Thomas Kuhn’un Paradigma Kavramı Üzerine Bir İnceleme

19 ve 20. yüzyıllar, felsefe ile bilimin yapısal olarak tarihte hiç olmadığı kadar birbirine
yaklaştığı ve felsefenin bilimin sınırlarını, neliğini, kimliğini belirleme konusunda hiç
olmadığı kadar cüretkâr olduğu dönemler olarak dikkat çeker. Temellerini birkaç yüzyıl
öncesinden Kant ve Alman İdealistlerinin tartışmalarından alan bu yeni felsefe yapma
biçiminin son temsilcileri, çağımıza özel olan bilim felsefesi üzerine metodolojik problemler
ve yeni felsefi sorular başlatma konusunda ilk adımları atmışlardır. Onların bu, devrim
niteliğindeki yeni sorgulama biçimleri bilimin yapısını ve işleyişini anlamlandırma
konusunda bu tarz problemlerle ilgilenen herkes için birer rehber niteliğindedir. Bu dönemin
son büyük atılımı Thomas Kuhn’un paradigma kavramı aracılığıyla gerçekleşir. Kuhn, bilimin
tarih içerisinde var olan yapısı üzerinden, bilimin devrimler vasıtasıyla ilerleyip genişlediğini
çıkarsar. Şüphesiz ki bilim felsefesi özelinde gerçekleşen bu hareketlilik devrim
niteliğindedir.
İnsanın doğayı, çevreyi, yaşadığı dünyayı, evreni ve var olan -ve hatta çoğu zaman var olma
potansiyelini üzerinde taşıyan- her şeyi anlamadaki muazzam arzusu, mutlak suretle
birbirinden ayrılması gereken başlıca iki inceleme alanını ortak paydada buluşmaya davet
etmiştir. Felsefe ile bilimin bilgi üzerinde süregelen yolculukları modern zamanlara
yaklaştıkça felsefe ve bilimin daha keskin bir biçimde ifade edilmesine ve inceleme
alanlarının genişlemesine sebep olmuştur. En nihayetinde bilme eylemi söz konusu
olduğunda bu durum oldukça olağandır. Felsefenin bilgi ile ilişkisinin olabildiğince kadim bir
geçmişe dayanıyor olması ve bilimin de bu açmazda her geçen saniye yeni sorunlara,
araştırma alanlarına, devrimlere gebe olması, temellerini kadim geleneklerden alan yeni bir
felsefi-bilimsel hareketliliğin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. 19 ve 20. yüzyıllarda
yaşanan felsefi hareketliliği tek başına felsefece gerçekleşen bir dinamik olarak tanımlamak
elbette eksik olacaktır. Son kertede bu dönemde yaşanan gelişmeler açıkça göstermektedir
ki bu durum, felsefenin bilimin sınırlarını çizme ve onu hem özel hem de genel olarak
anlamlandırma çabalarından başka bir şey değildir. Her iki disiplinin de mutlak olarak
arzuladığı, değişmez, kesin, pekin bilginin keşfedilmesidir. Bu bağlamda Popper, Kuhn,
Carnap, Lakatos gibi 20. yüzyıl düşünürleri, felsefede -daha özel olarak bilim
felsefesinde- yeni bir soruşturma alanına devrim gibi bir giriş yapmışlardır.
Söz konusu olan bu devrim niteliğindeki yeni anlayışın ilk adımı Auguste Comte’un
“pozitivizmi” ile atılmış gibi görünüyor olsa da asıl olarak bu adımı atan Viyana çevresinde
toplanan ve daha sonra tartıştıkları problemlerle dünyanın geri kalanını da etkileyerek bu
tartışma alanı içerisine çeken “Mantıkçı Pozitivistler” olmuştur. Popper, Kuhn, Carnap ve
Lakatos’un en genel anlamda bilimin ve bilim insanının kimliğini, neliğini, sınırlarını, metodunu ve biçimini tartıştığı yeni felsefi soruların ana hatlarını iki hedefe yönelik gören
Prof. Dr. Cemal Yıldırım, “Bilim Felsefesine Toplu Bir Bakış” adlı makalesinde bu hedefleri şöyle
tanımlıyor: “(1) Bilimi, bilim görüntüsü veren teoloji ve metafizik türü etkinliklerden ayırmak; (2)
Felsefeye bilimsel bir kimlik kazandırmak. Buna yönelik olarak felsefenin işlevini bilgi kuramıyla
sınırlı tutmak; özellikle, bilimin yöntem, kavram ve kuramsal yapısıyla dayandığı varsayımları
mantıksal çözümlemeyle açıklığa kavuşturmak.” Yıldırım’ın bu tanımlamasını görece değerli
kılan, en genel anlamıyla Viyana Çevresi düşünürlerine getirilebilecek temel eleştirileri
bünyesinde saklı bulundurmasıdır. Bilimi bilim görüntüsü veren metafizik yorumlardan
ayırmak ve felsefeye bilimsel bir zemin hazırlamak istekleri bir kenara bırakılacak olursa
felsefenin işlevini bilgi kuramı ile sınırlı tutma güdüsü Viyana Çevresi düşünürlerine
yöneltilebilecek en temel eleştiri olarak dikkat çekmektedir. Şüphesiz ki felsefe, sadece
bilimin bilgi ve önermeler üreten yapısına mantıkça açıklık getirmekten, bilginin sınırlarını,
doğruluğunu mantıkça veya nesnel olarak test etmek için zemin hazırlamaktan daha fazlası
için vardır ve var olacaktır. Öte yandan bilimi, yani kesin, nesnel, pekin bilgiler üreten
topluluğu bilimsel olmayan, muğlak önermeler veya bilgiler üreten diğer uğraşılardan
ayırma ve bu sınırı çizme işi çok açık bir biçimde felsefenin görevi olmalıdır.
Bu bağlamda en genel olarak sorulması gereken soru “Bilimi bilim yapan şey nedir?” olmalıdır.
Bilimsel önermeler nasıl ve hangi yöntemle kesin olarak nesnel bir biçim kazanabilir?
Mantıkçı pozitivistlerin bu sorulara çözüm olarak sunduğu doğrulanabilirlik ilkesini Popper
yetkin bir çözüm olarak kabul etmez. “İstediğimiz, bir teoriyi doğrulamaksa, doğrulayıcı
kanıtlar bulmakta bir güçlük yoktur.”

Yazının tamamı: https://evrimagaci.org/thomas-kuhnun-paradigma-kavrami-uzerine-bir-inceleme490

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir