur.
Mısır fakirdir çünkü kendi çıkarlarına göre toplumu şekillendiren ve halkın sırtından geçinen bir
zümre tarafından yönetilmiştir. Siyasi iktidar sahipleri ellerindeki gücü kendilerine servet yaratmak
için kullanmıştır. Kaybeden de Mısır halkı olmuştur. Mısır’ın fakirliğini bu şekilde yorumlamak,
ülkelerin neden yoksul olduğuna dair genel bir açıklama sunabilir. İster Mısır olsun; ister Kuzey
Kore, Sierra Leone ya da Zimbabve hepsinin fakirlik nedeni aynıdır. Birleşik Krallık ve Amerika
Birleşik Devletleri ise zenginleşmiştir çünkü vatandaşları gücü elinde tutan elit kesimi devirip, siyasi
hakların yaygınlaştırıldığı; iktidarın topluma hesap verip duyarlı davranmak zorunda olduğu bir
devlet yönetiminde geniş bir halk kitlesinin ekonomik olanaklardan yararlanabildiği bir toplum
yaratmışlardır. Dünyada neden bunca eşitsizlik olduğunu anlamak için öncelikle tarihsel
dinamiklere bakmak gerekir. İngiltere’nin Mısır’dan daha zengin olmasının nedeni, 1688’de
İngiltere’de ulusun siyasetini ve dolayısıyla ekonomisini değiştiren bir devrim gerçekleşmiş
olmasıdır. İnsanlar politik hakları için mücadele etmiş ve bu haklardan ekonomik olanaklarını
geliştirmek için yararlanmışlardır. Sonuçta eskisinden çok farklı bir politik-ekonomik gidişat ortaya
çıkmış ve bu ilerleme Sanayi Devrimi ile şahlanmıştır. Fakat ne Sanayi Devrimi ne de yol açtığı
teknolojiler Mısır’a ulaşamadı. Çünkü o sırada Osmanlı hakimiyetinde olan ülkeye Osmanlı
hanedanının muamelesi de Mübarek ailesinden pek farklı değildi. İngiliz sömürgesine girdiğinde ise
İngilizler de sıradan halkın kalkınmasıyla pek ilgilenmedi. Mısırlılar imparatorlukları devirmiş ve
1952’de monarşiden kurtulmuş olmalarına karşın, İngiltere’de meydana gelen Muhteşem Devrim
gibi siyaseti özünde değiştiremedi. Tek yaptıkları iktidara halkın refahıyla uzaktan yakından alakası
olmayan başka bir elit getirmek oldu. Sonuç olarak toplumun temel yapısı değişmedi, dolayısıyla
Mısır fakir kaldı. Bu kalıpların nasıl tekrar ettiğini; neden bazen değişip evrilebildiklerini incelersek,
bugün durumun değişip değişmediğini sorgulayabiliriz. Mesela Mübarek’i yıkan devrimin sıradan
halka refah getirecek kurumları yaratıp yaratmayacağını anlayabiliriz. Geçmişte Mısır’da da
devrimler oldu ama dizginleri eline alan her yeni iktidar devrilene benzer bir düzeni yeniden
kurduğu için pek bir şey değişmedi. Elbette, sıradan vatandaşların gerçekten siyasi güç elde edip
yaşadıkları toplumun işleyişini değiştirmesi çok zordur.
2 www.ozetkitap.com
Ancak imkansız olmadığı örneklerden bellidir. Yoksul bir ülkenin zenginleşmesi için İngiltere, Fransa,
ABD, Japonya, hatta Botsvana ve Brezilya’da olanlara benzer köklü bir politik dönüşüm yaşanması
gerekir. Kilit nokta, toplum hareketinin geniş kitleleri birleştirebilmesidir. Bu politik dönüşümlerde
neler oldu, geçişler neden ve nasıl gerçekleşti anlayabildiğimizde bu tip toplumsal hareketlerin ne
zaman boşa çıkacağını tahmin edebilir, ne zaman umutlanabileceğimize karar verecek halde oluruz.
Geçersiz Teoriler Asıl amaç dünyadaki eşitsizliği ve içinde barındırdığı kalıpları açıklamak olduğuna
göre öncelikle sürekli ekonomik büyümeyi ilk yakalayan ülkeyi ele almak gerek. İngiltere, 18.yy ikinci
yarısında yaşanan büyük teknolojik gelişmelerin endüstriye yansımasıyla kalkınmaya başladı. Ardından Batı Avrupa ülkeleri ve ABD sanayileşti. Refah, hızla İngiliz kolonilerine yani Kanada,
Avustralya ve Yeni Zelanda’ya da yayıldı. Bu ülkelere ek olarak günümüzün en zengin 30 ülkesi
arasına Japonya, Singapur ve Güney Kore eklendi. Yakın zamanda yaşadıkları hızlı büyümeyle Doğu
Asya ülkeleri, Tayvan ve Çin de aralarına katıldı. Bu listedekilerin kişi başı yıllık geliri ortalama
$20.000 düzeyindedir. En fakir ülkelerde ise kişi başı yıllık gelir $2.000 seviyesindedir. Bunların
neredeyse tamamı Sahra-altı Afrika’dadır; Afganistan, Haiti, Nepal, Kamboçya, Laos da yoksulluğun
pençesindedir. Latin Amerika içinde benzer bir sıralama yapsak liste başında Şili, Arjantin, Brezilya,
Meksika, Uruguay ve petrol fiyatına bağlı olarak Venezuela’yı sayabilirdik. Ardından Kolombiya,
Ekvator ve Peru, sonlarda ise Bolivya, Guatemala ve Paraguay. Orta Doğu’da da benzer bir kalıp
görülür. Petrol zengini ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt liste başında. Gelir düzeyleri en zengin 30
ülkeninkine yakındır. Fakat petrolden yoksun olan Mısır, Ürdün ve Suriye’de ise gelir düzeyi
Guatemala ve Peru’dakine denk gelmekte. Petrol olmasa Orta Doğu ülkeleri de Guatemala ya da
Peru kadar fakirleşir fakat Sahra- altı Afrikası standardına düşmez. Aslında bu liste 150 yıl öncesine
dönsek bile pek farklı olmazdı. Çünkü bu eşitsizlik 18. Yüzyıl sonundaki Sanayi Devrimini takiben
ortaya çıktı. Bunun öncesinde ülkeler arasındaki refah farkı daha azdı. Üstelik o zamandan bu yana
neredeyse sabitlenen sıralama, tarihte daha geriye baktığımızda tamamen farklı. Tabii ki bu arada
birçok ülke onyıllar süren gelişme dönemlerine girdi, bazısı yeniden düşüşe geçti. Arjantin 1870-
1920 arası, SSCB 1930-1970 arası parlarken; Doğu Asya 1950’den, Çin ise 1990’dan beri
yükseliştedir. ) Uzun vadede devamlılık gösteren bu kalıplar değişmez veya değiştirilemez diye bir
kural yoktur. Önemli öncelik zenginle fakir ülkeler arasındaki büyük farkların nasıl oluştuğunu
anlamaktır. Dünyadaki eşitsizliğin nedeni olarak en çok kabul gören teori coğrafi farklılıklara
dayanır. Ilıman iklim kuşağındaki ülkeler zengin; Afrika, Orta Amerika, Güney
3 www.ozetkitap.com
Asya gibi tropiklerdekiler fakirdir yönündeki genel kanı, ilk bakışta doğruymuş gibi görünse de
özünde yanlıştır. Fransız filozof Montesquieu fakirliği açıklarken, sıcak ülkelerde yaşayan insanların
tembelliğe meyilli olduğunu ve bu yüzden despotlarca yönetilmeye yatkın olduklarını ileri sürerek
hem ekonomik hem de politik başarısızlığın nedenini coğrafyaya bağlamıştır. Ekonomist Jeffrey
Sachs’ın da savunduğu coğrafya hipotezine modern zamanlarda tropik hastalıkların olumsuz etkileri
ve tarıma göreceli elverişsizliğinin eklenmesiyle ılıman iklimlerin diğerlerine göre avantajlı olduğu
sonucuna varılmıştır. Oysaki ne iklim ne hastalıklar ne de coğrafi herhangi başka bir özellik
dünyadaki eşitsizliği açıklamaya yetmez. Mesela son dönemlerde hızla gelişen Singapur, Malezya ve
Botsvana bu varsayımla çelişmektedir. Geçmişte tropiklerde (şu anda Meksika, Orta Amerika, Peru
ve Bolivya’yı içine alan topraklarda) kurulmuş olan, Aztek ve İnka uygarlıkları çok zengin ve
gelişmişti. Daha ılıman iklimlerde (kuzeyde bugünkü ABD, Kanada; güneyde Arjantin ve Şili
bölgesinde) yaşayanlarsa taş devri düzeyindeydi. Amerika kıtasının, Avrupalılar ayak basmadan
önceki hali düşünülünce ABD ve Kanada’nın sahip olduğu zenginlikler, coğrafya aynı kaldığı halde
kaderin tersine dönebildiğinin temsilidir. Kuzey ile Güney Amerika’nın şu anki durumları
sömürgeleşme süreçlerindeki farklarla ilgilidir. Diğer tarafta feci bir şekilde sömürgeleştirilen,
cetvelle bölünüp paylaştırılan, kölelik kurumunun en acımasızını en derinden yaşayan kara kıtanın
mevcut yoksulluğunun nedeni de tropik hastalıkların yaygın oluşu olamaz. Hastalık yoksulluğun
sonucudur. Beceriksiz veya isteksiz hükümetlerin gereken kamu sağlığı önlemlerini alamamasındandır. Öte yandan Avustralya ve Yeni Zelanda’nın neredeyse Asya’nın hepsinden daha
yüksek refah seviyesine sahip olması da rastlantı değildir. İngiltere’nin mahkumlarını, toplum dışına
itilenleri gönderdiği bu topraklarda politik ve ekonomik gelişimi destekleyen kapsayıcı İngiliz
kurumlarını temel alan yenilikçi ve çoğulcu bir düzen kurulmuştur. Tarihte daha geri gittiğimizde,
şimdikinin tersine tropiklerde olmalarına rağmen Kamboçya’da Angkor; Etiyopya’da Aksum; Güney
Hindistan’da Vijayanagara, Pakistan’da İndus uygarlıklarının ılıman kuşaktan çok daha üstün
durumda olduklarını görürüz. Ayrıca fakirliğin nedeni, toprakların tarıma elverişsiz oluşundan çok
toprak sahipliği yapısının ve çiftçilere yönelik teşviklerinin sonucudur. Tarım toplumuna geçen,
Ortaçağda teknolojik anlamda hareketli Orta Doğu’daki yoksulluk da coğrafya ile açıklanamaz.
Neolitik Devrimin başını Mezopotamya çekse de, demir ilk kez Türkiye’de ergitilse de, ilk yerleşimler
Irak’ta kurulmuş olsa da Orta Doğu halen yoksuldur. Bu toprakların kaderini çizen Osmanlı
egemenliğinde geçirdiği zamandan miras kalan kurumsal yapıdır. Bu örnekler ekonomik başarının
coğrafyayla süregelen bir bağı olmadığını kanıtlar. Coğrafi etkenler, Japonya ve Çin gibi birçok
ülkenin niye uzun süren durgun dönemlerden sonra atağa geçtiğini de açıklayamaz. Zenginliği
kültürle ilişkilendiren hipotez, Batı Avrupa’nın modern sanayi toplumuna dönüşmesinin özünde
Reform ve Protestan ahlakının olduğunu ileri süren Alman sosyolog Max Weber’in teorisine dayanır.
İlk sanayileşen ülkelerin İngiltere ve Hollanda
4 www.ozetkitap.com
olması bu teoriyi desteklese de hemen arkalarından çoğunluğu Katolik olan Fransa’nın kalkınması
din ile ekonomik başarının ilişkisinin zayıf olduğunu gösterir. Ayrıca Protestan ahlakının ya da
Hristiyanlık dininin son zamanlarda Doğu Asya’nın yakaladığı başarıyla hiç ilgisi yoktur. Artık yalnızca
din değil, başka inançlar, etik değerler de göz önüne alındığı için kültür teorisi, değiştirilmesi zor
olabilen ve kurumsal farklılıkları destekleyen sosyal kuralların önemli olduğunun anlaşılması
açısından yararlı olabilir. Yine de dünyadaki eşitsizliği açıklamaya yetmediği gibi düzenin işleyişini
kavramamıza da pek yardım etmez. Bir ara Çin kültürü ve Konfüçyüs öğretilerinin ekonomik
gelişmeye müsait olmadığını düşünenler vardı mesela. Şimdiyse Çinli çalışma ahlakı Çin, Hong Kong
ve Singapur’daki büyümenin motoru olarak gösterilmekte. Ya da Afrikalıların çalışma ahlakından
yoksun; Latin Amerikalıların (çıkmaz ayın son çarşambası) mañana zihniyetine sahip oldukları için
asla fakirlikten kurtulamayacaklarını zannedenler bile var. Kültür teorisini savunanlar, Orta Doğu’yu
örnek vererek İslam ülkelerinin gelişemediklerini iddia eder. Suriye ve Mısır gibi ülkeler fakirdir ama
petrol zengini Arabistan veya Kuveyt de modern ekonomiler geliştiremedi. Eskiden Osmanlı
himayesinde olması Orta Doğu’nun gelişimini olumsuz etkilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu
çöktükten sonra İngiliz ve Fransız egemenliğine girince gelişimi yine engellenmiştir. Orta Doğu
ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürge zihniyetinde devam etmiş, hiyerarşik ve
otoriter siyasi rejimlerle yönetildiğinden ekonomik başarıyı sağlayabilecek kurumlar
oluşturamamıştır. Demek ki Orta Doğu’nun ekonomik çizgisinin belirlenmesinde kültürel
etkenlerden çok tarihsel olayların rolü var. Başka bir deyişle sınırlar arasındaki kültürel farklar refah
farkını yaratan sebep olmaktan öte farklı yönetimlerin, farklı kurumların dolayısıyla farklı teşviklerin
sonuçlarıdır. Çok vurgulandığı halde kültürel öğeler yani din, ulusal kimlik, etnik köken ya da ahlaki
değerler, gidişatın neden basmakalıp devam ettiğini anlamamızda o kadar önemli değil aslında.
İnsanların birbirine güvenmesi ya da işbirliği yapabilmesi de çok önemli. Fakat bu ortam tek başına oluşamaz kurumlar sayesinde ortaya çıkar. Ekonomistler arasında ve Batılı siyaset çevrelerinde
epeyce popüler olan cahillik hipotezi ise liderlerinin fakir ülkeleri zenginleştirmeyi bilmediğini ileri
sürer. Temeli klasik refah ekonomisi kuramına dayanır. Ekonomik açıdan kaynakların toplumsal
olarak talep edilen şekilde paylaşımını sağlayan bazı koşullar vardır. Piyasa ekonomisi, birey ve
şirketlere istedikleri ürünü veya hizmeti serbestçe üretme, satma ve tüketme imkanı sağlar. Bu
koşullar oluşmadığında piyasa aksar ve bu aksaklıklar giderilmedikçe ülkelerin fakirleşme olasılığı
artar. Cahillik hipotezi, fakir ülkelerin yanlış politikalar ve hatalı ekonomik tavsiyeler nedeniyle
piyasadaki yetersizlikleri düzeltemediklerini varsayar. Fakirlik sorununa çözüm olarak önerisiyse
liderlerin bilgilenip aydınlanarak durumu kurtarabileceğidir. Fakat liderler yanlışlıkla veya cehaletten
hata yapmaz zaten, kasıtlı olarak hata yapar. Sonuçlarını tahmin etmeden feci politikalar
uygulayarak ülkelerini
5 www.ozetkitap.com
yoksulluğa sürükleyen siyasi liderler de var, elbet. Ancak cahillik mevcut durumu açıklamaya
yetmez. Üstelik bu teori ne refahın kökenlerini ne de düzenin işleyişini açıklamaz. Kendilerini
yoksulluğa mahkum eden kalıplaşmış kurumlardan kurtulup ekonomik büyüme yoluna girmeyi
beceren ülkelerdeki değişim, liderleri bir anda aydınlandığı için ya da artık kendi menfaatlerini daha
az düşündükleri için olmaz. Ekonomik gelişmeyi politikalar ve bunların altındaki kurumlar belirler.
Fakir ülkeler fakirdir çünkü güç sahipleri yoksulluk yaratan seçimler yapar. En iyisi ekonomi
teorilerinin ve uzman tavsiyelerinin ötesine geçip kararların kimler tarafından nasıl ve niçin
alındığını incelemektir. Bu da siyaseti ve siyasi süreçleri incelemek demektir. Çünkü ekonomik
kalkınma bazı temel politik sorunların çözülmesine bağlıdır.
Zenginlik ve Yoksulluğu Anlamak Dünyadaki yaşam standartları arasında büyük farklar var. En
fakir Amerikalının bile belli bir geliri var. Sağlık ve kamu hizmetlerine ulaşabilmekte. Ekonomik ve
politik olanakları Afrika, Güney Asya veya Orta Amerika’da yaşayan geniş kitlelere kıyasla daha iyi
durumda. Fakat ABD ile Meksika veya Kore’nin kuzeyi ile güneyi arasındaki zıtlıklar yakın zamanda
ortaya çıktı. 500 yıl önce Aztek devletinin bulunduğu Meksika, kuzeydeki toplumlardan çok daha
zengindi. ABD, 19. asırda Meksika’yı solladı. Kore’nin iki tarafı ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra
bölünmeden önce sosyal, kültürel ve ekonomik olarak birbirinden hiç de farklı değildi. Aynı şekilde
etrafımızda gözlemlediğimiz ekonomik farklar son iki asırda meydana geldi. Peki böyle olmak
zorunda mıydı? Bu süreçte Batı Avrupa, ABD ve Japonya’nın Sahra-altı Afrika, Latin Amerika ve
Çin’den çok daha zengin oluşunu belirleyen nedenler tarihsel, coğrafi, kültürel veya etnik mi?
Endüstri Devriminin 18.yy İngilteresinde başlaması, ardından Batı Avrupa ve sömürgelerine yani
Amerika ve Avustralya’ya yayılışı kaçınılmaz mıydı? 1688’de İngiltere’de meydana gelen Muhteşem
Devrim ve Sanayi Devriminin Peru’da gerçekleşmesi ve Peru’nun Avrupa’yı sömürgeleştirip beyazları
köleleştirmesi mümkün olabilir miydi? Yoksa bu yalnızca tarihsel bir bilim kurgu mu sayılır? Buna
cevap verebilmek ve nedenlerini anlayabilmek için niye bazı ülkelerin zengin bazılarının fakir ve
başarısız olduğuna dair bir teoriye ihtiyaç var. Hem refahı yaratan hem de engelleyen etkenlerin
tarihsel kökenleriyle birlikte açıklanması gerek. Dünyanın farklı yerlerinin nasıl olup da birbirinden
bu denli farklı kurumlar oluşturduğunu açıklığa kavuşturmak amacıyla kitabın yazarları, politik ve
ekonomik kurumların birbirleriyle nasıl etkileşerek zenginlik veya yoksulluğa neden olduğunu araştırmıştır. Neolitik Devrimden bu yana dünya üzerindeki ekonomik ve politik gelişmeyi ele alarak
kurumların kapsayıcı mı dışlayıcı mı olduğuna ve neden dünyanın bazı yerlerinde geliştiğine
odaklanırlar. Öne sürdükleri teorinin özünde kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlar ile refah
arasındaki bağlantı yer alır. Mülkiyet haklarını
6 www.ozetkitap.com
güçlendiren, eşit şartlar sağlayan, yeni teknolojilere yatırımı ve becerileri özendiren kapsayıcı
ekonomik kurumlar, ekonomik büyüme yaratmaya elverişlidir. Oysa dışlayıcı ekonomik kurumlar,
çoğunluğun sahip olduğu kaynakların belirli kişi veya küçük gruplar tarafından sömürülmesine
dayanır. Bu kurumlar mülkiyet haklarını korumaktan ve ekonomik faaliyeti özendirmekten acizdir.
Kapsayıcı ekonomik kurumlar, kapsayıcı politik kurumlarca desteklenir ve bunlar birbirlerini
desteklerler. Kapsayıcı politik kurumlar da siyasi gücü çoğulcu bir yaklaşımla topluma geniş biçimde
dağıtır. Kanun ve düzenin sağlanması, mülkiyet haklarının güvence altına alınması ve kapsayıcı
piyasa ekonomisi adına belli oranda siyasi merkezileşme sağlama gücüne sahiptir. Benzer şekilde
dışlayıcı ekonomik kurumlar da dışlayıcı politik kurumlarla ilintilidir. Siyasi gücü elinde tutan küçük
bir grubun ekonomik kurumları ve kaynakları kendi çıkarına kullandığı düzeni devam ettirebilmesini
sağlayan dışlayıcı politik kurumlardır. Bu, dışlayıcı ekonomik ve politik kurumların ekonomik
büyümeye tamamen aykırı olduğu anlamına gelmez. Elbette elit kesim büyümeyi teşvik eder ki
kaynakları daha çok sömürebilsin. Bir nebze siyasi merkezileşme sağlamış olan kurumlar bir miktar
ekonomik büyüme de yaratabilir. Ancak dışlayıcı kurumların yönetimindeki büyüme ve gelişme asla
sürdürülebilir olamaz. Çünkü sürdürülebilir ekonomik büyüme inovasyon gerektirir. İnovasyon da
ekonomik alanda eskinin yerine yeniyi koyan ve siyasetteki yerleşik güç ilişkilerinin istikrarını bozan
‘yaratıcı yıkım’dan ayrıştırılamaz. Dışlayıcı kurumlara hakim olan elit kesim, yaratıcı yıkımdan
korktuğu için buna direnecek ve böylesi bir yönetim altında herhangi bir gelişme kısa ömürlü
olacaktır. Ayrıca dışlayıcı kurumlara hakim olanların toplumun zararına kendilerine büyük çıkar
sağlaması, siyasi güce sahip olma isteğini de beraberinde getirdiğinden iktidar kavgaları bitmek
bilmez. Sonuçta bu tip kurumların yönetimindeki toplumlar siyasi istikrarsızlığa sürüklenir.
Dolayısıyla ekonomik ilerleme de durur. İşin kötü tarafı, dışlayıcı ekonomik ve politik kurumlar bir
topluma bir kez yerleşti mi adeta bir kısır döngü oluşturur ve aynı düzen hükümetler değişse de
ısrarla kendini tekrar eder. En tehlikelisi, Robert Michels’in oligarşinin tunç yasası olarak adlandırdığı
kısır döngüdür. Tarih, eskinin yerine yeni bir zorba yönetim getiren başarısızlıkla sonuçlanmış
devrimler ve radikal akım örnekleriyle doludur. Öte yandan kapsayıcı ekonomik ve politik
kurumlarla özdeşleşen verimli bir döngü mevcuttur. Fakat her iki döngü de mutlak değildir. Tarih
boyunca genel model dışlayıcı kurumlar olmasına karşın, günümüzde bazı ülkeler kalıpları kırıp
kapsayıcı kurumlara geçiş yapmayı becerebilmiştir. Bu geçişler tarihseldir ancak tarihsel olarak
önceden belirlendiği söylenemez. Fakat sonuçları koşullara bağlıdır.
7 www.ozetkitap.com
Tarihsel Kökenler Günümüzün zengin ülkeleri, 19.yyda başlayan sanayileşme ve teknolojik değişim
sürecine katılanlar; fakirleri de katılmayanlardır. Geniş çaplı ekonomik değişimin şartı olan büyük
kurumsal değişiklikler, mevcut kurumlarla ‘kritik kavşaklar’ arasındaki etkileşimin sonucunda ortaya çıkar. Kritik kavşaklar, bir veya birçok toplumda mevcut siyasi ve ekonomik dengeyi bozan büyük
olaylardır. Örneğin 14. yy’da Avrupa nüfusunun yarısını yok eden Veba Salgını, Batı Avrupalılara
muazzam kazanç getiren Atlantik ticaret yollarının açılması, dünya çapında ekonomilerin yapısını
değiştirme potansiyeli sunan Sanayi Devrimi insanlık için kritik kavşaklardır. Böyle kritik zamanlarda
birbirine çok benzeyen toplumlar bile sırf aralarındaki küçük farklar nedeniyle kurumsal olarak
farklı yollara sapabilir. Veba, serflik kurumunun Batı Avrupa’da ortadan kalkmasına Doğu Avrupa’da
ise güçlenmesine neden oldu. Sanayi Devrimi ile İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya, gibi Batı
Avrupa ülkeleri kalkınırken Rusya, Osmanlı ve Avusturya Macaristan İmparatorlukları ekonomik
olarak geriledi ama mutlak monarşileri I. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Kritik kavşaklar tarihsel
dönüm noktalarıdır. Kısır ve verimli döngülerin gösterdiği gibi tarihsel olarak şekillenen kurumsal
farklılıkların yapısını anlamak için de tarihsel süreci incelemek gerekir. Ancak bu tarihsel veya başka
türlü bir nedensellik anlamına gelmez. Örneğin Peru, coğrafi veya kültürel nedenlerden ötürü değil
kurumları yüzünden Batı Avrupa veya ABD’den bu kadar fakirdir. Bunun nedenleri anlamak için
Peru’da tarih boyunca kurumların gelişimine bakarsak İnka İmparatorluğu zamanında çok zengin,
500 yıl öncesinin koşullarına göre teknolojik olarak gelişmiş, Kuzey Amerika’daki seyrek kabilelere
kıyasla siyasi açıdan merkezileşmiş bir yapı görürüz. Esas dönüm noktası bu toprakların
sömürgeleştirilme şeklidir. Kuzey Amerika’nın sömürgeleştirilmesinden çok farklı biçimde
gerçekleşmiştir. İspanyol istilacılar Peru’da hazır buldukları İnkaların merkezileşmiş devlet yapısıyla
kurumlarını sömürmeye devam ettiler. Kuzey Amerika’da ise yerleşimin çok seyrek olması
bambaşka bir sürece yol açtı. Dışlayıcı kurumları nedeniyle İnkalarda siyasi devrim ihtimali çok
düşüktü ama İspanyol istilacılara direnebilseler ya da tehditler karşısında kurumsal yapılarını
yenileyebilselerdi her şey çok farklı olabilirdi. Dünyayı İnkalar ya da Çinliler değil, Avrupalıların
kolonileştireceği de tarihsel olarak kaçınılmaz değildi. 15.yy Avrupasının o hale gelinceye kadar
geçirdiği kurumsal değişimlere bağlı olarak saptığı yollarla geçtiği kritik kavşakların sonucudur.
Bunu İngiltere’nin yaşadığı kurumsal sapma süreci ve Atlantik ticaretinin başlaması mümkün
kılmıştır. İngiltere’nin avantajı, ticarete kafası çalışan çiftçiler ile tüccar ve sanayicilerin gelişmesine
uygun zemin hazırlayan Manchester, Liverpool gibi bağımsız şehir merkezleri olmuştur. Vatandaşlar
giderek daha çok haklarını aramaya başlamış, çeşitli kampanyalar düzenleyerek farklı ekonomik
kurumlar talep edip politik atılımlarla seslerini kraliyete duyurmayı becermişlerdir. Ayrıca Avrupa’da
kapsayıcı kurumların
8 www.ozetkitap.com
gelişmesine Roma’nın çöküşü yol açmıştır. Batı Roma İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan
krallıkların yapısı Roma hukuku ve kurumlarından etkilenmiştir. Feodal düzene dönüşecek merkezi
dağılmış siyasi ortamı ve derebeylikleri yaratan da Roma’nın çöküşüdür. Daha geri gidersek Eski
Roma’da ekonomik canlılığı sağlayan cumhuriyet kurumları, Sezar’ın darbesiyle İmparatorluğa
dönüşecek bir devletin yapılanmasına imkan vermiştir. Ancak bu göreceli kapsayıcı kurumlar
imparatorluk yönetiminde daha dışlayıcı kurumlara dönüşmüş ve böylece ekonomik gerileme
kaçınılmaz olmuştur. Benzer biçimde Venediklilerin zenginliği de kapsayıcı kurumları sayesinde
oluşmuş ancak şehir devletinin refahını oluşturan bu kurumlar elit kesimin çabalarıyla piyasaya yeni
girmek isteyenleri yasaklayan bir biçime bürününce duraklama ve gerileme başlamış, sonunda bir
zamanların görkemli şehri adeta bir müzeye dönüşmüştür. Tarihsel dönüm noktaları olmasa Batı Avrupa atağa kalkıp dünyayı fethedemezdi. Mesela işgücünün azalmasına sebep olup köylüleri
başkaldırmaya iterek feodal düzeni temelden sarsan, dolayısıyla kraliyetlerin gücünü zayıflatan
Veba Salgını olmasaydı ya da Avrupalı monarşiler Çinli Ming Hanedanı gibi denizaşırı ticareti tehdit
görüp engellemeye çalışmış olsaydı çok başka bir dünyada yaşıyor olurduk. Nasıl ki Roma yıkıldıktan
sonra kapsayıcı kurumlara ilk yönelenin İngiltere olacağı ya da 1970’lerde Çin’in Kültürel Devrim’den
sonra ekonomik kurumlarında radikal değişime gidip hızlı bir büyüme yakalayacağı tahmin
edilemezdi; 500 yıl sonra gidişatın nasıl olacağı da kesin olarak öngörülemez. Yine de önümüzdeki
onyıllarda ekonomik büyümeyi yakalaması muhtemel toplum tiplerine yönelik bir kanıya varabiliriz.
Öncelikle kısır ve verimli döngülerin inatçı ve uyuşuk bir yapıya sahip olduğunu söylemek lazım. 50-
100 sene sonra ABD ve Batı Avrupa kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlarına dayanarak Sahra-altı
Afrika, Orta Doğu, Orta Amerika veya Güneydoğu Asya’dan daha zengin olacaklarına şüphe yok.
Bununla birlikte önümüzdeki asırda büyük kurumsal değişiklikler olacağı ve bazı ülkelerin kalıbını
kırıp zenginleşeceği de kesin. Somali ve Afganistan gibi hiçbir şekilde siyasi merkezileşme
sağlayamamış veya Haiti gibi devleti çökmüş ülkelerin dışlayıcı kurumlar altında gelişebilmesi ya da
kapsayıcı kurumlara geçişe yönelmesi pek mümkün değil. Buna karşılık yakın dönemde büyüme
olasılığı yüksek olanlar, muhtemelen dışlayıcı kurumlara sahip olmalarına rağmen bir miktar olsun
siyasi merkezileşme sağlamış olanlar olacak. Afrika’da Burundi, Etiyopya, Ruanda ve Tanzanya; Latin
Amerika’da ise merkezileşmenin yanında çoğulculuğun da gelişmeye başladığı ülkeler Brezilya, Şili
ve Meksika. Mesela Kolombiya’nın sürekli bir büyüme yakalaması pek olası değil. Aslına bakılırsa çok
ülkenin hali belirsiz. Mesela Küba mevcut kurumlarını muhafaza edebilir veya kapsayıcı kurumlara
geçerek ekonomik bir dönüşüm geçirebilir. Asya’da Myanmar için de bu geçerli. Bu yaklaşım
kurumların nasıl değişeceğine ve sonuçlarının ne olacağına dair kapsamlı düşünmemizi sağlasa da
küçük farklar ve koşullara bağlı durumlar nedeniyle kesin bir
9 www.ozetkitap.com
tahmin yürütmek zor. Üstelik politikalara dair tavsiyelerde bulunurken çok daha dikkatli olmak
lazım. Kritik kavşakların etkileri mevcut kurumlarına ne kadar bağlıysa farklı toplumların aynı
politika uygulamasına nasıl tepki vereceği de yine mevcut kurumlarının yapısına bağlı. Tabii ki
ülkelerin refaha yönelik adımları atabilmesi için dışlayıcı kurumlarını kapsayıcı kurumlara
dönüştürmesi gerek. Fakat bunun kolay bir yolu olmadığı da belli. Öncelikle kısır döngü dediğimiz
olgu, kurumları değiştirmeyi iyice zorlaştırır. Oligarşinin tunç yasasına bağlı olarak dışlayıcı
kurumlar, adeta kılık değiştirerek kendi kendilerini yeniden yaratabilir. İşte bu yüzden Mısır’daki
devrimle Mübarek rejiminin yıkılmasının ardından yerine illa ki daha demokratik ve kapsayıcı
kurumlara geçileceğinin garantisi yok. Aksine eski kalıplar tekrarlayabilir ve ümit verici demokrasi
hareketine rağmen ülke yine yoksul ve başarısız olmaya devam edebilir. Tarihsel koşullara bağlı
olarak kritik kavşakların ve kurumsal farkların birbirini nasıl etkileyeceğini bilemeyeceğimizden
kapsayıcı kurumlara geçişi sağlayacak bir değişim yaratacak genel geçer bir formül de olamaz. Yine
de kötü politikalar bu bilgiler ışığında ayırt edilebilir. Acemoğlu ve Robinson’un teorisinin yanlış
hipotezlere ve eksik bilgilere dayanan siyasi tavsiyeleri analiz edecek bir bakış açısı sağladığı kesin.
Örneğin Çin modeline bakıp otoriter gelişmeyi destekleyen siyasi tavsiyeleri ele alalım. Yüksek
ticaret hacmi vs. ülkede hiçbir şekilde demokrasi adına bir gelişim sağlamış değil. Otoriter yönetim
ve dışlayıcı kurumlar altındaki büyümenin fazla devam edemeyeceği gayet iyi anlaşıldığından, benzer tavsiyelerin yanlış yönlendirmeler olduğunu fark etmek artık daha kolay. Feci hatalardan
kaçınmak aslında basit çözümler üretmekten daha önemli ve daha gerçekçi bir tutum. Irak
örneğinde, modernleşme teorisine dayanarak ABD işgalinden sonra ülkede demokrasi ve sivil
hakların gelişeceğini sananlar çok yanıldı. Irak kaos ve iç savaşa sürüklenince umutlar boşa çıktı.
Demek ki ülkelerin büyüdükçe gelişip modernleşerek uygarlaşacağını demokratikleşeceğini öne
süren modernleşme teorisi, başarısız ülkelerde görülen dışlayıcı kurumlarla ilgili sorunlarla nasıl
başa çıkılacağına gelince hiçbir işe yaramaz. Zengin ülkeler genelde demokratik rejimlere ve
kapsayıcı kurumlara sahip, sivil haklara ve insan haklarına saygılı olan ülkeler. Öte yandan birkaç
asırdır kapsayıcı ekonomik ve politik kurumlar oluşturan ülkeler sürdürülebilir kalkınmayı
yakalamışken son 60-100 yıldır hızla büyüyen otoriter rejimle yönetilen ülkelerde demokrasi namına
bir şey bulmaya imkan yok. Bu da şaşırtıcı değil çünkü otoriter rejimlerde gerçekleşen büyüme
dışlayıcı kurumlardan feragat etmek zorunda kalmaz. Kurumlara hakim olanlar bunu tehdit olarak
değil rejimin destekçisi olarak görür. 1980’lerden beri Komünist Partinin yaptığı da budur. Aynı
şekilde büyüme Gabon, Rusya, Suudi Arabistan ve Venezuela’da olduğu gibi ülkenin kaynaklarındaki
değer artışıyla oluştuğunda bu otoriter rejimlerin kapsayıcı kurumlara geçme ihtimali çok düşüktür.
Tarih de modernleşme teorisini desteklemeyen örneklerle dolu. Birçok zengin ülkenin baskıcı
diktatörlüklere ve sömürücü, dışlayıcı kurumlara boyun eğdiği inkar edilemez bir gerçek. 20.yy
başında sanayileşmiş ülkelerin başında gelmelerine ve halklarının iyi
10 www.ozetkitap.com
eğitimli olmasına rağmen Almanya Nazi partisinin yükselişinden; Japonya ise askeri rejimden
kurtulamadı. 19.yy başında İngiltere’den bile zengin olan Arjantin’de çoğulculuk ve demokrasi
gelişemedi. Seçimle gelen iktidarlar bile doymak bilmez diktatörlere dönüştü. 21. asırda halen
çekinmeden vatandaşın malına mülküne el koymaktalar. Bu örnekler açıkça gösterir ki otoriter
rejimler altındaki büyüme sınırlı kalır; demokrasiye yol açmaz; gelişme ancak kapsayıcı ekonomik
kurumlar ve yaratıcı yıkımla desteklendikçe mümkün olur. Belli ki otoriter büyüme uzun vadede
makbul ve geçerli olamaz. Dolayısıyla çözüm yolunun Latin Amerika, Asya, Afrika gibi ülkelere
uluslararası kamuoyunca kalıp gibi sunulması çok yanlıştır. IMF gibi uluslararası kuruluşlar, fakir
ülkelere bir dizi reform önerir. Bunlar, kamu sektörünün küçültülmesi, esnek döviz kurları gibi
hedefleri olan makroekonomik istikrarın yanında özelleştirme, kamu hizmetlerinin etkinleştirilmesi
gibi mikro-ekonomik hedeflere odaklanır. Hatta yolsuzluğa karşı önlemler üzerinde durarak devletin
işleyişini düzeltmeye yönelik öneriler sunar. Bu reformlar kendi içinde mantıklı olabilir ama esasen
Washington, Londra, Paris vb. merkezli uluslararası kuruluşlar, siyasi kurumlar ile politika
oluşturmaya getirdikleri kısıtlamaların rolünü kavramakta beceriksizdir. Uluslararası kuruluşların
zayıf ülkelerde ekonomik kalkınmayı planlama çabalarının başarısız olmasının nedeni, kötü
politikalarla kurumların en başta nasıl ortaya çıktığına açıklama getirmeye kalkışmazlar. Önerilen
politikalar ya kabul edilmez, ya uygulanmaz ya da sadece görünüşte uygulanır. Sorunun kökenine
inilmedikçe refaha yönelik planlama ve düzenleme çabaları başarısız olmaya mahkumdur. Refahın
arttırılmasına yönelik şu aralar çok moda olan bir yaklaşım da mikro düzeyde piyasa aksaklıklarının
düzeltilmesiyle kalkınma sağlanacağını öngörür. Fakir ülkelerin sağlık ve eğitim sistemleri, piyasa
düzenlemeleri başarısızlıklarla doludur. Fakat dışlayıcı kurumlarla yönetilen toplumlarda bu
sistemlerin düzgün işlememesi tesadüf değil, daha derin sorunların göstergesidir. İyi niyetli tavsiyelere uygun davranması beklenen politikacılar ve bürokratlar da genelde sorunun parçasıdır.
Sonuç olarak dışlayıcı kurumlar ve onları muhafaza eden politikalarla yüzleşmedikçe yani sorunların
kökenine inmedikçe ülkelerin ne gelişmesi ne de zenginleşmesi mümkündür.
İngiltere Farkı Sanayi Devrimi’nin, Muhteşem Devrim’den bir süre sonra İngiltere’de başlaması
tesadüf değil. İngiltere imza kampanyalarından sonuç alınmaya çoktan başladı. İngiliz tarihi monarşi
ile tebaası; güç için mücadele eden farklı gruplar ve soylularla vatandaşlar arasındaki çekişmelerle
doludur. Genel sonuç ise 1215 tarihli Magna Carta’dan beri iktidar sahiplerini daha da güçlendirmek
değil vatandaşların haklarını çoğaltmak olmuştur. 1688 sonrası anayasal rejimi şekillendirecek güçlü
bir parlamento oluşabilmesi için geniş koalisyon şarttı. Bu sayede Parlamento içinde tek bir grubun
aşırı güçlenip
11 www.ozetkitap.com
gücünü suiistimal etmesini denetlenmek de mümkündü. Bu etkenler İngiltere’de çoğulculuk ve
kapsayıcı kurumların oluşmasını belirledi. 17. asırda sürekliliği olan bir ekonomik büyümeyle atılım
yapan İngiltere, dünyada kan dökülmeden gerçekleşen Muhteşem Devrim ile önemli bir istisnadır.
Farklı grupların iktidar ve kurumları ele geçirme mücadelesi 1642-1651 arasında iç savaşa neden
olmuştu. O dönemde İngiltere’de ne kölelik ne de serflik sistemi vardı ama insanların uğraşabileceği
ekonomik faaliyetler kısıtlıydı. Hem ulusal hem de uluslararası ekonomi tekeller nedeniyle
tıkanmıştı. Devlet, keyfi vergilendirmeler yapıp yasal sistemi manipüle ediyordu. Arazi alım satımı
imkansız, yatırım yapmak riskliydi. Tüm bunları 1688’de meydana gelen Muhteşem Devrim
değiştirdi. Uygarlık tarihinde daha önce görülmemiş derecede kapsayıcı bir ekonomi ve siyasete
meydan veren bu devrimle oluşturulan kurumlar, sadece ekonomik teşvikleri değil, zenginlikten
kimin faydalanacağını da derinden etkiledi. Yüzyıl öncesinde İspanya donanmasını yenerek
denizlere hakim olmaya başlayan İngiltere’de Atlantik ticareti sayesinde zenginleşip cesaretlenen
tüccar sınıfı kraliyete karşı diğer gruplarla birleşerek muazzam haklar elde etti. Muhteşem Devrim,
kralın ve yönetici üst sınıfın gücünü sınırlayıp, ekonomik kurumları belirleme yetkisini Parlamentoya
aktardı. Aynı zamanda politik düzeni, devletin işleyişi üzerinde etkili olabilecek daha geniş bir
toplum kitlesine açarak çoğulcu bir toplumun temelini atmış oldu. Siyasi merkezileşme sürecini
hızlandıran bu gelişmelerin yarattığı kapsayıcı politik kurumlar ekonomik kurumları da kapsayıcı
hale getirdi. Devlet yatırım, ticaret ve inovasyona yönelik teşvikler sağlayan kurumları kanunlaştırdı.
Keyfi vergiler sona erdi, tekeller neredeyse ortadan kaldırıldı. Milli sanayi geliştirilirken ticari
faaliyetler desteklendi. Hem ticari faaliyetin önündeki engeller kaldırıldı hem de İngiliz donanması,
ticari çıkarları korumak için görevlendirildi. Mülkiyet hakları güvence altına alındı. Endüstriyel
gelişimin vazgeçilmezi olan altyapı çalışmaları başladı. Yollar, kanallar ardından demiryolu döşendi.
Tüm bu gelişmeler Sanayi Devrimine giden yolu açtı. Avrupa’da çağlar boyunca biriken bilginin
üzerine temellenen teknolojik gelişmelere dayanan Sanayi Devrimi, bilimsel araştırma ve yetenekli
insanların çabalarıyla gerçekleşti ve en önemlisi köklü bir değişim yarattı. Gücünü teknolojilerin
geliştirilip uygulanması için kârlı fırsatlar yaratan kapsayıcı bir piyasadan alan Sanayi Devrimi
başarısını eğitim ve becerilerin gelişmesine de borçluydu. İnsanlık tarihini değiştiren seri üretimin
yolunu açan buhar makinesi, eğirme tezgahı gibi yeni buluşlara denizaşırı koloniler ve plantasyonlar
dahil Birleşik Krallık topraklarının her yerinde rağbet edilmesi gelişmeyi hızlandırdı. James Watt gibi dâhi girişimcilerin Parlamento’yu etkileyebildiği kapsayıcı bir siyasi sistem oluştu. Bu düzenin
oluşturduğu ekonomik kurumların kapsayıcılığı sayesinde teknolojik gelişme, iş kurma ve yatırım
yapma, bilgi ve becerilerin etkin kullanımı mümkün hale geldi. Peş peşe atılan radikal adımlar
ilerlemenin itici gücü oldu. Britanya adasında başlayan değişim denizaşırı kolonileri dahil tüm
Birleşik Krallık topraklarına yayılmaya başladı ve tüm Avrupa’yı etkiledi.
12 www.ozetkitap.com
İspanya ile İngiltere arasındaki farkı belirleyen de mutlakıyetin mülkiyet hakları ve ekonomik
kurumlar üzerindeki olumsuz etkisi olmuştur. İspanya kolonilerini sömürerek hazinesini
doldururken İngiltere tüccar sınıfını zenginleştirmiştir. Dolayısıyla İngiltere’deki ekonomik
hareketliliği başlatan ve saltçılık karşıtı politik koalisyonun başını çeken de bu tüccarlar olmuştur.
İspanya’da serbest ticaret gelişememiş dolayısıyla saray ve etrafındaki soylular dışında kimse bu
zenginlikten nasibini alamamıştır. Tahmin edilebileceği gibi, bu dışlayıcı ve sömürücü kurumların
sonucu ekonomik gerileme olmuş ve halk fakirleşmiştir. Sanayi Devrimi’nin ardından bazı ülkeler
vatandaşlarını yeni teknolojilere teşvik ederek hızla gelişti, bazısı ise bunu beceremedi veya yerinde
saymayı seçti. Değişimden, yaratıcı yıkımdan korkan hükümdarlar sanayileşmeyi getirecek
teknolojilerin yayılmasına bilinçli olarak engel oldu.
Büyük Fark Yaratan Küçük Farklılıklar Sanayi Devrimi döneminde İngiltere gibi bazı ülkeler
ticaret, sanayileşme ve girişimciliği etkin biçimde destekleyip gelişirken Çin, Osmanlı gibi
mutlakıyetle yönetilen bazı devletler, sanayinin gelişmesini engelledikleri veya yayılması için kıllarını
kıpırdatmadıkları için geri kaldılar. Politik ve ekonomik kurumlar teknolojik buluşlara gösterilen
tepkiyi de belirlemesi farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurdu. Neden İngiltere’de gerçekleşen
ekonomik değişim Osmanlı’da olmadı? Çünkü Osmanlı’nın saltçı, dışlayıcı politik kurumlarıyla
dışlayıcı ekonomik kurumları arasındaki ilişki buna izin vermedi. Her ne kadar kurumları çoğulcu ve
kapsayıcı olmasa da Osmanlı, matbaa gibi bir buluşu yasaklayacak kadar merkezileşmiş bir devletti.
1445’te Almanya’da Gutenberg matbaayı icat ettiğinden beri her şey değişmeye başlamıştı ama
önce 1485’te Sultan II.Beyazıt tarafından yasaklandı. 1515’te ise bu yasak Yavuz Sultan Selim
tarafından pekiştirildi. Matbaa aleyhtarlığı okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı açısından feci
sonuçlara yol açtı. 1800’lerde nüfusun sadece %2-3’ü okuryazardı. İngiltere’de ise erkeklerin %60’ı,
kadınlarınsa %40’ı okuma yazma biliyordu. Hollanda ve Almanya’da ise bu oranlar daha fazlaydı.
Osmanlı bu dönemde en düşük eğitim seviyesiyle Avrupa’nın çok gerisinde kaldı. Osmanlı’da ilk
matbaaya izin verilmesi 1727’yi buldu. III. Ahmet matbaa kurması için İbrahim Müteferrika’ya izin
verdi ama basılan her şeyin yayınlanabilmesi için kadılardan oluşan dini bir kurulun onayından
geçmesi gerekiyordu. Bu yüzden Müteferrika matbaasını çalıştırdığı 14 yıl boyunca sadece 17 kitap
basabildi. Türkiye’nin dışında kalan Osmanlı topraklarında ise matbaacılık daha da geri kaldı. Mesela
matbaanın Mısır’a ulaşması Napolyon’un başarısız işgal denemesi sırasında oldu. Osmanlı
kurumlarının yapısı göz önüne alındığında padişahların matbaaya karşı çıkması anlaşılabilir. Çünkü
kitaplar fikirlerin yayılmasını sağlar, dolayısıyla halkın kontrol edilmesini zorlaştırır. Bu fikirler
ekonomik büyümeyi arttıracak değerli araçlar olabilir ama aynı zamanda politik ve sosyal statükoyu bozacak bölücü nitelikte de olabilir. Her şekilde
bilginin elit kesim tarafından kontrol edildiği mevcut düzeni tehdit ederler. Osmanlı sultanları ve din
adamları değişimden ve bunun sonucunda ortaya çıkacak ‘yaratıcı yıkım’dan korktuğundan
buldukları çözüm, yenilikleri yasaklamak olmuştur. Değişimden, sanayileşmeden korkup treni
kaçıran yalnızca Osmanlı değildi. Rusya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarında da
hükümdarlar yeni teknolojileri, demiryolu gibi altyapı yatırımlarını kasıtlı olarak engellemiştir. Doğu
Avrupa’da süregelen serflik sisteminin değişmesini istemeyen soylular her şeyi olduğu gibi
muhafaza etmeyi yeğlemiştir. İşgücü pazarının oluşmasını önleyen ve taşra nüfusunu ekonomik
teşvik ve inisiyatiflerden yoksun bırakan serflik sisteminin yanında soyluların tekelleştirdiği ticaret
ve loncaların kontrolündeki şehir ekonomisi düzenin devamını sağlamıştır. Mutlakıyet ile yönetilen
ama siyasi merkezileşmesi yetersiz olan ülkelerde ise durum daha kötü olmuştur. Atlantik ticareti,
köleliğin yayılmasına neden olarak Afrika ülkelerinin bugünkü haline dönüşmesini de etkilemiştir.
Avrupalılar silah ve mühimmat karşılığında köle satın aldığından kabileler arasındaki savaşlar
körüklenmiştir. Bir başka deyişle Afrika’daki geri kalmışlık insan eliyle yaratılmıştır. Köle ticareti
1807’den sonra büyük oranda sona erdi ama kölelik kurumu o kadar derine yerleşmişti ki ne
köleleştirme ne de kölelik bitmedi. Sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla gelirleri artan Avrupalı ve
Kuzey Amerikalıların tropik ürünlere talebi artınca bu kez de ‘yasal ticaret’ adı altında insanlar
plantasyonlarda zorla çalıştırılmaya başladı. Afrika’nın gidişatını değiştirmesi için pek şansı
kalmamıştı artık. Sömürgeciliğin ve köle ticaretinin başlattığı siyasi süreçlerin feci sonuçları halen
sıkıntı ve insanlık dramı yaratmaya devam etmekte. Son yıllarda büyük gelişme gösteren
demokratik Afrika ülkesi Botsvana’nın başarısı ise bağımsızlık sonrası kapsayıcı politik ve ekonomik
kurumlar oluşturmasına bağlıdır. Geleneksel kurumlarının çoğulcu oluşu bunu çabuklaştırmıştır. İç
savaş ya da askeri müdahale geçirmemiştir. Sömürge dönemini atlatan kurumları doğal kaynakların
yönetiminde de başarılıdır. Yasalarına göre yeraltı madenlerinin her hakkı ulusa aittir. Bu yasayı
elmas madenlerinin keşfinden önce çıkararak diğer Afrika ülkelerine önemli bir fark atmış oldu.
Sierra Leone’de, Sahra-altında süregelen iç savaşlarda elmas madenlerinin kontrolünü ele geçirmek
için kan dökülürken Botsvana liderleri bu kazancı, küçük bir grubu zenginleştirmek yerine tüm ulusa
faydalı olacak şekilde eğitim, altyapı gibi kamu hizmetlerinde kullandılar. Bağımsızlık sonrası
diktatör bir rejim kurmaya çalışmadılar. Dünya çapında kötülüğüyle nam salmış Mugabe’nin tersine
demokratik seçimler yapıp dürüstçe çalıştılar. Kapsayıcı kurumlar siyasi istikrar getirip ekonomi de
düzelince kimsenin hükümeti devirmek, devleti ele geçirmek filan gibi bir derdi olmadı. Çünkü
kalıpların kırılması için baskıcı otoriter politik döngüden kurtulmak, hukukun üstünlüğüne saygı
duymak gerekir. Botsvana işte bunu başardığı için kalıbını kırıp öne çıkabildi.
Son 500 yılda Latin Amerika’yı nasıl İspanyol sömürgeciliği şekillendirdiyse Orta Doğu’nun
kurumlarını da Osmanlı şekillendirmiştir. Mutlakiyet ile yönetilen Osmanlı devletinin kurumları da
bir hayli dışlayıcıydı. Toprak mülkiyeti devlete aitti. Devletin gelir sağladığı ana kaynaklar tarımsal
üretim, vergiler ve savaş ganimetleriydi. Yine de devlet, Orta Doğu’ya Anadolu’ya hükmettiği gibi
hükmetmiyordu. Arap yarımadasında Bedeviler ile başı dertteydi. Asayişi sağlamak bir yana vergi
toplayacak idari yapıya bile sahip değildi. Kanunsuzluk ve haydutluk diz boyuydu. Mesela Filistin’de
insanlar verimli tarlalarını bırakıp haydutlardan korunmak için dağlık bölgeye taşındı. Dışlayıcı ekonomik kurumlar şehirlerde de iş başındaydı. Ticaret devlet kontrolündeydi. Meslek kolları
loncalar ve tekellerin elindeydi. Dolayısıyla Sanayi Devrimi sırasında Orta Doğu’nun kurumları
dışlayıcıydı ve bu yüzden bölge ekonomik açıdan gelişemedi. 1840’lara gelindiğinde Osmanlı
reformlarla kurumlarını yeniden yapılandırmaya çalışıyordu. Ancak reform çabaları, statükocuların
‘yaratıcı yıkım’ korkusu ile elit kesimin ekonomik veya siyasi güçlerini kaybetmekten korkmaları
nedeniyle engellendi. Osmanlı sömürgeciliğinin ardından 1918’de Avrupa sömürgesine giren Orta
Doğu, aynı kurumsal yapıyla idare edildi. Bağımsızlığını kazandığında ise değişen tek şey, bu
kurumların başına yerli elitlerin geçmesi oldu. Ürdün Krallığı gibi bazılarında üst tabaka doğrudan
Avrupalı sömürgecilerin yarattığı seçkinlerdi. Ortaçağda ekonomik açıdan dünyadaki zengin
yerlerden olmasına rağmen kurumsal farklılıklar nedeniyle günümüzde Ortadoğuluların çoğunluğu
yoksulluk çekmektedir.
DİP DİBE AMA BAMBAŞKA Güney Kore ve Kuzey Kore veya Haiti ve Dominik Cumhuriyeti gibi
dünya üzerinde coğrafi olarak yan yana olup da politik, ekonomik ve sosyal açıdan birbirinden o
denli farklı birçok yer var. Ülkeleri, bölgeleri, doğu ile batıyı; güneyle kuzeyi ayıran sınırlar insanların
yaşam koşullarını, sahip oldukları olanakları da belirler. Kurumların farklı oluşu sınırın iki yanına
apayrı hayatlar sunarak ekonomik refah açısından kıyaslanamayacak bir fark yaratır. Mesela
ABD’nin Arizona eyaletinin Nogales kasabası ile Meksika tarafındaki Sonora eyaletine bağlı Nogales
dip dibe olmalarına rağmen tamamen farklı yaşam standartlarına sahip. Kasabanın kuzey tarafında
yaşayanlar ABD vatandaşı oldukları için altyapıdan, eğitim ve sağlık hizmetlerine kadar tüm sosyal
imkanlara erişebilir durumda. Kuzey Nogalesliler demokratik hak ve özgürlüklerin tadını çıkarırken,
Güney Nogales kanun ve düzenden yoksun, halkın çoğu can derdinde. Yollar bozuk, gençler işsiz,
suç oranı yüksek. İş kurmak hem riskli hem de yalakalık yapmadan ruhsat çıkarmak çok zor.
Meksika’nın gönençli bir bölgesi olmasına karşın hane başına düşen ortalama gelir, Nogales,
Arizona’daki ortalama gelirin sadece üçte biri. Çoğunluk lise mezunu bile değil; ömürleri de kuzey
komşularından çok daha kısa. Kuzeydekiler oylarıyla yöneticilerini seçip politikalarını beğenmediklerinde değiştirebilirken güney tarafında politikacıların yolsuzlukları
ve beceriksizlikleri olmadan gün geçmiyor. Aslen aynı şehir olan ama sınırla ayrılmış bu iki yakayı bu
kadar farklı kılan ne coğrafya ne iklim, ne de etnik kökenler. Aynı kültürü paylaşan insanların
yaşadığı bir yer ama farklı ülkelerin sınırlarına dahiller. Kuzeydekiler ABD’nin ekonomik
kurumlarından faydalanarak mesleklerini özgürce seçebiliyor; okula gidip beceri kazanabiliyor;
işverenlerini en iyi teknolojiye yatırım yapmaya teşvik edip maaşlarına zam alabiliyorlar. Aynı
zamanda temsilcilerini seçip demokratik sürece dahil olmalarını sağlayan politik kurumlara da
erişebilir durumdalar. Dolayısıyla politikacılar da vatandaşların talep ettiği hizmetleri sunuyor.
Güneydekiler ise o kadar şanslı değil çünkü Meksika kurumlarının yarattığı bambaşka bir dünyada
yaşıyorlar. Peki ABD kurumları bunca olanak sağlarken, Meksika’da ya da daha doğrusu Latin
Amerika’nın geri kalanındaki kurumların neyi eksiktir acaba? Bu sorunun cevabı için erken
sömürgeci dönemde farklı biçimlerde ortaya çıkan toplumlara bakmak gerekir. O zaman meydana
gelen kurumsal ayrılığın sonuçları günümüze dek süregelmiştir. Bu ayrılığı anlamak içinse Kuzey
Amerika ve Güney Amerika’da Avrupa kolonilerinin kuruluşuna bakmak lazım. Batı sömürgeciliğinin mantığında Yeni Dünya’nın zenginliklerini, değerli madenlerini yağmalamak yatıyordu. 1500’lerin
başında Amerika kıtasında yayılmaya başlayan İspanya, bir asır sonra Güney Amerika’nın orta, batı
ve güneyini fethetmişti. Portekiz de Brezilya ve doğusuna sahip çıkmıştı. Muhalif yerli toplumlara
boyun eğdirmek isteyen İspanya’nın sömürgeleştirme taktiği, önce liderlerini ele geçirip mal
varlıklarına el konması, yerlilerin zorla çalıştırılarak gıda ve haraç vermeye mecbur edilmesiydi.
Sonraki aşamada İspanyol istilacılar, yeni seçkin sınıf olarak yerli toplumun tepesine çıkıp vergi,
haraç ve zorla çalıştırma gibi mevcut düzenlerin kontrolünü ele geçiriyorlardı. Ardından en değerli
kaynak olan yerli nüfus, encomienda denen kurum bünyesinde yerlileri Hristiyanlaştırmakla görevli
İspanyol seçkinleri arasında bölüştürülüp dinlenmeksizin çalıştırılıyordu. Sömürgeciler elbette istila
ettikleri toprakları kendileri işleyecek değildi. Amaç yerlilerin sırtından geçinip tarım ve maden
ürünleri ticaretinden sonsuz kâr etmekti. Meksika’nın istilasında Cortes tarafından kusursuz biçimde
uygulanan ve büyük ölçüde etkili olan bu strateji, İspanyol İmparatorluğu’nun her köşesinde
benimsendi. O dönemde yazılmış İspanya boyunduruğunun barbarlığını eleştiren kayıtlarda yerli
insanlara genç yaşlı, kadın erkek ayırmadan köle muamelesi yapıldığı açıkça anlatılır. Öncelikle
tapınakları süsleyen altınları eritip külçe külçe İspanya’ya taşıdıktan sonra işgücü ve hammadde
sömürüsünü devam ettirmek için kurumlar ağı oluşturan İspanyollar, hali hazırda buldukları yerli
sistemlerden de yararlandı. İnkalarda halkın tapınaklar, soylular ve ordunun gıda ihtiyacını
karşıladığı ve karşılığında elit kesimin güvenliği sağlayıp kıtlık yardımı yaptığı mita sistemi vardı,
örneğin. Bunu çıkarlarına göre uyarlayan İspanyollar, encomienda gibi kendi sistemleriyle birleştirerek tarihin en eziyetli ve en geniş
kapsamlı zorla çalıştırma sistemini oluşturdu. Yerli nüfusun dağıtılarak dağlıklara sürülmesi,
topraklarının ellerinden alınması, yaşam standartlarının temel ihtiyaç düzeyine indirilip artan gelirin
İspanyollara aktarılması gibi ayakları olan, insanları emek pazarına girmeye zorlayan, İspanyol
toprak sahiplerinin lehine yevmiyelerin azaltılmasına yönelik bir düzen kuruldu. Bugünkü Peru’nun
ortasından başlayıp Bolivya’yı kapsayan bir alana yayılan bölgede tarlaları ya da madenleri işleyecek
dağınık yerleşimler kuruldu. Aşırı vergilendirme, yüksek fiyatlandırma, düşük emek bedelleri
yüzünden yerli halk fakirleştikçe fakirleşti. Bölgede halen görülen yoksulluk da o zamanlardan
mirastır. O dönemde oluşturulan benzer kurumlar ve sosyal yapılar, İspanyol hazinesini doldurup
istilacılara yüklü servet kazandırdı kazandırmasına ama aynı zamanda Latin Amerika’nın ekonomik
potansiyelinin altını kazımış oldu. İspanyollar, 1492’de yeni dünyanın fethine çıktıklarında iç
savaştan çıkmış olan İngiltere’nin sömürgecilik yapacak hali yoktu fakat yaklaşık bir asır sonra
İspanya İngiltere’yi 1588’de işgale kalktığında İngilizler onları yenerek denizlerin yeni hakimi
olacaklarının sinyalini verdi. İngilizlerin sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarını sağlayan
da bu kararlılıktı. Kuzey Amerika’da koloniler kurmaya başlamaları bu dönemde başlar ama kuzey
kendi tercihleri olduğu için değil. Çünkü iyi yerler kapılmıştır ve sona kalan donakalır. İspanyollar
sömürülecek yerli nüfusun, altın ve gümüş madenlerinin bol olduğu bölgeleri çoktan
sahiplendiğinden İngilizler geri kalanla yetinmek zorunda kaldı. İlk planları, İspanyol istilacılarınkine
benzer bir taktik kullanarak yerlilerin şefini yakalayıp kabileden erzak tedarik etmekti. İşler
bekledikleri gibi gitmemişti ama en azından yerlilerle ticaret yapmayı deneyebilirlerdi.
Yerleşimcilerin kendilerinin çalışıp üretmesi İngilizlerin aklına gelmemişti belli ki. Kuzey Amerika’daki yerlilere boyun eğdirmek o kadar kolay değildi. Koloniler kıtlıkla karşı karşıya kaldı. İngilizler büyük
bedeller ödeyerek sonunda İspanyol taktiğinin orada işlemeyeceğini anladılar. Meksika ve Peru’da
yapılanlar kuzeyde uygulanamazdı. Koşullar birbirinden çok farklıydı. Güneyde nüfus kuzeyden 500
kat daha fazlaydı. Üstelik bu yerlilerinin Aztek veya İnkalar gibi altınları yoktu, tek sahip oldukları
erzaktı. Ne ticaret yoluyla de ne zorla yerli halkın kolonileri besleyeceğine bel bağlayamazlardı.
Kolonilerin ve toprağın sahibi olan İngiliz şirketi Virginia Co. kazanç getirmesi için kurulmuştu
dolayısıyla yeni bir model oluşturularak yerleşimciler zorla çalıştırılmaya başlandı. Kaçanlar ölümle
cezalandırılıyordu ama insanlara yakındaki yerlilerle birlikte ya da o uçsuz bucaksız topraklarda
başka bir yerde özgürce yaşama fikri giderek daha cazip gelmeye başlamıştı. Bu şartlarda şirketin
gücü sınırlıydı. İngiliz yerleşimcileri boğaz tokluğuna ağır iş yapmaya mecbur kalamazdı. Ne yerlileri
ne de İngiliz yerleşimcileri baskı altında tutmanın imkansız olduğunu anlayan şirket, ilk sömürgenin
1607’de Virginia’da kurulmasından yaklaşık 10 yıl sonra yepyeni bir strateji benimsedi. Tüm
yerleşimcilerin iş kontratları iptal edilip kendilerine ev ve arsa verildi. Yetişkin erkeklere koloniyi
düzenleyen kanun ve kurumlarla ilgili söz hakkı tanıyan Kurul 1619’da kuruldu. İşte bu, Amerika’da demokrasinin
başlangıç noktasıdır. Takip eden 17.yy. mücadeleyle geçti ve sonunda ekonomik olarak yaşaması
mümkün bir koloni için tek seçeneğin yerleşimcileri yatırım yapmaya ve çok çalışmaya özendirecek
kurumlar oluşturmak olduğu anlaşıldı. Kuzey Amerika gelişirken İngiliz elitleri ara sıra İspanyolların
yaptığı gibi yalnızca bir avuç ayrıcalıklı insanı muaf tutacak şekilde politik ve ekonomik haklara
kısıtlamalar getirecek bazı kurumlar kurmayı tekrar denedi ama her defasında başarısız oldu. Çünkü
yeni dünyaya yerleşen insanlar, hiyerarşik bir düzene tahammül edemezlerdi. Önlerinde seçenek
çoktu, gerçekten çok çalışmaları isteniyorsa buna özendirilmeleri gerekiyordu. Bir süre sonra da
daha çok ekonomik özgürlük ve daha fazla politik hak talep etmeye başladılar. 1720’lere
gelindiğinde, sonradan ABD olacak 13 koloni benzer yapıdaydı. Kadınlar, köleler ve mülksüzler oy
kullanamıyordu dolayısıyla demokrasi sayılmazlardı ama politik haklar, o dönemde dünyanın diğer
yerlerine göre çok kapsamlıydı. Hepsinin yönetiminde bir vali ve erkek mülk sahiplerinden oluşan
bir kurul vardı. 1774’te ABD’nin bağımsızlığına giden yolu açan ilk kongreyi oluşturup İngilizlerin
başına bela olacak olanlar da bu kurullardır. Demek ki demokratik ilkeleri kabul eden, siyasi
iktidarın kullanımına sınırlamalar getiren ve bu gücü topluma geniş biçimde yayan bir anayasayı
uygulayan ülkenin Meksika değil de ABD olması rastlantı değil. ABD’nin bağımsızlığını kazandığı
dönemdeki anayasal süreci ile Meksika anayasal süreci birbirinden keskin biçimde farklıdır. 1808’de
Napolyon İspanya’yı işgal edince İspanyol Kralı tahttan indirildi. Yerine geçen ulusal cunta, Fransız
ordusuna karşı savaşmaya başlayarak meşrutiyete dayalı bir yönetim getirmek istedi. Kurulan
meclis özel imtiyazların kaldırıldığı, herkesin yasa önünde eşit olduğu, halk egemenliğine dayalı bir
rejim gerektiren bir anayasa önerdi. Bu, zorla çalıştırma ve mutlak gücün hakim olduğu kurumlarca
yönetilen İspanyol kolonilerindeki elitler için adeta bir kabustu. Avrupa’da İspanyol devletinin
çöküşüyle kurulan cunta otoritesini kabul edip etmemek arasında kararsız kalan Latin Amerikalılar,
anayasal bir krize sürüklenerek ayrı cuntalar kurmaya başladı. Bağımsızlık bildirileri yayınlanmaya
başladı. 1810’da Meksika’da çıkan Hidalgo isyanına bağımsızlık mücadelesinden çok sınıfsal veya
etnik savaş denmesi daha doğru olur. Sömürgeci beyazların ayrım yapılmadan öldürülmeye başlandığı bu harekete karşı elit kesim birleşti. Bağımsızlık eğer halkın siyasete karışmasına olanak
verecekse, İspanyollar gibi yerli elit de buna karşıydı. Dolayısıyla önerilen Cádiz anayasası onlar için
asla meşruluk kazanamayacaktı. 1815’te Napolyon’un imparatorluğu çökünce, Kral VII Ferdinand
yeniden İspanya tahtına çıktığı gibi Cádiz anayasasını lağvetti. İspanya, Amerika kıtasındaki
sömürgeleri üzerinde yeniden hak talebinde bulunmaya başladığında sadık Meksika sorun
çıkarmadı. Ancak sömürgelerde otoriteyi yeniden kurmak için gönderilen donanma ve ordu
birleşerek kralı yeniden Cádiz anayasasını kabul edip Cortes meclisini yeniden toplamaya zorladı. Bu
defa daha radikal bir anayasa önerilince Meksikalı elitler bağımsızlık ilan etmenin daha uygun olacağında karar kıldı. İspanya artık Meksika’nın ayrılmasını engelleyemezdi. Meksika
bağımsızlık hareketinin lideri Iturbide, elitlerin statü ve ayrıcalıklarına tehdit olarak gördüğü
kısımları çıkararak yeni bir tasarı hazırlayıp onaylattı. İspanyol ordusunda görev yapmış olan
Iturbide, kısa sürede diktatör kesilip anayasal meclisi iptal ederek yerine kendi cuntasını kurdu.
Iturbide dönemi fazla sürmemiş olsa da 19. yy. Meksika’sında benzer olaylar silsilesi zaman zaman
tekrar edecekti (Örn. Santa Ana ve Diaz iktidarları). Çünkü Meksika liderlerinin önünde ABD
başkanlarını kısıtlayan politik kurumlar yoktu. İlk Amerikan başkanları da asker kökenli siyasetçiler
olmalarına rağmen, anayasaya uygun davranıp iktidara gelmek için kaba kuvvet kullanmadılar.
Elbette, ABD Anayasası da ilkin modern standartlarda bir demokrasi doğurmadı. Kimin oy
verebileceğine her eyalet ayrı karar veriyordu. Kuzey eyaletleri, gelirlerinden veya mal varlığından
bağımsız olarak tüm erkeklere oy hakkı vermekte çabuk davrandı ancak güneyliler pek bir ağırdan
aldı. Kuzey ile Güneyin kölelik meselesi ihtilafı anayasa sürecinde bastırıldı. Senatoda kölelik yanlısı
ve karşıtı eyaletler arasında bir denge sağlanmaya çalışıldı. Nitekim ABD kurumları, iç savaş
ihtilafları Kuzey lehine çözünceye dek uzlaşma içinde çalışmayı sürdürmüş oldu. Böylece, özellikle
kuzey ve batı eyaletlerinde kanlı ve yıkıcı iç savaşın öncesinde ve sonrasında toplumun büyük kısmı
için ekonomik açıdan geniş olanaklar oluştu. ABD sadece 1860-65 arasında siyasi istikrarsızlık
yaşamış olmasına rağmen, Meksika bağımsızlığını kazandıktan sonraki 50 yılı istikrarsızlıkla geçirdi.
Yerel halk sömürüldü, tekeller oluştu. Bunun ekonomik açıdan sonuçları da berbattı. Mülkiyet
haklarının güvencesi sarsıldı, devlet ciddi biçimde zayıfladı. Bağımsız Meksika sömürge döneminde
yerleştirilen kurumları muhafaza edince ekonomik teşviklerin ve nüfusun büyük kısmının
girişimlerinin önü tıkandı. Toplumu büyük bir eşitsizliğe sürükledi. 19. yüzyılın ilk yarısında ABD,
Sanayi Devrimini yaşarken Meksika daha da fakirleşti. Günümüzde Meksika devletinin gücü ve
yetkisi ne vergi gelirlerini arttırmaya ne de kamu hizmetleri sağlamaya yeterli değildir.
Sanayi Devrimi: Fikir bul, Şirket kur ve Kredi çek Buluşlar ekonomi genelinde teknolojik
ilerlemelerin lokomotifidir. İngiltere’de başlayan Sanayi Devriminin ilk başarısı pamuklu kumaşın
makinelerle dokunması oldu. Bu da önce tekstil sonra da diğer endüstrilerde işçilerin verimini
arttırdı. Buna öncülük eden de yeni fikirleri uygulamaya sokmaya hevesli girişimciler ve iş
adamlarıydı. Parlamento’nun finansal düzenlemeleri piyasayı canlandırdı. Bu hareketlenme Atlantik
ötesine de ulaştı. İngiltere’de geliştirilen teknolojileri kullanmanın büyük ekonomik fırsatlar
yaratacağının farkına varan Amerikalılar, kendileri de icatlara meraklıydı. Fikir mülkiyet haklarını koruyan patent sistemi, İngiliz Parlamentosu’nda 1623’te kısmen kralın keyfine göre istediği kişiye
ayrıcalıklı haklar tanımasını engellemek amacıyla yürürlüğe girmişti.
ABD’de patent alanlarsa, yalnızca zengin ve elit değil toplumun her kesiminden çeşitli insanlardı.
Pek çok insan patent haklarından servet kazandı. Mesela ampulün mucidi ve General Electric
şirketinin kurucusu Thomas Edison; yedi çocuklu bir aileden geliyordu ve hiç okula gitmemişti. 1820
ile 1845 arasında ABD’de patent alanların yalnızca %19’unun ailesi meslek veya toprak sahibiydi.
Çoğu Edison gibi resmi eğitim almamıştı. ABD’nin o zamanlar yalnızca politik açıdan değil, diğer
ülkelere kıyasla yeni icatlar açısından da daha demokratik oluşu, ekonomik yönden dünyanın en
yenilikçi ülkesi olma yolunda çok önemliydi. Yoksulsan bile iyi bir fikrin varsa patentini makul fiyata
alıp, bir başkasına satabiliyordun. Ama gerçekten patentten para kazanmak isteyenin kendi işini
kurması gerekliydi. Bunun için de sermaye şarttı. Borç almak için de bankalara ihtiyaç vardı. 19.
yüzyılda hızla gelişen mali aracılık ve bankacılık faaliyetleri ekonominin içinde bulunduğu hızlı
büyüme ve sanayileşmeyi kolaylaştıran kritik bir etken oldu. 1818’de ABD’de 160 bin dolar sermayeli
338 banka varken, 1914’e gelindiğinde 27.684 bankanın toplam sermayesi 27.3 milyar dolar
olmuştu. Demek ki potansiyel mucitlerin ve girişimcilerin iş kurmak için gerekli sermayeyi temin
edebilmesi kolaydı. Üstelik bankalar ve mali kuruluşlar arasındaki rekabet nedeniyle faiz oranları da
oldukça düşüktü. Meksika’da ise 1910’da Meksika Devrimi başladığı sırada banka sayısı da azdı.
Rekabet olmadığından faizler yüksekti ve bankalar zaten seçkin ve zenginlere kredi veriyor, onlar da
parayı ekonominin farklı sektörleri üzerindeki kontrollerini sıkılaştırmak için kullanıyordu.
Meksika’daki bankacılık sektörünün 19. ve 20. yüzyılda aldığı hal, ülkenin bağımsızlık sonrası
kurduğu politik kurumların direkt sonucudur. Tıpkı İspanyol istilacıların sömürge döneminde yaptığı
gibi bağımsızlık sonrasında yönetime gelen iktidarlar da yandaşlarına peşkeş çekerek geniş arazileri
istimlak ederek mülkiyet haklarını çiğnemiştir. ABD bankacılık sektörünün ülkenin ekonomik refahı
açısından daha iyi oluşunun banka sahiplerinin amaçlarıyla ilgisi yoktu. Elbette ki ABD bankacılığı da
kar amaçlıydı. Ancak bu dürtü, ABD kurumlarının kökten farklı olması nedeniyle farklı biçimlerde
yönlendiriliyordu. Bankacıların karşısındaki ekonomik kurumlar farklıydı ve onları rekabete mecbur
ediyordu. Çünkü bankacılık kurallarını belirleyen politikacılar farklı kurumların düzenlediği farklı
teşviklere maruz kalıyordu. Aslında 18. Yüzyılda ABD Anayasası yürürlüğe girdikten az sonra da
Meksika’dakine benzer bir bankacılık sistemi ortaya çıkmaya başlamıştı. Siyasetçiler, arkadaşlarına
ve ortaklarına kar paylaşımı karşılığında verebilecekleri devlet tekelinde bir bankacılık düzeni
kurmaya uğraştı. Bankalar da hemen kendilerini denetleyen siyasetçilere kredi vermeye başladılar.
Bu siyasetçilerin işine gelir ama vatandaşlar için hiç de iyi olmaz. Neyse ki banka tekellerini
oluşturmaya çalışanlar da siyasi seçime tabiiydiler. Amerikan toplumunun Meksika’dan ve diğer
birçok ülkeden farkı politikacılarını denetleyebilmesidir. Makamını cebini doldurmak veya
yandaşlarını zenginleştirmek için kullananları başından atar. Bu sayede bankacılık tekelleri çöktü
yani Meksika’daki sistem ABD’de sürdürülemezdi. Özellikle komşusu Meksika ile karşılaştırıldığında
ABD’deki politik hakların geniş dağılımı finans ve kredilere erişimde eşitliği garantilemiştir. Bu yüzden düzgün bir tasarısı ve buluşu olanlar doğru zamanda bunlardan yararlanabilmiştir.
KÜRESEL EŞİTSİZLİK 19. Yüzyılın ikinci yarısında patlama yaşayan dünya ekonomisi buharlı gemi ve
demiryolu gibi ulaşım yenilikleri sayesinde uluslararası ticarette büyük bir gelişme olmuştur. Bu
küreselleşme dalgası sayesinde kaynak zengini ülkelerdeki elitler, sanayileşen Kuzey Amerika ve
Batı Avrupa’ya hammadde ve doğal kaynak ihracatından servet elde edecekti. Kendilerini hızla
değişen bir dünyada bulan iktidar sahipleri ülkelerinin de değişmesi gerektiğini farkettiler ama bu
alışılagelmiş kurumlarını yerle bir edip ABD’dekine benzer yapılar kurmak anlamına gelmedi. Kıtanın
iki tarafı kurumsal farklılıklar açısından birbirinden iyice ayrıldı. ABD’de yerliler kenara itilmiş olsa da
hudut bölgelerinin yerleşimcilere açılması eşitlikçi ve ekonomik olarak dinamik bir ortam yarattı.
Ancak Latin Amerika ülkelerinin çoğunda sonuç farklıydı. Hudut bölgesindeki geniş araziler zaten
zenginlere verildiği için bu kesim daha da güçlendi. Birileri büyük servet yaparken toplumun geri
kalanı dışlandı. Güç grupları çıkarları için mücadele etmeye devam etti. Elit kesimin yatırımlarıyla az
bir ekonomik büyüme oldu ama hep hüsranla sonlanacaktı. 20.yüzyılda da bu kalıpta ısrar edilmesi,
Latin Amerika’ya ekonomik durgunluk, iç savaşlar, darbeler getirdi. Meksika Devrimi’ni Bolivya, Küba
ve Nikaragua izledi. Kolombiya, El Salvador, Guatemala ve Peru’da iç savaş patladı. Askeri
yönetimler ve diktatörlükle birlikte devrimler, arazi istimlakı ve siyasi istikrarsızlık geldi. Daha fazla
demokratik hak talebi giderek arttı ama Latin Amerika ülkelerinin çoğu ancak 1990’da demokrasi
oldu. Olmasına oldu ama istikrarsızlıktan kurtulamadılar. Pinochet rejiminde olduğu gibi birçoğunda
istikrarsızlığa baskı ve cinayet de eşlik etti. Arjantin’de 1976-1983 arasında ordu tarafından
öldürülen kişilerin sayısı tahminen 9 bin, insan hakları derneklerine göre ise 30 bin. Sömürge
toplum düzeninin etkilerinin hala sürmesi ve bunların kurumsal mirasları yüzünden günümüzde,
ABD ve Meksika arasında dolayısıyla kıtanın kuzeyi ve güneyi arasında bunca fark var. Dünyanın en
zengin iki adamı arasındaki fark da işlerin nasıl işlediğini gösterir. Teknoloji dehası Bill Gates, onca
ününe rağmen, Microsoft’un tekelini istismar ettiği iddiasıyla ABD Adalet Bakanlığı’na hesap
vermekten kurtulamadı. Öte yanda Meksika’da özelleştirme esnasında kamu tekellerini ihale
hileleriyle kendi tekeline geçirmiş, ayrıcalıklı kontratlara imza atmada ustalaşmış hırslı bir Meksikalı
olan borsa zengini Carlos Slim’in rüşvet verip tanıdıklarını ve nüfuzunu kullanarak muazzam kar
etmeyi sürdürebilmesinin nedeni ABD’dekinden çok farklı ekonomik kurumlarıdır. Ruhsat
çıkartmaktan kredi almaya kadar Amerika’da bir girişimci için açık ve dertsiz olan yollar, Meksika’da
dürüst bir girişimciyi yıldırmaya yetecek kadar çetrefillidir. Carlos Slim gibi adamlar yasal
boşluklardan yararlanıp siyasi bağlantılarını kullanarak zenginleşmeye devam eder çünkü onun gibi adamları üreten ekonomik kurumlar, halkın hakkını korumaktan ziyade küçük bir kesimin kesesini doldurmak için işler. Halbuki kurumlar düzgün işlediğinde Slim’in
taktikleri faydasız kaldı, ABD piyasasına teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı. Hakkında açılan davayı
kaybederek sözleşme ihlali yaptığı şirkete yüksek tazminat ödedi. Bu karar küresel ekonomide
Amerikan piyasasına girmek isteyen firmaların ABD kurallarına uyması gerektiğini gösterdiğinden
de ayrıca önem taşır. Yalnızca Amerika kıtasının tarihine bakmak bile politik ve ekonomik kurumları
şekillendiren güçler hakkında az çok fikir verebilir. Günümüzün farklı kalıplardaki kurumlarının kökeni geçmişe dayanır. Çünkü bir toplum bir kez belli bir şekilde yapılandı mı aynı düzen inatla
sürüp gitmeye meyillidir. Bunun nedeni yine politik ve ekonomik kurumların etkileşimidir. Bu inatçı
devamlılık ve bunu yaratan güçler dünyadaki eşitsizliği ortadan kaldırmanın ve fakir ülkeleri
zenginleştirmenin neden bu kadar zor olduğunu da gösterir. Aradaki farkların kilit noktası kurumlar
olsa da bunları değiştirme yönünde ortak bir irade olacak demek değildir. Bir toplumun ekonomik
büyüme ve vatandaşlarının iyiliği için illa ki kurumların en iyilerini geliştirip benimsemesi gerekmez.
Çünkü kurumların nitelikli olmayışı siyaseti ve politik kurumları kontrol edenlerin yararına olabilir.
Genelde güç sahipleriyle halkın geri kalanı hangi kurumların muhafaza edilip hangilerinin
değiştirilmesi gerektiğine dair aynı fikirde değildir. Çünkü gücü elinde tutanlar, toplumu
kalkındıracak olsa bile kendi işlerine gelmeyecekse değişime yanaşmazlar. Sonuçta toplumun hangi
kurallara göre düzenleneceğini, gücün kimin elinde olup ne şekilde uygulanacağını belirleyen
siyasettir. Carlos Slim’in her istediğini alması Bill Gates’in gücünün ise sınırlı olması işte bu yüzden.
Tam da bu nedenle bu teori sadece ekonomi değil politika ile ilgili. Kurumların bir ülkenin başarısı
üzerindeki etkileriyle ilgili. Dolayısıyla zenginlik ve yoksulluk ekonomisiyle ilgili. Kurumların zaman
içinde nasıl belirlenip değiştiğiyle ve milyonlarca insanın fakir fukaralığına mâl olsa bile değişmeyi
becerememesiyle yani zenginlik ve yoksulluk politikalarıyla ilgilidir. Dünyadaki eşitsizliği açıklamak
için farklı politikaların ve sosyal düzenlemelerin ekonomik teşvik ve davranışları nasıl etkilediğini
anlamak gerekir. Çünkü toplum düzenini belirleyen politik ve ekonomik kurumların etkileşimidir.
Büyük ölçekte düşününce ülkeler arasındaki farklar da dip dibe iki kasabanın arasındaki farka
benzer. Zengin ülkelerdeki insanlar daha sağlıklı, daha uzun ömürlü ve daha eğitimli. Yol, su,
elektrik hepsine sahipler. Kariyerden tatile hayattaki seçenekleri de olanakları da fakir ülkelerde
yaşayanların hayal edebileceğinden daha fazla. Yaşam standardı yüksek, kanun ve düzen var;
hükümetleri de insanları keyfi bir şekilde tutuklayıp bezdirmiyor aksine hizmet verip eğitim, sağlık
altyapı olanakları sağlıyor. Vatandaşların seçimlerde oy verip ülkelerinin siyasi gidişatı üzerinde söz
hakkı var. Dünyadaki eşitsizliğin de herkes farkında. İnsanları yasadışı yollarla sınırları, denizleri aşmaya iten de bu. Dünyadaki eşitsizlik, yalnızca yoksulların hayatını etkilemekle kalmaz ABD ve
birçok başka gelişmiş ülkedeki pek çok insanın da zoruna gitmektedir. Ayrıca bunun muazzam siyasi
sonuçları da var. Bu farklılıkların neden meydana geldiğini ve sebeplerini anlamak lazım. Böyle bir
anlayış geliştirmek tek başına yetmez ama yoksulluk içinde yaşayan milyarlarca insanın hayatlarını
güzelleştirmek için fikir geliştirmek adına ilk adım olacaktır. Dünya çapında düşünülünce ABD ile
Meksika arasındaki farklar küçüktür. Ortalama bir ABD vatandaşı, bir Meksikalıdan 7 kat; Peruludan
10 kat; Afrikalıdan 20 kat; Etiyopya, Mali, Sierra Leone gibi en fakir Afrika ülkelerinde yaşayanlardan
ise 40 kat daha zengin. Sadece ABD’de değil Avrupa, Kanada, Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda,
Singapur, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerde yaşayanlar dünyanın geri kalanından çok farklı bir
hayatın keyfini sürmekte. Bunun nedeni insanlara kapsamlı teşvikler sağlayan kurumların toplumda
yerleşmiş olmasıdır. Dolayısıyla siyasi ve ekonomik örgütlenme başarılı, yöneticiler nitelikli ve
yasalar da düzgün işler durumdadır. Politik ve ekonomik kurumlar iş dünyasını, bireyleri ve
politikacıları harekete geçiren teşvikleri şekillendirir. Her toplum, devlet ve vatandaşların ortaklaşa
oluşturup uyguladığı birtakım ekonomik ve politik kurallara göre işler. Ekonomik kurumlar eğitim
almak, tasarruf ve yatırım yapmak, yeni teknolojiler icat etmek ve bunları benimsemek gibi ekonomik teşvikleri şekillendirir. Bu ekonomik kurumları siyasi süreç; bu sürecin nasıl işleyeceğini
de siyasi kurumlar belirler. Örneğin, bir ülkede vatandaşların siyasetçiler üzerindeki kontrolü ve
tutumlarını etkileme becerilerini belirleyen de politik kurumlardır. Böylece politikacıların
(kusurlarına rağmen) halkın temsilcisi olup olmadıkları veya görevlerini şahsi çıkarları için kullanarak
güçlerini istismar edip etmedikleri veya servet yapmak için toplumun zararına işler çevirip
çevirmedikleri saptanabilir. Siyasi gücün topluma nasıl dağıldığını belirleyen etkenleri de dikkate
almak gerekir. Özellikle farklı grupların ortak hareket edebilme becerisi önemlidir. Kendi amaçlarına
yönelik veya başkalarının hedeflerine ulaşmasını engellemek üzere işbirlikleri kurabilirler. Politik
kurumlar anayasa ve yazılı tüzükleri içerir ancak bununla sınırlı değildir. Bir toplumun demokratik
olup olmamasıyla da sınırlı değildir. Devletin toplumu düzenleyip idare gücünü ve kapasitesini
kapsar. Kurumların bireylerin davranışları üzerindeki özendirici etkisi ülkelerin başarısını belirler.
Kişilerin yetenekleri tüm toplumlar için önemlidir ancak bunun olumlu bir güce dönüşmesi için
sağlam bir kurumsal çerçeve gereklidir. Eğitim sisteminin insanların yeteneklerini tamamlayıcı
beceriler edinmesini sağlayabilmesi ve ekonomik kurumların insanlara kolayca iş kurma fırsatını
sunması gerekir. İnsanların önüne aşılması zor engeller koymak yerine mantıklı projelerin
gerçekleştirilebilmesi için finansal kaynakları da kurumlar yaratmalıdır. Nitelikli işgücü, rekabetçi bir
piyasa ve adil bir pazarlama ortamı girişimcilerin, işletmelerin gelişmesine imkan tanımalıdır.
Örneğin ABD’de, Bill Gates ve Steve Jobbs gibi girişimcilerin Bilişim sektöründe dünya çapında
başarıya ulaşması bu sayede mümkün olmuştur. Amerikalı pek çok girişimci gibi her ikisi de fikri mülkiyet
haklarının korunacağından ve bir diktatörün başa geçip oyunun kurallarını değiştirmeyeceğinden
emindi. Ansızın mal varlıklarına el konup hapse atılmayacaklarından, hayatlarının tehdit
edilmeyeceğinden de emindiler. Çıkar gruplarının hükümeti feci bir ekonomik gidişata
sürükleyemeyeceği de belliydi. Çünkü Amerikan toplumunda siyasi güç hem sınırlanmış hem de
yeterince dağılmış durumdadır. Zamanla gelişmiş politik kurumların yarattığı bir dizi ekonomik
kurum, refaha yönelik teşvikler sağlar. Yeni atılımlar ancak hukukun üstünlüğünün verdiği güvenle,
ekonomik faaliyeti destekleyen kapsayıcı kurumlar ve siyasi istikrarı sağlayan kapsayıcı politik
kurumların devamlılığına dayanarak gerçekleşebilir. Ekonomik kurumlar bir ulusun fakirliğini ya da
zenginliğini belirlemede kritik önem taşır ancak bir ülkenin sahip olduğu ekonomik kurumları
belirleyen politika ve politik kurumlardır.
Zenginlik ve Fakirliği Yaratmak Dünyadaki eşitsizliği açıklayan örneklerden biri de II. Dünya
Savaşı’nın sonuna doğru 1945’te Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünen Kore’dir. Bir zamanlar
aynı toplum ama şu anda aralarında dağlar kadar fark var. Düşünsenize, 60 yıl farklı rejimler altında
farklı kurumlarla yönetilmek bu kadar fark yaratıyorsa birkaç asır neler değiştirebilir? Soğuk Savaş
döneminde iki yönetim de ekonomilerini düzenlerken birbirinden çok farklı yollar benimsedi.
Güneyde otoriter olmalarına rağmen piyasa ekonomisini benimseyen devlet başkanları sayesinde
mülkiyet hakları tanındı; başarılı şirketlere devlet yardımı yapıldı. Güney Koreli politikacılar eğitime
yatırım yapıp sanayileşmeyi, ihracatı, yatırımları ve teknoloji transferini teşvik ettiler. Dolayısıyla
Güney Kore hızla gelişti. Kuzey Kore ise hem tarım hem sanayi üretiminde sınıfta kaldı. Mülkiyet haklarının olmayışı genelde insanları yatırım yapmaktan alıkoyarken, üretimi arttırmak bir yana
sürdürmeye bile çaba sarf edilmemesine neden oldu. Baskıcı rejim yeniliklere kapalı; tıpkı babası
Kim Il-Sung gibi Kim Jong-Il ve yandaşlarının reform yapmaya niyeti yok. Bunlardan ötürü Kuzey
Kore ekonomik olarak yerinde saymaya devam etmekte. Farklı yollara sapan ülkelerin durumunu
açıklamak için kurumlarına bakmak lazım. Tüm ekonomik kurumları toplum yaratır. Çıkarları ve
hedefleri farklı olan farklı insanların toplumu nasıl şekillendireceklerine dair kararları yani politikalar
farklıdır. Kuzey Kore’deki kurumları dayatan Sovyetlerdir; Latin Amerika’da ise İspanyol istilacılar.
Kapsayıcı ekonomik kurumlar ekonomik faaliyeti, verimliliği ve refahı arttırır. Zenginlik getiren iki
itici güç olan eğitim ve teknolojinin önünü açar. Sürekli ekonomik büyüme neredeyse her zaman
işgücünün, toprakların ve mevcut sermayenin daha verimli olmasını sağlayan teknolojik gelişmelere
eşlik eder. Samsung, Hyundai gibi markaların kuzeyden değil de Güney Kore’den çıkması da bu
yüzden.
Ekonomik kurumlar kapsayıcı olduğunda inovasyon, yatırım ve vatandaşların yeteneklerini
kullanabilecekleri alanları teşvik eder. Kapsayıcı politik kurumlar ise siyasi gücü toplumun geneline
eşit biçimde dağıtır. Böylece siyaset tek bir kişi ya da dar bir zümre tarafından alıkonamaz. Kapsayıcı
politik kurumlar demokratik seçimlerden daha fazlasını gerektirir. Tek parti iktidarı oluşsa bile siyasi
iktidarın eşit olarak dağılmasını sağlayabilmelidir. Hindistan ve Endonezya gibi kurumları ekonomik
ve politik olarak dışlayıcı olagelmiş ülkelerde mülkiyet hakları güvence altında olmadığından,
inovasyon özendirilmediğinden yatırımların önü tıkanır. Zayıf eğitim sistemi yüzünden nüfusun
potansiyelinden yararlanılması da mümkün olmaz. Gene de kapsayıcı kurumlar oluşturmaya yönelik
adımları takdiri hak eder. Siyasi iktidarın askeri, ekonomik veya politik dar bir zümrede tekelleştiği
toplumlarla iktidarın eşit olarak dağıldığı toplumlar arasında büyük fark vardır. Bunun nedeni de
ekonomik ve politik kurumlardır. Düzenleme ve denetlemeyi doğru şekilde yapabilen başarılı
ekonomik ve politik kurumlara sahip ülkeler başarılı olur. Gelişmiş ülkeler, daha kapsayıcı politik
kurumlar tarafından desteklenen daha kapsayıcı ekonomik kurumlara sahiptir. Gücü tekelleştirmek
için kurumları kullanan ve bu kurumlara dayanan ekonomik büyüme bütün ülkelerde sınırlı kalır.
Ortaya çıkan hayli eşitsiz yapıda sivil ve politik hakların bastırılması söz konusu olur. Otoriter
kurumlar liderlere cazip gelir çünkü bu kurumlar otokratlara büyük güç sağlar. Ancak kapıp
kaçmaya ve teknoloji transferine odaklanmış bu tip otoriter yükseliş, inovasyon ve sürdürülebilir
gelişme yaratamaz. Hali hazırda iktidarda güçlü elitlerin olduğu, iç savaş yaralarını saran Afrika
başta olmak üzere bazı ülkelerde eğilim budur. Oysaki inovasyon, sürdürülebilir bir ekonomi
yaratmak için en önemli gerekliliktir. Nüfusun çoğunluğunun yeteneklerini kullanabileceği
inovasyon ve yatırıma olanak sağlayan verimli bir ortam yaratmak için uygulanması gereken
politikalar vardır. Yeni fikirlere, yeni insanlara ve yeni teknolojilere açık olmak, ekonomik yaratıcılığı
cesaretlendirmek, mülkiyet haklarını güvence altına almak gereklidir. Bunları becerebilen, şeffaf
yönetilen; iyi eğitim kurumları, eşit haklar ve toplumsal katılım sağlayabilen özgürlükçü düzenler
kalkınmayı sürdürebilir.
Fakir Ülkelere Yapılan Yabancı Yardımların Başarısızlığı Milyarlarca insanı fakirliğin
pençesinden kurtarıp refaha taşımanın en etkili yolu nedir? Batılı zengin ülkelerden gelen hayırsever yardımların çoğalması mı? Dünyadaki eşitsizlik ve yoksulluğun kökenlerini anladığımıza göre boş
umutlar beslemek gereksiz. Ülkelerin yoksulluk döngüsünü kırmak için kapsayıcı politik ve
ekonomik kurumlara ihtiyacı var ama yabancı yardımların buna pek katkısı olmaz. Yardımların
organize edilişi ise başlı başına ayrı bir sorun. Yardımların çok az bir kısmı ihtiyacı olana ulaşır.
Ekonomik gelişmenin sürdürülebilmesi için kapsayıcı kurumlar gerekliyse, yardım yaparak dışlayıcı kurumları yöneten rejimlere destek olunması pek tabii çözüm olamaz. Afganistan gibi ülkeleri fakir
yapan da bu tip kurumlardır. Kanun ve düzenin olmayışı, politik ve ekonomik hayatta elit tabakanın
baskın oluşu gibi kurumsal yapılar yüzünden yardımlar ulaşması gereken yere gitmeden
yağmalanır. Hatta bazen yardımlar aslında sorunun kaynağı olan kurumların tepesindeki rejimleri
desteklemiş olur. Çoğu Afrika ülkesinde durum budur. Örneğin serbest piyasa veya demokrasi
yolunda ilerleme gibi şartlara bağlı olarak yardımları koşullu yapmak çözüm gibi görünebilir ama
pratikte pek bir şey değişmez. Ancak bunlar insani yardımlar durmalı anlamına gelmemeli. Okul
açan bazı yardım programlarının Taliban rejiminde bile doğru düzgün uygulanarak çok fayda
sağladığını unutmamak lazım. Zaten yardımların Batılıların vicdanını rahatlatan etkisi ve
organizasyonunu üstlenen uluslararası kurumlar ve sivil toplum kuruluşları nedeniyle mevcut
durum sürecektir. Kuşkusuz en çok ihtiyacı olan ülkelere yardımı kesmek merhametsizlik olur. Çoğu
boşa gitse bile hiç yoktan iyidir. Madem mesele kurumları düzeltmek, en azından yardımların bir
kısmının kapsayıcı kurumların geliştirilmesine ayrılması yararlı olur. Ayrıca koşullu olarak sunulan
yardım yerine, iktidardan dışlanmış gruplarla toplum önderlerinin karar alma mekanizmasına
sokulması ve toplumun geniş bir kesiminin yetkilendirilmesi iyi bir fikir olabilir.
SONUÇ Toplumda geniş kitlelerin güçlendirilip yetkilendirilmesi dolayısıyla kapsayıcı politik
kurumların geliştirilmesi için kesin bir tarif yoktur. Ancak bu süreci başlatabilecek bazı etkenler
barizdir: Bu etkenlerin çoğu tarihsel olarak önceden belirlenmiştir ve değişmeleri uzun zaman alır.
Bir dereceye kadar merkezi düzenin kurulmuş olması gerekir ki mevcut rejimlere kafa tutan
toplumsal hareketler hemen kanunsuzluğa dönüşmesin; Botsvana’nın geleneksel kurumları gibi bir
nebze çoğulculuk getiren politik kurumların hali hazırda varolması gerekir ki geniş koalisyonlar
oluşup dayanabilsin; halkın taleplerini koordine edecek sivil toplum kurumları olsun ki muhalif
akımlar hem mevcut iktidar tarafından kolayca ezilemesin hem de dışlayıcı kurumların kontrolünü
ele geçirmek isteyen başka bir zümrenin aracı olmasın… Genelde düzeni sağlama, hırsızlık ve
yolsuzluğu önlemekle görevli devlet kurumu bunu beceremezse; hukuk, kamu hizmetleri, eğitim,
sendika gibi kurumları da olumsuz etkilemeye başlarsa halkın tepkisi yoğunlaşır. Mesela Brezilya’da
pek çok farklı toplumsal hareketin çatısı altında birleşmesiyle İşçi Partisi önce yerel seçimleri
kazanmış sonra da çoğulcu bir temsil anlayışıyla iktidara geçmeyi başarmıştır. Eğitime önem veren
ve toplumsal katılıma açık bir politika izleyen yönetim sayesinde Brezilya’nın ekonomisi de düzeldi
ve Latin Amerika’nın uluslararası çevrelerde sözü geçen ilk ülkesi olmayı başardı. Bu tamamen cesur
insanların kapsayıcı kurumları oluşturma gayretinin sonucudur.
Demek ki geniş kitlelere hitap eden koalisyonlar kurulabilir sivil toplum kuruluşları ve parti örgütleri
sıfırdan yapılanabilir ama bu yavaş bir süreçtir. Fakat farklı koşullarda ne kadar başarılı olacağını
tahmin etmek güç. Toplumun güçlendirilmesi ve yetkilendirilmesi sürecinde bir başka etken de
önemli bir dönüştürme rolü olan medyadır. İktidar, ekonomik veya politik olarak istismar
edildiğinde bunun halka bildirilmesi; halkın taleplerinin yansıtılması medyanın görevidir. Medya
ayrıca İngiltere’nin demokratikleşmesinde olduğu gibi kalıcı politik reformlar yapılmasına yönelik
olarak halkın gücünü odaklama rolü de oynayabilir. Tarih boyunca önemli devrimlerde kitapçıklar ve
el ilanları insanları bilgilendirip demokratikleşme yolunda harekete geçirmiştir. Günümüzdeki
karşılıkları bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle türeyen Web blogları, isimsiz sohbet odaları,
Facebook ve Twitter gibi yeni medya tipleridir. Bilindiği gibi İran’da Ahmedinecad’a karşı ve Arap
Baharında olduğu gibi iktidara muhalefet açısından önemli rol oynadılar. Otoriter rejimler özgür
medyanın öneminin farkındadır ve bununla mücadele etmek için ellerinden geleni yaparlar.
Demokratik seçimle başa geldiği halde Peru’da otoriter bir rejim kuran Fujimori ve yardımcısı
Montesinos, televizyon kanallarını veya gazeteleri satın aldıkları, yolsuzlukları gösteren kayıtlar
ortaya çıkmasın diye rüşvet verdikleri kanıtlanan tek liderler değildir. Bir başka otoriter rejim örneği
Çin’de, Partinin siyasi iktidarı elde tutmak için silahlı kuvvetleri, kadroları, medyada çıkan haberleri
kontrol ettiği bilinmektedir. Elbette özgür medya ve yeni iletişim teknolojileri, halkı bilgilendirip
daha kapsayıcı kurumlar isteyenlerin taleplerini ve eylemleri koordine ederek yalnızca bir yere
kadar yardımcı olabilir. Ancak toplumun geniş bir kesiminin katılımı ve örgütlenmesiyle anlamlı bir
siyasi değişim mümkün olabilir. Sürecin ülkeyi ileri taşıması ve siyasi bir reforma yol açması için
böyle bir toplumsal hareketin mevcut dışlayıcı kurumların kontrolünü ele geçirme amacı gütmesi
veya ayrılıkçı sebeplerle başlatılması değil, dışlayıcı kurumların daha kapsayıcı olanlarıyla
değiştirilmesini hedeflemesi gerekir. Daha kapsayıcı kurumların yolunu açan siyasi devrimlerin
ortak yanı toplumun çeşitli kesimlerini yetkilendirmiş olmaları, başka bir deyişle çoğulcu olmalarıdır.
Çoğulculuk, siyasi gücün topluma mümkün olduğunca geniş biçimde yayılmış olmasını gerektirir.
Örneğin, Muhteşem Devrim sırasında kralın devrilmesinin ardında tacirler, sanayiciler, asiller, hatta
kraliyetle birlik olmayan aristokratlar bile rol almıştır. Toplumun büyük bir kesiminin harekete
geçmesiyle ortaya çıkan devrimle güçlenen kitle, elde edilen haklarla sonunda daha da
genişlemiştir. Çok daha kanlı olmasına rağmen Fransız Devrimi de sonuçta daha çoğulcu ve
demokratik bir düzene yol açmıştır. 1868’de Meiji Reformu Japonya’da kapsayıcı kurumlara geçiş
sürecini siyasi bir devrimle başlatmıştır. Fakat sıkça yıkıma ve büyük zorluklara da yol açan
devrimlerin hepsinin başarılı olacağı kesin değildir. Bolşevik Devrimi, Çarlık sömürüsünü sona
erdirip Rus halkına özgürlük ve zenginlik getirecek adil bir düzen vaat etmiş olsa da sonuç devrilenin
yerine daha baskıcı ve sömürücü dışlayıcı kurumların yerleştirilmesi olmuştur. Çin, Küba ve Vietnam’da benzer
deneyimler yaşanmıştır. Mısır ve Zimbabve gibi ülkelerde olduğu gibi devrim komünist olmasa da
tepeden inme reformların sonucu daha hayırlı olmamıştır. Tarih boyunca oligarşinin tunç yasasına
yenik düşen reform hareketleri genelde köhneleşmiş kötü kurumların yerine beter olan yenilerinin
konması şeklinde gerçekleşmiştir. Ne yazık ki demokrasinin varlığı çoğulculuğun garantisi değildir.
Brezilya’da oluşan çoğulcu kurumların aksine Venezuela’da 1958’de demokrasiye geçildiği halde yozlaşmış politikalar, adam kayırma ve çekişmeler süregelmiştir. Halk seçim sandığına gittiğinde
Chavez gibi potansiyel bir despota bile razı olmasının nedeni de kısmen, yerleşik elite yalnızca onun
karşı koyabileceğini düşünmeleridir. Sonuçta Venezuela hala dışlayıcı kurumlarla sürünürken
Brezilya kalıbını kırmıştır. Çoğulculuk olmazsa farklı çıkar gruplarından biri gücü eline geçirip geri
kalanın aleyhine kullanabilir. Yasakçı politikalar eninde sonunda zarar getirir. Bireyler
özgürleşmedikçe toplumların gelişmesi mümkün değildir. Ülkeler, ilerleme yanlısı politik kurumları
doğru düzgün oluşturabildiklerinde yükselirler; o kurumlar kemikleştiği veya uyum sağlayamadığı
zaman ise başarısız olurlar. Güç sahipleri her zaman her yerde hükümetler üzerinde kontrol
kazanma peşindedir. Kendi hırsları uğruna toplumsal kalkınmayı baltalamaktan geri durmazlar. Ya
bu kişileri çoğulcu, katılımcı, kapsayıcı kurumlara sahip olan etkin bir demokrasiyle denetlersiniz ya
da ulusunuzun çöküşünü seyredersiniz.
-SON-
Daron Acemoğlu : 1967 yılında İstanbul’da doğdu. 1986 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Lisans
derecesini İngiltere’nin York Üniversitesi’nde yaptı. Yüksek lisans ve doktora derecelerini ise bu
dalda en prestijli okullardan olan London School of Economics’ten aldı. 1993’te ABD’deki
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ders vermeye başladı. 2000 yılında profesörlüğe yükseldi. İlgi
alanı içine giren başlıca konular, siyasal ekonomi, ekonomik kalkınma, ekonomik büyüme, gelir ve
ücret dengesi eşitsizliği.
James A. Robinson : 1932 yılında ABD’de doğdu. 1958 yılında Siyasal Bilimler dalında Northwestern
Üniversitesinden doktorasını aldı. Harvard’da uzun yıllardır Ekonomist ve Sosyal Bilimci olarak ders
veren Prof. Robinson Latin Amerika ve Afrika Ekonomileri konusunda çok değerli bir uzman olarak
tanınıyor.


