Tavla ve Satranç

https://www.youtube.com/watch?v=T3A2OfdIWng

…..
Başlarken yukarıda şahane zatlarını ibretle izlediğiniz alemin en saygın cübbelisine selam olsun diyelim. Eli satranç tahtasına değmiş olanların çekeceği cezayı müjdelemiş olan hocamızın rabbine tez elden kavuşmasını dileyelim.
Sonra da kendi adımıza birkaç naçiz kelam edelim.
Bizler, bu güzelim ülkenin gururlu ve gariban insanları, elbette tavla düşkünüyüz. Talih, felek veya zar, önünde sonunda bizden yana çıkar diye umarız hep. Üç atış sonrasında tavlayan düşecek zarın şimdiki tatlı zarın şehvetine kapılarak yapacağımız hamleyi nasıl rezil edeceğini bir an için bile aklımızdan geçirmeyiz. Zaten düşünmeyi de eski köye yeni adet olmasın diye zinhar sevmeyiz. Bu yüzden başımıza sık sık gelen belalara kader deyip avunarak, olmayacak dualara amin diyerek umutlar beslemek bizde adeta gerçek üstü yaşama biçimidir. İnanmazsanız falcılarla astroloji tutkunlarının, zengin karı-koca aramayı meslek sayanların, beyaz atlı prens düşkünlerinin çevremizde ne denli ağırlıklı bir yer kapladığına bir bakın. Spor toto, milli piyango ve kazı kazancıların yanına, bir de her yeşil mezara yalvararak dilek tutup çaput bağlayanları da katın ve zar atmanın hayatımızın vaz geçilmez unsurlarından biri, kimi zaman birincisi olduğunu hemen görürsünüz. Lafı uzatmamak için cehennemde yanmaz kefenden, sevgiliye yazılmış muskadan, pirince okunmuş yasinden, duvara edilmiş duadan ve semte göre belirlenmiş okununca her derde deva olan ayetlerden medet umanları sadece anımsatmakla yetiniyorum. Meme kanserinden muzdarip yığınla kadının göğüslüklerini şifa niyetin Sütyen Baba türbesine asmalarının altında hangi garipliklerin yattığını da deşmeyeceğim. Bu garipliklerin tümünde, tıpkı tavladaki gibi şansa talihe sığınmanın, akıl dışılığın izleri olduğunu söyleyip tavladan ziyade satrancın faziletinden dem vuracağım. Tavla akıl yürütmekten bu arada pek de karmaşık olmayan basit ihtimal hesaplarını öğrenmekten ziyade talihe veya bilek gücüne güvenmekle oynanıyor. Her fırsatta kara keder deyip arabeske takılarak talihsizliğinden yakınan sürüyle insan için de hayat öyle saldım çayıra mevlam katıra makamında yani epeyce gerçeküstü yaşanıyor. Talih dediğimiz, kahpe felek diye avunduğumuz kahırlı tavrın özünde bizi şu veya bu nedenle kollayacak görünmez güçlerin varlığına inanmak var, o adsız veya fazlası ile adlandırılarak güçlendirilmiş gücün bizden er geç yana olacağına güvenmek var.
Her türlü kazalardan belalardan koruyucu olduğu bu topraklarda neredeyse bin yıldır söylenen Cevşen dualarının Anadolu’da hemen hemen her bıçkın babayiğidin boynunda madalya gibi salındığını çocukluk yollarımdan bilirim. Şimdi çok nadir rastlıyorum. O lehimli kutuya sıkıştırılmış yazının çelik bir zırh gibi her takanı savaşta bile koruyacağına çocukluğumda ben de inanırdım. On yıl kadar önce her yanı kazayla sakat kalmış bir Cevşen duası satıcısının öyküsünü okumuştum, sanırım Mehmet Zaman Saçlıoğlu yazmıştı. Onca Cevşen ile gezen adamın o kadar kaza geçirmesi satıcının ve onu her gün gören kimsenin inancını nedense hiç sarsmamıştı. Duayı okumanız da gerekmiyor, üstünüzde taşımanız yetiyor, öyle diyorlardı.
Bir gecede yaptığınız ibadetin sadece geçmişinizdekileri değil gelecekte işleyeceğiniz tüm günahları silip sizi bir gecede yeni doğmuş bir bebek kadar temizlemesi gibi mucizeler yaratır size tavla dünyası. İmanınız ve inancınız hayat pınarınızdır. Onların üzerine örülmüş şirkle flört eden hurafeleriniz de öyle. Taklitle yaşayanların hurafe ile inancı, inanç alanı ile bilgi alanını ayıracak kadar ne aklı vardır, ne de vakti.
Oysa satranç zaman ister, akıl gerektirir; yani düşünmeyi hatta doğru hem doğru ve hem yaratıcı düşünmeyi gerektirir, bireyin kendi eyleminden hamlesinden sorumluluğu esastır.
Tıpkı hayat gibi. Olasılıkların, rastlantıların gerçek hayatta sonuçları değiştirdiği gerçeğini yadsıyor değilim ama, satrançta da başarı tıpkı hayatta olduğu gibi çok büyük ölçüde akla, yani muhakemeye dayanır. Kendi hayatımızda değiştirebileceğimiz yığınla önemli şey için fazlası ile geçerlidir bu. Aşikar ki, satranç talihe pek yer vermez, felekle, cinle şeytanla da işi yoktur. Satrançta başarılı olmak, olanakların hesabına, olasılıklara karşı en iyi hamlenin seçilmesine, karşınızdaki oyuncunun eğilimlerini yeteneklerini anlamanıza bağlı. Bu arada, rakibin ve onu çevreleyen ortamın bir sistem olarak doğru algılanması, tepkilerinin isabetli tahmin ve tesbit edilmesi de gerekiyor. Sadece satrançta veya tavlada değil, her konuda eylemimiz veya eylemsizliğimizin sonuçlarını önceden ve akıl süzgecinden geçirerek analiz etmek, analize tüm etkenleri katmak, kısacası her duruma, bütünsel olarak yani üç yüz altmış dereceden, yani en azından çok yönlü bakmak gerekiyor. İster oyunda, ister genel olarak hayatımızda..

Hamlenin tek kişi tarafından kararlaştırılmadığı, her grubun ve gruptaki her kişinin muhtemel hamleler hakkında esmek temelden yoksun gelişi güzel fikir beyanında bulunduğu bir ortamda, vaziyet bizim curcunalı siyaset arenasına döner. Öyle bir ortamın, döngüsel sebep sonuç ilişkileri ve yığınla etkenin yol açacağı koyu belirsizlikler yüzünden modellenmesi bir yana,hayal edilmesi bile handiyse imkansız hale gelir. Başkasının aklıyla düşünüp onun sağladığından daha iyi bir sonuç almak umuduyla davrandığınızda da aslında yine zar atmış oluyorsunuz. Bilinçli bir hamle yapmak çok daha farklı bir şey tabii.
Sıradan adamın işi kolaydır, kararlarını daha çok hissiyatına, doğal veya sosyal dürtülerine, şartlanmalarına, alışkanlıklarına göre verir. Genellikle etrafında ne görürse onu kabul eder, taklit eder. Karar konusunda seçenekler geliştirmek, onları incelemek irdelemek gibi bir derdi yoktur. Çok faktörle, döngüsellikle, karmaşıklıkla, ispatla kanıtla, hele sistemle hiç işi yoktur. İçgüdüsel davranır çoğunlukla, içgüdüsel davranmadığında bile en çok tek veya iki faktörlü ve anlık düşünür. Kendisi için duygusal önemde olan, en kolay algıladığı etkene göre tavır alır; karar almak bir süreçtir, karar alma sürecine katlanamaz zarını atar ve oyununu oynar; onu koruyup kollayacak güçler zaten her zaman, her yerde hazır ve nazardır. Kötü olursa yaşadığı zaten kaderidir. Kadere rıza da imandandır. Tavlacının işi bu nedenle gayet kolaydır. Her hamlesi için önceden kafa patlatması gerekmez. Hızlı davranır. Üstelik bilgiden çok inanca, bilimden çok şansa dayanıp güvendiği için her yaptığının kesin doğruluğuna da inanır, bu nedenle çok inatçıdır. Cahillerin cesur olması, ahmakların ahlaktan ve hukuktan habersiz, travma yaşamışların aşırı direngen ve tepkisel olması herhalde biraz da bundandır.
Bu arada işin önemli bir yanına daha değinmeliyim.
Düşünmek akılcı davranmayı gerektirir ve aklı kullanmak gerçekten de çoğu insan için basbayağı ağır iştir. Sadece hamleye değil satranç tahtasının bütününe, karşımızdaki oyuncuya ve onu çevreleyen yapıya yani yığınla faktöre gayet bütünsel bakarak oyuna odaklanmak ise çoğu insan için çok ama çok zordur. Satrança yeni başlayanların daha ilk dakikalarda şiddetli bir baş ağrısı hissetmeleri işte o zorluğun eseridir. Bir yığın olasılığı, karşılıklı etki-tepkileri ve zamanlama etkenini dikkate aldığınızda, veri ortamda en doğru hamleyi bulmak usta oyuncular için bile çok yorucudur. Kısa vadede doğru görünen uzun vadede vahim bir hata olarak size geri dönebilir. Bu anlamda, hayatta her vade için doğru hamle yoktur, demek daha bilgece olabilir.
Tavlanın çekiciliği tam da bu noktadadır.
Düşünmek hele yaratıcı ve inovatif düşünmek zahmetine katlanmak yerine işi şansa veya feleğin çemberine bırakmak daha keyifli ve eğlenceli olduğundan Hayatı kolaylaştırır. Aklın küçümsenmesinin, cehaletin övülmesinin, şartsız koşulsuz imanın ve teslimiyetin fazilet
sayılmasının kökeninde düşünmekten kaçışın büyük payı var. Akıllı düşünürken aptal yol alır denmesi bundandır, bu memlekette kervanın hep yolda düzülmesi de bundandır. Aynı dükkanın altı ay arayla, güya müteşebbis beş ayrı gariban tarafından kebapçı olarak açılıp iki ay içinde kapanması, bu arada yığınla umudun kararıp bir o kadar emeğin ve paranın heba edilmesi de aynı nedenledir. Hiçbir şey öğretmeyen okullara emek ve para vererek işe yarar bir şey öğrenmeden diploma almanın birgün işe yarayacağını ummak veya sanmak da bundandır.
Yaşadığımız melanetlerin sorunların kökeninde, akılcılık yerine talihe düşkünlüğün olduğunu söylemeye çalışırken aklıma şu acımasız soru geliyor. Görünüşte akla uygun karar verenlerin yarattığı bir alay içinden çıkılmaz soruna ne demeli peki?
Soru yanlış. Bu bağlamda, güya akla uygun karar verenlerin, denmesi çok daha doğru olur. Çünkü akıl, hep birlikte barış içinde, saygı ve sevgiyle yaşamaya odaklanmamışsa eksik akıldır. Çünkü yeniden üretmeyi değil, yok etmeyi önceleyen akıl hayata karşıdır. Oysa ancak hayatla var olabilir.
Öyle olsun istemedim ama yer yer büyük laflar eden bir yazı oldu.
Ama aslında amacı çok sınırlı: Hariçten gazel okuyup aklına ilk geleni söyleyerek keyfince sonuç talep etmenin kolaycılığını sezdirmeli bu yazı, bunu başarırsa yukarıdaki satırlar bir görev yapmış demektir.
Bu arada, Stefan Zweig’in büyüleyici ve son eseri SATRANÇ mutlaka okunmalı. Tavla ile farkını görmenin başlı başına bir kazanç olduğuna kuşku yoktur.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir