Sürtük ve Yazarı

Bu öykünün kahramanı, son derece aykırı bir genç kızın romanını daha on yedi yaşındayken yazar. Romanın yayınlanma öyküsü ilginçtir. ‘Sürtük” dağıtımdan bir ay kadar önce siyah beyaz bir afişle ülkenin üç büyük kentinin ana caddelerinin iki yanındaki duvarlarda boy gösterir. Bir hafta sonra, ülkenin batısındaki her kente ulaşan günlük dört gazetede tam sayfa ve resimli bir ilanı çıkar, böylece çıkacak romanın haberi daha geniş bir kitleye duyurulur.

O yıllarda televizyon icat edilmiş değildir, ülkede yerel radyo hiç yoktur, tek bir radyo kanalı ülke çapında ve çoğunlukla müzik yayını yapar. Radyo o sıralar tek parti devletinin yönetimindedir. Sadece evlerle dükkanlarda değil, kahvehanelerle meyhanelerin yanı sıra camilerle takke artıklarında bile can kulağı ile dinlenen meşhur ‘akşam ajansı’ genç cumhuriyetin tek haber kanalıdır. Romanın çıkışını duyuran kışla emirnamesi havasında yazılmış bir duyurunun üç gün üst üste radyoda am ajansından sonra okunmasının ardından kitap emsali görülmemiş bir olay haline gelir. Ne savaş, ne kıtlık, ne verem ne de yoksulluk. Ülkede her şeyden çok, romandan ve yazarından bile daha çok “Sürtük’ konuşulur. Mermer kurnalı kadın hamamlarından köy odalarına, sıra gecelerinden düğün evlerine, okullardan camilere ve her nasılsa açık kalmış takke ve zaviye mekanlarına kadar her yerdeki sohbetlerin konusu odur.

O yıllarda ülkenin nüfusu yirmi beş milyon dolaylarındadır, sadece büyük kentlerde ‘kitapçı’ vardır, sayıları birkaç düzineden ibarettir. Gazete ilanlarında tam sayfa olarak boy göstermesinden tam otuz gün sonra “Sürtük” kitapçıların yanı sıra büyük kırtasiye dükkanlarına ulaştığında peynir ekmek gibi kapışılır.

Büyük bir sahil kentindeki tek üniversitenin yakınında bir kırtasiye dükkanının sahibi ve aynı zamanda mahallenin muhtarı olan bir ‘muallim emeklisi’ torunlarına:
-Acayip bir şeydi. Görsen gözlerine inanmazdın, diye anlatacaktır o günleri. Sanki seferberlik vardı, sanki kıtlık senesinde devlet ekmek tuz gaz karnesi verecekti. Bizim dükkanın önünde boyunlarını büküp kuzu kuzu kitap bekledi talebeler. Gelince birbirilerinin elinden kaptılar. Yalvaranlar, ağlayanlar, kavga çıkaranlar.. üç beş ay öyle sürdü. Hepsi o kitap için.

Yarım asırdan fazla geçtikten sonra muhtar o kitabı hafifsemiş olmasına karşılık, Sürtük beş ayda dört basım daha yapar. Devasa ilgi, kitabın yayıncısını çok şaşırtır. Edebiyat dünyası, hemen hepsi partiyle içli dışlı ve çoğu aynı zamanda gazetelerde köşe yazarı olan dar bir çevreden ibarettir. O güne hiçbir yazara, dua risaleleri dahil hiçbir kitaba nasip olmamış çılgın bir salgın gibi görünen bu ilgi karşısında genç ve güzel yazarın başarısını alkışlama yarışına girer yazarlar. Gazeteler aynı kervana katılınca, kitaptan ziyade yazara övgüler dizen yazılardan geçilmez olur. “Genç muharrir emsalsiz bir kabiliyettir,’ “memleket edebiyatının umududur, edebiyat alemimizin cihana klasik eserler vaat eden parlak yıldızıdır.”

Gelinlik, ‘avratlık’ ve analık dışında kadının adının pek anılmadığı bir coğrafyada, yazarın hayatının en tepe noktasına daha on sekizine girdiği günlerde ulaşması ona kaderinin acı bir oyunu mudur, bilinmez. İlk romanının çıkmasından yirmi yıl sonra, bu kez görünen ve görünmeyen yığınla el sayesinde yazarımıza bir kez daha ve bu kez ilkinden çok daha büyük bir şöhret nasip olur. Akşam ajansının ardından hemen her gün okunan bildiriler sayesinde kuş uçmaz kervan geçmez köylerde bile duyulur adı. Yine kahvehanelerden meyhanelere kadar her yerde aylarca konuşulur. Bu kez bir kitap değildir sebep; ülkenin genel valisi ile yaşadığı yasak aşkın kanıtları, bir gece yarısı yönetime el koyup valiyi tutuklayan askeri idarenin eline geçmiştir. Haber budur.

İkisinin de evli olmasının yanı sıra, bir sürü başka zorluğa karşın yasak aşkın genel vali ölünceye kadar kesintisiz sürdüğüne ve onca acıya ve aşağılamaya karşın yaşadıklarından pişmanlık duymadığına bakılırsa, hayatının ikinci ve ne yazık ki son tepe noktasına da yazarımız yine erken yaşta, daha kırkında varmıştır.

Uzaktan bakıldığında insana en aşikar görünen gerçeklerin yanıltıcı olduğu söylenir. Öyle ise, olgulara yaslanan öykülerin bile gerçeği tam yansıtması olanaksızdır. Öykümüz yazarın hayatına yine de o iki tepede bakıyor. Ve zorunlu olarak yazarımızın yanı sıra her biri ötekinden şöhretli iki karaktere daha odaklanıyor: ‘Sürtük’ ve elbette genel vali.
İlki yazarın eseri, ikincisi ise çok büyük ve çok yönlü bir dramın kahramanı. Genel vali, bizi bu öyküde yazarla ilişkisi bağlamında ilgilendiriyor.

Bu üç karakteri yazarla birlikte izlenimci bir ressamın yaptığı aile tablosu gibi aynı resimde hayal etmek gayet mümkün ve öenmli. Neden derseniz, her birine ayrı ayrı bakıldığında görülmesi imkansız olan etkileşim ağı, o tabloya dikkatle bakan göze gayet berrak gelecektir. O ağı gerçekten kimin ördüğü ise elbette bilinmez, üstelik bilinmez kalacak. Herkes öykünün sonunda, o soruya kendince bir veya birden çok yanıt bulur.

….
Üçlü tablonun tek erkek kahramanı genel vali.
Üstüne düşen her tohumu hızla yeşertecek kadar cömert toprakların sahibi ve geçmişi ayanlıktan gelme köklü bir ailenin tek oğlu. Büyükçe bir ırmağın içinden kavisler çizerek geçtiği geniş toprakların sağladığı servet ve nüfuz, politika hayatına onun en tepeden girmesini sağlar. Birkaç dönem tek partinin milletvekilli olur, o arada hukuk fakültesine yazılır. İkinci dünya savaşının ardından ülkede ister istemez çok partili düzene geçilince, üç arkadaşı ile birlikte kurduğu muhalif parti, gerçek anlamda yapılan ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazanır, kendisi ülkenin genel valisi olur. Bu sıfat partinin, hem partili milletvekillerinin, hem kendi seçtiği bakanların başkanlığını kapsar.

Ülkenin son derece muhafazakar seçmenlerinin manevi duygularını her fırsatı kullanarak yüceltir görünürken o duyguları sömüren söylemlere borçludur vali seçim başarısını. Ne var ki, kendi çiftliğini idare etmekten başkaca yönetim deneyimi yoktur. Parti yandaşlarına devlet kesesinden aktarılan paraların yanı sora yabancı mallarla yaratılan yalancı zenginlik seçilmesinin daha üçüncü yılında ciddi sorunları yaratır. Savaştan ve savaşın getirdiği korku ve darlıktan, özellikle de tek partinin yaklaşık yirmi beş yıllık kaynak yoksunluğundan bıkmış yorulmuş olan halk valinin kişiliğinde inançlarına değer veren bir ses, kendisini dinleyecek iki duyarlı kulak ve geniş kapsamlı bir duygudaşlık bulur. Ancak herkesin milyoner olacağı bir düzen bekleyen yoksullar sürekli artan hayat pahalılığı ile birlikte daha yoksullaşır. Dış borçla bolluk zenginlik yaratmak için yapılan akıl almaz savurganlıklar yüzünden kısa bir süre sonra borçlar ödenemez, dışarıdan mal alınamaz olur, kıtlıklar oluşur. Kahve bile karneye bağlanır.

Muhalif sesler, daha sert çıkmaya başlar. Her gün biraz daha büyüyen yürüyüşler, gösteriler yapılırken vali, tepkileri demir yumrukla sindirmeyi tercih eder, devleti, adaleti ve polisi partisinin emrine verir. Tek haber olan devlet radyosunu sadece kendisi ve partisi için kullanır. Gençlerin üniversitelerde polisle çatışmasından yaralananlar ölenler olunca protestolar büyür, buna karşılık vali baskıları tırmandırır. Mecliste mahkeme yetkisine sahip keyfi hapis cezaları veren soruşturma komisyonları çalışmaya başlar.

Köylerde, kasabalarda ve küçük şehirlerde yaşayan geniş kitle, büyük kentlerdeki çalkantıya karşı kayıtsızdır. Karışıklığa karşı ise hoşnutsuz. Valinin üniversitelere, okumuş gençlere, muhalif basına ve kötü gidişe karşı sesini yükselten her kesime baskı uygulaması, iktidarını sürdürmek için her türlü yola başvurması, toplum katında geleneksel siyasi mücadelenin zorunlu ve doğal gereklerinden biri olarak görülür. O coğrafyada, güçlü olan zaten her zaman haklıdır. Ülkenin dış borçlarını ödeyemeyerek iflasını ilan etmesi, bu arada valinin yasak aşklar yaşaması da erkek egemen kırsal kesimde pek önemsenmez. Büyük kentlerde ve demokrasiden çok şey uman eğitim düzeyi daha yüksek kesimlerde ise durum tamamen farklıdır.

Herkesin bildiği sır haline gelmesine karşın o zorlu koşullarda bile yedi yıl boyunca herhalde iktidar arzusuna benzer bir ihtirasla, belki de sıcak bir kucağa sığınmak gibi gayet insani bir iştiyakla, tutkuyla sürer ilişki. Vali öyle bunalımlı bir ortamda da ona çocuğunu kurban etmeye kalkışacak kadar tapınan kasaba ve köylerdeki hayranları sayesinde iki seçim zaferi daha kazanır. Kentlerde ise gösteriler, direnişler devam eder. Devletin kurucu gücü olan ordudan huzursuzluk haberleri de çıkmaya başlayınca, kötü sonun yaklaşmakta olduğu anlaşılır; ancak vali ne uzlaşma arar, ne istifa eder. İktidardan gitmek ölümle birdir çünkü. Hukuksuzluk ve demir yumruk politikasını sürdürür. Yazarımızla genel vali ve ülkenin körpe demokrasisi için kötü son, serin bir ilkbahar gecesi gelir: Asker yönetime el koyar, vali tutuklanır. Yazar da göz altına alınır.

Askerlerin kurduğu sivil mahkemede rüşvetle, yolsuzlukla, anayasayı yok saymakla, kanunsuzlukla ve despotlukla suçlanır vali; bir yıldan uzun süren, birkaçına yazarın tanık olarak çağrıldığı bir dizi trajik duruşma halk tarafından devlet radyosundan merakla ve sessizce izlenir. Sonunda, vali idama mahkum edilir.

Kendi kitlesi nezdinde yargılamalarla örselenen valinin itibarı, idam kararı ile yeniden pekişir. Askeri dönem iki yıl kadar sürer, iktidarın kötüye kullanılmasını önleyecek ek önlemler içeren yeni bir anayasa ile yeniden çok partili siyasal hayata geçildiğinde yeni kurulan iki partinin de en büyük iddiası valinin askeri yönetimce kapatılmış olan partisinin devamı olmaktan ibarettir. Oy devşirme ve kamu malını kendisi, partisi ve yandaşları çıkarına kullanma iştahından başka sermayesi olmayan politikacı esnafı için valinin idamı, ülkede yıllarca sürecek bir kan davası yaratma fırsatı verir. Onun siyasi mirası, oy hasadına elverişli bereketli topraklar olmanın ötesinde duygu sömürüsü için kullanılacak siyasi bir hazine haline gelir. İhtilalin üzerinden yirmi yıl geçmeden, adının büyük caddelere verilmesi, mezarının anıt haline getirilmesi ile rahmetli valinin itibarı demokratik siyasi hayatın vaz geçilmez unsurları kabul edilen bütün siyasi partilerce tümüyle iade edilir.

Aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen, valinin en büyük mirası çoğu kişi için bugün de demokrasinin ocağına dikilmiş incir ağacıdır. O mirastan ne kadar mümkünse o kadar almak için her yolu kullanmakta birbirleri ile yarışan her cenahtan politikacı, onu çoğunlukla demokrasi şehidi sayar, ölüm günlerinde en tumturaklı sözlerle anar.

Yazarın adını anan anımsayan ise yoktur.
Daha yasak ilişkiyi yaşadığı günlerden itibaren yazarlığı unutulmuştur. Oysa ilk romanı ‘Sürtük’ tutkulu bir hayran kitlesi yaratmakla kalmamış, ‘soluk kesici aşkların yazarı’ ünvanını da kazandırmıştır. Kadir kıymet bilmesiyle ünlü edebiyat tarihçileri ile yazarlar en azından kendi türünde önemli o eseri ve yazarını yok saymayı sürdürmektedirler. Her konuda tutarlı tutarsız farklı görüşlerin cirit attığı o genişçe camiada on yıllardır süren bu suskunluk dünyanın sekizinci harikası olarak görülse yeridir. Aslına bakılırsa bu mucizede asıl ışıldayan, bireyi topluma kurban etmekle yetinmeyip güce baş eğmeyi sanat seviyesine yükseltmiş olan ahlaksızlığın zaferi olsa gerektir. Genel geçer ahlakın güçlülerin çıkarına göre belirlendiği gerçeğini bilip de umursamayanlar, sıradan insanların ve koşullarının birbirinden farklı olduğunu görmezden gelirler. Yazarın bunca zaman gayet kararlı bir şekilde unutulmasında, vali evliyken yaşadığı yasak aşkın ve onun ülkeyi berbat derecede kötü yönetmesinin ve maruz kaldığı itibarsızlaştırma sürecinin önemli payı vardır.

Nedeni ne olursa olsun, yaşarken katlandığı ağır bedellerin yanı sıra, ölümünden yollar sonra da bedel ödemeye devam etmektedir yazar. Bunun ahlakla bağdaştırmak imkansızdır. Ne var ki, bu yazı ne ona karşı yapılan haksızlığı gidermek gibi uçuk bir amacın peşindedir, ne de bir zamanlar dolu dolu yaşanmış ilişkiye itibar kazandırmak hevesinde. Birbirinden çok farklı genel geçer yargılardan herhangi birine yeni destekler aramak gibi bir derdi de yoktur. Esas meselesi, o üçlü aile tablosuna daha yakından bakmak ve insanın ruhunda var olan çelişki ve tutarsızlık kaynaklarını o tablo yardımı ile sezmeye, okuruna sezdirmeye çalışmaktır.

…….

Şimdi üçlü aile tablosuna dönelim, zamanında yazar kadar büyük şöhret olmuş romana ve kahramanına bakalım. Sürtük ülke edebiyat tarihinin kuşkusuz en popüler romanıdır. Geleneksel namus ve ahlak kaygıları epeyce sınırlı, hayat dolu bir genç kızı iştah kabartacak bir dil ve gayet sıra dışı bir lezzetle anlatır yazar. Her fanide zaman zaman baş kaldıran arsız ve günahkar bir damarın coşkulu bir kadın olarak görünmesinden de öte, ete kemiğe arzuya bürünerek güle oynaya yaşamasıdır Sürtük.

Ailenln, mahallenin, dinin ve devletin baskısı altında var olmaya çalışan başta gençler olmak üzere geniş kitlelerde romanın ilgi patlamasına, duygu boşalmasına yol açması büyük ölçüde o karakter sayesindedir. Her konuda kendini inkar etmeyi ustalıkla reddedecek kadar büyük bir şans ve deli cesareti ile donanmış olan o tatlı ve uçarı kadına yazarının hayranlığı ise gayet aşikardır. Öyle aykırı bir karakteri o yaşta bir başına nasıl yaratıp nasıl bu ölçüde yetkinlikle yazabildiği değerli bir merak konusudur. Bu konudaki çeşitli olasılıkları irdelemek keyifli olsa da bu noktada romanın yayınlandığı günlere dönerek yaşananların izini sürmek, muhtemelen o merakı giderecek ip uçları getirecek önümüze.

Büyük kentlerin duvarlarında afişleri asılır asılmaz roman her yanda ilgi odağı olmaya başlar. Derme çatma bir otobüs durağında, çiseleyen yağmur altında kuş gibi tedirgin ve büzülmüş görünür afişte Sürtük. Epeyce sere serpe giyinmiştir, saçları dağınıktır, ucunda kalp bulunan bir kolye takmıştır göğsüne. Usta bir elden çıkmış kara kalem resim, romanın adı ile birlikte “özgür bir kaldırım yosması ile kalıpları zorlayan yoksul bir üniversite öğrencisi olarak konumlandırır onu. Ve her bakan göze resim, alabildiğine baştan çıkarıcı görünür. Bir kez bakmak yetmez, tekrar tekrar bakmak isteyenler çoktur. Öylesine ki kimi belediyeler, afiş önlerindeki yığılmaları dağıtmada yetersiz kalır, bazen görevliler afişleri yırtarak ve karalayarak sorunu çözer.

Romanın yayımlanıp dağıtılmasından sonra yazarla ilgili yığınla dedikodu yayılır, Sürtük ve afişi türlü çeşitli tartışmalara, onu savunan ve yeren üniversiteli gençler arasında bitmeyen kavgalara yol açar. Altı ay kadar sonra, biri kız liseli üç gencin intiharından romanın sorumlu olduğu iddia edilir. İki ayrı kentte savcılar, yayıncı ve yazar hakkında kovuşturma başlatırlar. İntihar eden gençlerin romanı defalarca okuduktan sonra, birbirlerinden habersiz olarak kargacık burgacık el yazıları ile yazdıkları sımsıcak aşk mektupları ortaya çıkar. Sürtük ve yazarı için iki gencin yazdığı şiirlerden birkaçı gazetelerde yayınlanır. Derken başka gençler kendi şiirlerini gazetelere yollarlar. Bir süre sonra her gazete bir şiir köşesi açar. Sürtük şiirleri modası üç ay sorma biter.

Kovuşturma ise aylarca sürer.
İntihar eden gençlerin de birçok yaşıtları gibi romanın havasına, kahramanın ve yazarın dünyasına büyük bir tutkuyla kapıldıkları kesindir. İntiharların, başka muhtemel nedenlerin yanı sıra, romanın dünyasına giren gençlerin gerçek hayata dönmekte zorlanması ile ilgisi olabileceğini bildirir doktorlarla diğer bilirkişiler. Ne var ki, bunda yazarın kusuru bulunmadığı yönünde görüş bildirirler.

Yazar, kitap dağıtılmadan çok önce bir arkadaşı ile dünya gezisine çıkmıştır, yazarın bu gelişmelerden haberi bile yoktur o sıralar. İntiharlar üzerine başlatan kovuşturmalar biter. Birkaç ay sonra ise aynı üç kentin savcısı romanın yirmi yaşın altında gençlere satılmasını yasaklayan birer mahkeme kararı alırlar.
….
Roman şu satırlarla başlar.
“Unutma, ölüm var. Ömür kısadır ve hayat yaşandığı kadardır.
İnsana her yaşta umut veren tek gerçek budur. Aklını başına topla, hayatını ıskalama, ömrünü güzel yaşa.”

O topraklarda doğup orada yaşayan bir genç kızın, neredeyse yüz yıl kadar önce bu satırları yazdığına inanmak bugün de gerçekten güçtür. Belki de sadece bu nedenle, yazarın bir Fransız okulunda okuduğunu anımsatıp romanın batı dillerinden göçürüldüğünü ileri sürenler olur. Bir başka iddiaya göre ise, önemli bir gazetenin köşe yazarı ve çapkınlığı ile nam salmış olan yazarın öz babasının romanın gerçek yazarı olmasıdır.

Her ne hal ise, romanın girişindeki bu sarsıcı satırların ardından, bir yatak sahnesi ve yan yana ve yarı çıplak yatan iki bedenin betimlenmesi gelir. Yazar keşif ve keyif düşkünü kahramanını bütün çıplaklığı ile anlatırken kendini pek sansürlemez. Ne mahrem alanlardan uzak durur, ne edep sınırlarını zorlamaktan çekinir. Dil ve anlatımda da benzer bir pervasızlık görürüz. Çarpıcı ayrıntılarla, keskin nüktelerle süslenmiş kıvamında bir şiirsellikle akar satırlar; ilk sayfasından itibaren her yaştan, her meslekten ve her cinsten okuru kıskıvrak yakalar, günlük hayatının tatsız gerçeklerinden koparıp romanın. dünyasında zevkli bir seyahate götürür.

Konu genel ahlaka aykırı gibi görünse de yazar ölçüyü kaçırmaz. Çok sade bir olay örgüsü, hayranlık uyandıran bir karakter odağında anlatılır. Okuyucuyu en çok sürükleyen, roman boyunca atılan ufak düğümlerin yanı sıra, karakterin sonu genellikle yatakta gelen ilişkileridir. Roman için erotik deyip geçmek onun derinliğine nüfuz etmekte zorlanan bir kesimde zamanında da sık görülmüştür. Oysa dikkatli okur, keskin bir zekanın satır aralarına fettanca yüklediği duygu yoğunluğunu kendi yüreğinde de hisseder; olaylarla, mekanlarla, kahramanla ve hepsinin ardındaki hiç büyümemiş ama her şeyi bilen yazarla kısa zamanda ve hiç farkında olmadan bütünleşir.

Nerede bütünleşir, derseniz.
Mesela bol yıldızlı bol aynalı otel odalarında..
Her meslekten ve her yaştan adamın kimi zaman mutfağında, çoğu zaman yatağında..
O zamanın şatafatlı modası bir jipin arka koltuğunda..
Koca bir kayığı andıran son model bir otomobilin yatar koltuğunda..

Mekan fark etmez, günün veya gecenin hangi vakti olursa olsun, okur bir noktadan sonra okurken her yerde ve her zaman kahramanın yalnız ruh dünyasında değil, bedeninde de gezinmeye başlar. Varlığını hep yanında hissettiği yazar, etkileşimin esintilerini masal tadında birbirine bağlayarak ona anlatırken, okur çaresizdir; Sürtük ve yazarı ile birlikte okuduklarını yaşamaya başlar.

Başka bir gün, tepeden denize bakan bir gül bahçesine koca çınar ağaçlarının koyu gölgeliklerine götürür okurunu. Arzu dolu iki gencin çift anlamlarla yüklü oyunbaz söyleşisi, denizin rüzgara mırıldandığı hasret şarkısı okur için ruhsal bir şölen olur. Şöleni iliklerinizde damarlarınızda duyarsınız.

İki güzel insanın gölgelikte birbirlerine sarılıp kucaklaştıkları anda, herkesin ortasında ama kimseye fark ettirmeden birbirleri içinde eridiklerini okurken siz de onlar gibi ürperirsiniz. Bir gün bile öyle kavuşamayan denizle rüzgarın bahtsızlığını paylaşırsınız, dalgalarla birlikte sahile vuran hasretin acısını yaşarsınız.

Roman hiç tanımadığınız hazları, açığa vurulması suç ve yasak olan tek kişilik arzuları köpürtür içinizde; korku ve günahın var olmadığı yüce makamlarda ağırlar yazar arzuları. Onları aşk kisvesinde sarmalar, ayıp olmaktan çıkarmakla kalmaz, kimi zaman tapınak fahişeliği yapan rahibeleri anımsatarak düpedüz kutsallaştırır. Büyülü bir dünyada kendinizi yeniden keşfederken, romanla ve kahramanlarınızla birlikte varlığınızı her zamankinden çok daha seversiniz. Yazara hayranlığınız artar, kahramanına ilginizin sevginizin tutkuya, hatta aşka benzediğini düşündüğünüz olur. Üçünüzün kurduğu dünya hayal de olsa gerçek hayattan çok daha güzeldir. Ne var ki, yine de yadırgarsınız. Yadırgar ama sınırı aşmaya hazır kahramandan ve onun yanı başındaki yazarından alamazsınız aklınızı.

Kitabın ortasına gelmeden, onu o tatlı dili ve oyunbaz haliyle romanın ötesinde de görmek isteyen, ona ekmek gibi su gibi ihtiyaç duyduğunu kekeleyerek itiraf eden biri daha oluşur içinizde. Bağlanmışsınızdır artık. Gece yarıları yatağınızdan kalkarak kitabın bir yerini gelişi güzel açıp birkaç sayfa okumanız yetmez ona. Fısıltısı gecenin karanlığında ezik ama güçlü bir haykırışa döner. Kaparsınız kitabı, yatağa girersiniz. Kırk sürüyü kırk kere saymanız para etmez. Sürülerin başında da sonunda hep o ikisi, işvelerle gülüşlerle ve sere serpe karşınızda. Kalkar, önce ışığı sonra kitabı açarsanız; ışıktan önce önce kitabı açtığınız olur. Kendinize tatlı tatlı gülersiniz. Yazarın sihirli eli sevgiyle okşar başınızı, ellerinizi avuçlarına alır yumuşacık ovar, kimi zaman uyuyakalırsınız; kimi zaman da şaşırtıcı bir keşfin hazzı ile derinden sarsılırsınız.

Adı Sürtük olsa da, siz onu başında bir şehvet halesi ile görürsünüz hep. Sürtük yerine, adı keşke Azize olsaydı diye içinizden geçirdiğiniz olur. Aşkın, arzunun, duyguların ve kendine sadakatin azizesi. Onun gözünde doğanın her zerresi sevgidir, arzular da aşk gibi her koşulda kutsaldır, her şey ve her yer mutlaka arzuyla yüklüdür. Mesela, sizi alıp götürdüğü ada sahillerinde sevişen martıların iskelede nazlı nazlı salınan kotraların parlak, narin gövdelerine nasıl gıpta ettiklerini, kaptan köşklerindeki dümenlerin tanık oldukları sevişmelere ne denli çok imrendiklerini görürsünüz.

Sahiller, martılar, iskele, kotralar, balıklar.. Hepsinin arzuyla aşkla biçimlenmiş narin gövdeleri.. Uçsuz bucaksız göğün altında, denizin üstünde veya dibinde. Hepsi, herkes duygu ve arzu yüklüdür; herkes ve her şey haz arar.

Binlerce yolcunun her gün bir kez bile durup bakmadan geçip gittiği iskelelerin sevilmemişliğini anlatırken yazar, okuru derin bir hüzne boğar. Balıkla toprakla yaprakla cilveleşen yakamozların arzuyla oynaştıklarını, oynaştıkça şehvet koktuklarını okursunuz; onların geceler boyunca bıkıp usanmadan ay ışığını beklemesinde tutkulu bir sevişme özleminin hıçkırığını duyarsınız.

Denizin ortasında iri balıklar gibi yüzen arzu dolu bedenleri birkaç yerde bahar sarmaşıklarına benzetir yazar, onların güya dinlenmek için cılız gölgesine sığındıkları hurma ağaçlarını getirir gözlerinizin önüne, kavuşmaların en güzelinin o ağaçların altında ve meraklı gözlere karşı meydan okurcasına yaşandığını anlatırken, her hurmaya o tadın ve lezzetin sindiğinden söz eder.

Yazarın ve kahramanının dünyasında adalar bir başka alemdir.
‘Her ada hem özgürlüktür, hem tatlı sevda, hem kendi başınalığın zafer anıtı, hem de içimize gömdüğümüz arzuların bounu bükük mezar taşı’ der. ‘Her sevda kendi başına bir ada,’ dedikten sonra o kadar çapkın olmasa bizim kıza Sürtük yerine Ada demek daha uygun düşerdi,’ diye devam eder.

Sedef beyazı pürüzsüz tenleri pembeleştiren ada sahillerindeki kızgın kumların kızaran tende yaşadıkları hazzı anlatır. Şiirselliği hayal gücünüzü zorlayacak olsa da kumun tenden aldığı keyfi okurken kıpırtılar yayılır içinizde.

Kitabın sizi çıkardığı yolculuk bitmesin istersiniz.
Gizemli bir düş dünyasına açılan kapılardan geçer, baştan çıkarıcı bir mekandan bir başkasına yazarla birlikte yol alırsınız. Her mekanda başka bir macera. Şimşek çakarak gelen büyüleyici ilk bakışmadan doğup her defasında mutlu sona doğru akan satırlarda, kendinizi belki kahramanın ve belki yazarın geçmişini yaşarken bulursunuz.

Ablası ile birlikte kolej yıllarında oğlanları çıldırtmak için yaptıkları yaramazlıkları, oğlanları arzudan çıldırtmak için kurdukları şeytanca dümenleri okursunuz. Gündüzleri fuarlarda ve panayırlarda, yaz geceleri ada sahillerinde erkekleri bir bakışla baştan çıkarma yarışması yaptıkları gecelerde kazananla birlikte sevinir, sık sık gülğmser, arada bir kıkırdar ve hatta gülersiniz. Adalı zengin ve lüks Amerikan arabalı oğlanlar arasında onunla ablasının ‘Yalı Bakireleri’ olarak şöhret olduğunu, Sürtük adını kendisine o günlerde ablasının taktığını öğrenirsiniz.

İkisi de anneleri gibi parmak ısırtacak kadar güzeldir. Anneleri tarih boyunca savaştan başka bir şey görmemiş, ilk dünya savaşı sonrasında bambaşka bir diktatörlüğün pençesine düşmüş yoksul bir memleketin çocuğudur, o ülkenin ilk sivil kadın pilotudur. Kabına sığmayan, coşkulu bir insandır. Pilot kabinindeki ilk görüşte aşk, o adamla evlilik, iflah olmaz bir çapkınlık hastalığına doğuştan yakalanmış gazeteci bir koca.. Buna rağmen çabuk bitmez evlilikleri.. Sanki doğulu bir kadınmış gibi, iki kızı büyüyünceye kadar sabreder. Boşanınca, onu okul için babasına bırakır, ablasını alıp ülkesine döner. Sürtük o sıralar on beşindedir. Babası çok geçmeden yeniden evlenir, ne baba parası ne üvey anne tasası diyerek on sekizinde, bir tanıtım ve reklam firmasında ve elbette baş döndüren güzelliği sayesinde iş bulur. Kendi parasını kazanıp okul arkadaşlarından birkaçı ile paylaştığı kendi evinde yaşamaya başlar.

…..

Yazarımız romanında kahramanını ve mekanları betimlerken her çizgiye, her fırça izine, her renge büyük özen gösteren usta ressamlara özenir. Her cümlesi mücevher gibi inceden inceye işlenmiştir. Anlattığı küçük ayrıntılarda bile yaşama coşkusu ile dolu bir ruhu hissedersiniz. Buna karşılık, satırlara kapılınca sürüsüne bereket demekten kendinizi alamadığınız çok sayıda adamdan aynı özeni ve emeği esirgediğini ancak romanın sonuna doğru fark edersiniz. İşte o zaman, onu Casanova’nın dişi versiyonu olarak görmekten muhtemelen siz de vaz geçersiniz. Çünkü, erkek karakterleri bir dekordan ibaret saymasının tek istisnası ile karşılaşırsınız.

Karmaşık bir biçimde saygı ve hayranlık duyduğu o kişiyi Hukukçu diye anar. Kente küçük bir kasabadan iki sene kadar önce gelmiş bir hukuk öğrencisidir. Hukukçu öbürlerine göre özeldir, yine de onunla ilgili nakışlanmış veya şiirsel bir cümle bulmakta zorlanırsınız. Gerçekten onu bile bir çıban başından söz eder gibi, kupkuru cümlelerle anlatır. Sürtük aracılığı ile sevgili yazarın iç dünyasına bakacak olanlar için bu gözlem değerli olabilir. Bizim aile tablosundaki üç kişinin birbiri ile ilişkilerine herkesin gördüğü pencerenin dışından bakmaya ve insanı mercekle incelemeye zorlayan başka birkaç benzerlik ve paralellik daha var: Kocasının bir türlü bitmeyen gece hayatı yüzünden Sürtük’ün annesi de boşanmıştır, o da büyük kızını alarak kendi memleketine dönmüştür. Ancak onun annesi yazarımızın annesinden farklı olarak kendi memleketinde büyük bir çiftlik sahibi, aynı zamanda pamuk tüccarı olan babasının evine dönmüştür. Bu arada Sürtük, yazarın yeni yetmelik yollarında yaptığına benzer işlerde, film aralarında çalınan reklam spotları hazırlayıp satan ve fuarlarda ürün tanıtımı hizmeti veren bir reklam firmasında çalışmaktadır.

Hukukçu ve hikayesi romana genel havasından farklı bir soluk vermekle de dikkat çeker. Görür görmez yüreğini hoplatır Sürtük onun. Erkeklerde bulmaya alışık olduğu, o ışığı bir an için görünce duyguları haliyle Hukukçu için de depreşir. Öbürleri gibi göz süzerek, laf atarak, bıyığını burarak ve arada bir yutkunup uzaktan bakarak göstermez ilgisini. İki dakika bile önünden yanından arkasından yürümez. Büyük üniversitenin önündeki meydanda büyük postaneden çıkarken fark eder, bir anda dikkat kesilir, aynı anda kızın yanına yaklaşıp selamlar. Birkaç dakika sonra, bir gün kendisi ile buluşmak istediğini söyler. Kız gördüğü ilgiden hoşnuttur, gözlerde görmeye alışık olduğu neredeyse yabansı ışığın fazlası ile sönük olması ilginin şiddeti konusunda onu kuşkulandırır. Yine de buluşmayı kabul eder ve çevrenin ucuz bir muhallebicisinde birkaç gün arayla iki hafta içerisinde üç kez buluşur onunla. Süt içerler birlikte, tavuk göğsü yerler ve sadece hayattan konuşurlar. Üçüncü buluşmada ise sıkılmıştır kız. Oğlan yakışıklıdır, eğlencelidir, güzel hikayeleri vardır, ne anlatsa güzel anlatmaktadır; çok kibar, düşünceli ve akıllıdır; tanışma son noktasına gelene kadar her erkeğin gözünden fışkıran güçlü ışıktan ise eser yoktur onda.

-Erkek olur da çapkın olmaz mı insan?
O sıralarda aynı evi paylaştığı kankasına Hukukçudan yakınırken çocuksu bir saflıkla bunu sorar.
-Belki o da isteklidir. Ama acelesi yoktur, der deneyimli kadın. Hemen birlikte olmak için dümenler kurmayan biri olduğu besbelli. Kadına biraz dokunmak ve tez zamanda soyup yatağa atmak için beş takla atmayan tiplerden. Basıları öyledir. Senin hukukçu öyle. Daha önce rastlamadın mı hiç?
-Hayır, hiç görmedim öylesini.
-Demek ki beynin ve duruşun öbürlerini davet ediyor.
-Ben öbür türlüsünün zararını hiç görmedim. Bu eğlendiriyor ama kafamı yoruyor.
Kankası Güler bu söze..
-Bırak yorsun, belki işe yarar. Aklıma ne geldi bak. Aynı adamla iki kez üst üste görüştüğün hiç oldu mu senin?
Bir an bile düşünmeden gerekmez.
-Olmadı, isteyenler çıktı, türlü bahanelerle ektim onları.
-Peki, Hukukçu ile neden buluşup duruyorsun seni o kadar yoruyorsa?
-Bilmem. Herkeste olmayan bir şeyler var onda. Sanırım, muhallebicide biraz oturup konuşmayı, sonra da onu baştan çıkarmayı isteyen biri var içimde. Onun hatırına buluşuyorum belki.
Sen çok cadı bir sürtüksün, diye takılır kankası.
Bir şey daha var, hiç yaptığım bir şey değil ama bu kez yapacağım haberin olsun.
Nedir o?
Havaya sokarsam, onu buraya getirip yatağa atacağım.
Bak sen, gerekirse dolapta votka da var. İçirmeyi becerirsen, sonrası hızlı gelir. Gece eve geç geleceğim, inşallah gelince zaferini kutlarız.

O günün akşamındaki buluşmaya aşırı dekolteli entarisini giyerek ve oyun planını iyice çalışmış olarak gider. Hukukçu yine keyiflidir. Fıkralar anlatır, şiirler okur, arkadaşlarını, annesini babasını sorar. Söz ev arkadaşlarına geldiğinde, o biraz kankasını anlatır. Altı yıldır birlikte yaşamaktadırlar, evleri muhallebiciye çok yakındır. Anlatırken dilinin ucuyla dudaklarını ıslatmakta, aynı zamanda onun bakışlarındaki değişimi izlemektedir.
-İstersen oraya yürürüz.
Yanıtlamaz Hukukçu.
-İstersen eve de gidebiliriz.
Hukukçu daha cevap vermeden kız davetkar bakışlar eşliğinde son hamlesini de yaparken umutludur.
-Votka ikram ederim sana, istediğin her ne varsa onu da..
Yaparız diye devem edecekken sözünü keser oğlan.
-Bence burada gayet iyiyiz, ama sen eve erken dönmeyi istersen, kalkalım.
-Ben onu demek istemedim ki. Aslında..
-Aslında ne dediğini ne istediğini gayet iyi anladım. Doğru bir zaman değil. Evde baş başa olmanın zamanı da gelir bir gün. İçip sarhoş olmanın da.
O anda sabrı taşar kızın. Baklayı ağzından çıkarır:
-Kadınları arzu etmez misin, sen?
Şaşırır, azıcık kızarır, hafiften kekeleyerek yanıtlar.
-Evet, tabii. Ben de erkeğim nihayet.
-Bana neden ilgi duymuyorsun, beni neden istemiyorsun. Evli değilsin. Öyleyse sevgilin var senin. Onu aldatmak istemiyorsun.
-Hayır, yok, diyerek gülümser oğlan. Bir yıldan çok oldu ayrılalı.
-Öyleyse beni çekici bulmuyorsun.
-İlgi duymasam neden buluşup duruyorum seninle canım? Seni çekici bulmayacak erkek ancak kördür. Ve ben kör değilim.
-Öyle ise şaşısın sen, der kız zoraki bir kahkaha atarak.
-İkimizden birinin şimdilik şaşı olduğu muhakkak. Anlaşamadığımıza göre.
-Peki, ne zaman olacak? Onu biliyor musun?
-Bilmek için epey şaşı olmalı insan, ya da akılsız. Zamanı gelince olur. Ben ancak o kadarını biliyorum.
-Bense merak ediyorum.
-Neyi merak ediyorsun peki?
-Neden istemediğini, yaşanacak güzellikleri yaşamaktan neden kaçtığını.
Hukukçu uzanıp ellerini ellerinin arasına alır.
-İstemiyor değilim, canım. Ama ilişkimizi ve bu arada seni arzuma meze yapmaktan çekiniyorum.
Hukukçu susar, o da konuşmadan düşünür: İlişkinin arzuya meze olması, ne demek? Çok geçmeden kalktılar, caddeye çıkar çıkmaz ‘görüşmek üzere’ diyerek ayrılırlar,.

Kankası geç saatte geldiğinde, ona meze meselesini sorar. İlişkiyi arzusuna meze etmemek için yatmıyormuş beyefendi benimle, diye açıklar.
-Bu adam çetin ceviz, diye mırıldanır önce. Senin kalemin değil bu çocuk cancağazım. Bırak yoluna gitsin, diye kestirip atmaya çalışır.
-Zaten öyle yapacağım da, arzuya meze yapmak demekle ne demek istedi sence. Onu söyle bana sen.
-O cinsellikten fazlasını arıyor, bunu istiyor senden, diye yanıtlar biraz düşündükten sonra. Cinselliği hemen paylaşınca her şeyin biteceğini her nasılsa biliyor. Senle ilişkisini tüketmek istemiyor.
-Yani beni kendine aşık etmek istiyor, doğru mu? Beni onsuz yapamaz noktaya getirmek istiyor. Yemezler. O tuzağa düşmem ben.

O geceye kadar Sürtük’ün kitabında ‘muhallebi çocuğu’ sınıfına girerken o günden sonra onu tuzakçı olarak anar oldu. Birkaç kez daha rastlaşırlar. Bir keresinde, birlikte sinemaya gitmek için üsteler oğlan. Onu öbürlerinin sınıfına geçirmiş olmak arzusu kızda halen güçlüdür, ayrıca tuzakçıya karşı hazırladığı kapanı kafasında kurmuş durumdadır. Belki de beyefendi için ‘zaman nihayet gelmiş olmalı,’ diye düşünür. Sinema salonu çok tenha ve yeterince loştur. Ama hukukçuda ne o yabansı ışık, ne elektrik vardır. Filmle birlikte ‘muhallebi çocuğu’ da ‘tuzakçı’ da biter kızın kafasında. Sinema kuyruğunda, ekmek fırınının önünde, semtin pastanesinde, iki kez de postane çıkışında karşılaşırlar. Oğlan her konuşma imkanı bulduğunda buluşmak ister. Sürtük sebep uydurmakta uzmandır, ‘sonraya’ diyerek savuşturur.

Sinemada eli eline değmeden film izledikleri günden iki yıl kadar sonra, yağmurlu bir yaz akşamı otobüs durağında karşılaşırlar. O selam verip geçmek üzereyken bu kez kız durdurur onu.
-Konuşmak istersen, buluşuruz. Aynı yerde, yine öğlen üzeri?
Ona kendisinde ne gördüğünü, cinselliği yeterince istemiyorsa ondan ne istediğini sormak anlamak istemektedir. Üstelik hayatında ilk kez bir erkeğe ‘nasıl arsız bir sürtük olduğunu’ hiç çekinmeden anlatmak niyetindedir. Buluşamazlar. Yaz tatili başlamıştır. O gece memleketine dönmek için hava alanına koşturmaktadır. Kasabadaki evlerinin telefon numarasını verirken:
-Ararsan çok sevinirim, der, tatilde bol zamanım olur. İstediğin kadar konuşuruz.

Şehirler arası telefonla aramak o yıllarda zor iştir; emek ister, zaman ister. Bağlantı postane aracılığı ile ancak saatler sonra kurulsa da ağız tadı ile konuşmak parazit yüzünden neredeyse mucizedir. Ayrıca hatırı sayılır miktarda paraya mal olur. Belki nedeni kısmen budur, onu aramayı sürekli erteler. Sonra büsbütün unutur. Ona hiç rastlamadığını fark ettiği gün, muhtemelen içindeki boşluğun sesi ilk kez iyiden iyiye çıkmaya başladığından, Hukukçunun telefon numarasını arar, çoktan girmediği yatak odasındaki ceviz çekmecede kağıdı buruşmuş olarak bulur.

Telefonu yanıtlayan annesidir, biricik oğlunu iki hafta önce sınırda kaybettiğini söyler, bitkin bir sesle; tabur kayıtlarına eğitim zayiatı olarak geçmiştir adı.
-Şehit oldu kadersiz yavrum, diyerek neredeyse yüzüne kapatır telefonu.

Donmuş kalmıştır kız. Her başı sıkıştığında olduğu gibi kankasını arar. Sığınağı, sırdaşı odur. Onu dinlemekten bıkmayan, yorulmayan kolej yıllarındaki sıra arkadaşı.
-Anlat bakalım hatun, artık depresyonda değilsindir, diyerek selamsız açar telefonu.
-Az dur, vallahi beter haldeyim.
-Neden kız? Hayırdır inşallah.
-Muhallebi çocuğu var ya..
-Hangisi?
-Mektepli olanı. Hukukçu, taşradan.
-Ha evet, ondan bi tane var zaten hayatında. Gene mi çıktı karşına, o kadar zamandan sonra?
-Yok, yok. Dalgayı bırak da dinle.
-Sustum, dinliyorum. Anlat bakalım.
-Askerde atış taliminde ölmüş çocuk.
Öyle dese de, onun bir biçimde intihar etmiş olduğunu düşünür nedense ve iki damla yaş düşer gözlerinden.

Romandaki olay örgüsüne takılıp kalınca, daha doğrusu kızın hayatını keyif, keşif, arzu ve maceradan ibaret görünce pek inandırıcı gelmez, adına karşın ruhu pırıltılı bir karakterdir Sürtük. Birlikte olmadan huzura kavuşamadığı her adamla, yatağa girinceye kadar geçen zaman zarfında gayet ölçülü ve naziktir.
-İyi uyumuş, iyi doyurulmuş, bir bebek kadar uysalsın, diye takılır ona kankası. Yeter ki şeytan kanına girmesin.

Ne var ki aslında şeytan girmez onun kanına.
Şeytan zaten onun kanındadır. Sadece arzu şeytanı yani.
Arzularından soyunsa, su gibi duru, kar gibi beyaz bir melektir.
Birbiri ile geçinemeyen anne babasına eşit derecede hep yakın olmuş, ikisinin arasındaki bir sürü çekişmenin ise sürekli dışında kalmıştır; akrabalarına öğretmenlerine saygıda kusur etmez, iş arkadaşları ile geçimi iyidir, eve temizliğe gelen kadının küçük oğluna Fransızca dersi verir, para almaz, köpekleri yanına yaklaştırmasa da mahallenin tüm kedileriyle içli dışlıdır; her birine duruşuna bakışına göre isim verecek kadar yakın ve her ayın ilk pazar günü okulun avlusunda hepsine ciğer ziyafeti çekecek kadar cömert bir dost. O zamanların bütün kızları gibi, o da adap ve edepten nasibini almış, hanım hanımcık, kültürlü, kibar ve hoş görülüdür. Öyle olmayı pek istemediği zamanlarda bile öyleymiş gibi davranmayı en çok da annesinden öğrenmiştir.

Onun kişiliğini gölgeleyen tek konu erkeklerdir. Açıkça söylemek gerek, ona yoğun bir ilgiyle bakmayan hiçbir erkek çekmez onu. Keskin bir bakışla yaklaşan her erkekse kışkırtıcı gelir. O bakışlar, yıldırım düşerken çakan şimşekler gibi normalde farkında bile olmadığı arzusunu kamçılar. Paratonerlere aldırmadan boşalıp önüne gelen her şeyi yıkıp harap eden binlerce kilovatlık elektrik nasıl çarparsa insanı, o bakışlar da onu öyle çarpar. İçinde bir zaman kış uykusuna yatmış dişilik canavarı, adeta can havliyle birden uyanır, kendisini hızla pençesine alır. Arzu ile kıvranırken bile, edebini görünüşte korumayı iyi öğrenmiştir; en son aşamaya ulaşıncaya kadar terbiyeli bir iyi aile kızı olarak davranmayı becerir.

Yaşları, meslekleri, sınıfları ne olursa olsun, arzulu iki insan arasında akan elektrikle başlayan, hedefi ikisi için de belirli etkileşim, son aşamaya doğru giderken tam da sürek avına benzer. Şu farkla ki, iki kişiden her biri hem av, hem avcıdır. Her biri, ötekinde birlikte yuva kuracağı eşi ararmış ve karşısında bulmuş gibi yapar; ikisi de sonuna kadar o rol gereğince davranır. Öyle görünüp davranmak sürecin olmazsa olmazıdır. Sonunda ikisi de amacına ulaşır. Bir taraf karşı tarafın güya herkesten esirgeyip hep gizlediği kutsal hazinesini fethetmeyi başarır, üç beş dakikada burca bayrağını dikmeyi ve ganimetine kavuşmayı başarır. Adam fatihtir ama savaş yorgunudur. Yatakta zaferin keyfi ile gevşemiş, gayet mahmur ve epeyce mağrur olarak serilir kalır. Kız başına açılmış bir tatlı beladan arzusunu katlederek bir kez daha kurtulmuş olmanın huzurunu duyar. Ormanda saatlerce gözleyip kovalayıp vurduğu tavşanın leşini sırtına vurup rastlayacağı ilk dere yatağına atan avcıdan biraz farklı davranır. Yatakta çırılçıplak uyuklamakta olan adamı suç mahallinde terk eder. İçindeki yaban dişilik, tıpkı kankasının hep söylediği gibi iyi doyurulmuş, altı temizlenip bağlanmış bir bebek gibi huzura bir süreliğine ermiştir. Tatlı ve derin uykulara yeniden kavuşacaktır artık. Sonuç asıl kendisi için zaferdir, çünkü güya fetheden değil aslında terk eden muzafferdir.

Her terkin ardından böyle benzetmelerle, kahkahalar atarak anlatır kankasına maceralarını. Yazarın o söyleşilerin birkaçında kullandığı dil, kızın toplum içindeki genel yapısı ve tavırları ile elbette uyarlı değildir. Tamamen kendi olabildiği tek insan kankasıdır çünkü. Hukukçu ise kankasının çizgisine azıcık da yaklaşan tek erkektir.

Yazar onun maceralarını anlatırken, aynı dünyadan daha kalın çizgiler getirir önümüze. Mesela, el ele tutuşma, sarılma, kucaklaşma aşamasına ulaştığında bile, eline erkek eli değmemiş, karşındaki adamı görünüşte yuva kurmak için ölçüp tartmaya çalışan edepli terbiyeli görgülü kız gibi görünür ve belki bir yönü ile gerçekten de öyledir. Yabansı bakışlarla bakmayan erkeklerin karşısında, kendine kısmet arayan anlı şanslı namus abidesi eşraf kızları gibi tedirgin olur.

Mesela adamla dört duvar arasında baş başa kaldıklarında sıra soyunmaya geldiğinde, dizleri titreyince yatağın ucuna ilişir, başına ağrılar girdiğini, kalbinin fena halde çarptığını söyler. Üç düğmesi zaten açık gömleğini çıkarmak bile ona sık sık güç gelir. Kimi zaman adamı zıvanadan çıkaracak kadar uzar soyunma töreni. Bir adım daha ileri gitmek için, bir erkeğin karşısında soyunmak gibi bir suçu daha evvel bir kez bile işlememiş gibi duraksar; suç ortağından üsteleme bekler, kimi zaman cesaretlendirme hatta tehdit bekler; önce onun soyunmasını istediği olur, bazen de kendisini soyunmaya zorlamasını ister. Etek ve gömlekten sonrasını mutlaka bir örtünün ya da yorganın altında kendisi çıkaracak kadar ürkek ve tutuk görünür.

Her erkeğe uzun ve bıktırıcı gelen töreninin sonunda nihayet tamamen çırılçıplak kaldığı anda naz oyunu biter, inanılmaz şekilde rahatlar; dünyasında ne kadar ayıp günah ve yasak varsa onları da giysileriyle birlikte yatağın altına atmıştır sanki. Adamın karşısında, bu işin okulunda yıllarca okumakla kalmayıp her uygulamalı dersi yıldızlı pekiyi ile verip geçmiş, görse geyşaları kıskandıracak derecede arsız ve becerikli bir profesyonel oluverir. Adamı akla hayale sığmaz cilvelerle sözlerle dokunuşlarla kıvama getirir getirmez uçar gider ürkek serçe; kendini arzularının girdabına bırakmış bir dişi kaplan gelir yerine. Dur durak bilmez, söyleneni duymaz, duysa anlamaz, anlasa umursamaz. Zincirini koparmış dişi bir kaplanın güdümünde ikisi birden devinir durur.

Azgınlığın o derecesi yatağa girdiği her adamda az veya çok korku yaratır, çoğu bocalar önce, sonra uyum sağlar, ama panikleyip yataktan bir elinde don ötekinde gömlekle kaçan dev gibi adamları da görmüştür Sürtük.
-Gözlerine kalıbına baksan şehvet fırtınası adam, hamurunda ‘muhallebi çocuğu var’ diye gülerek anlatır onları kankasına.

….

Kitabının basılmasından birkaç ay sonra, epeyce okur yazar ve iyice varlıklı bir iş adamı olan bir arkadaşı ile iki yıllık bir dünya turuna çıkar yazar. Titanik’in batmasından sonra inşa edilen en az onun kadar konforlu altı katlı bir turistik gemi ile yaptıkları seyahatte Bermuda’ya ulaştıkları gün, yazarın on sekizinci doğum günüdür. Arkadaşının ona doğum günü hediyesi, göz kamaştıran tek taş pırlanta yüzükle birlikte yaptığı son derece romantik evlenme teklifidir. Ertesi gün nikahlanır, resmen evlenirler.

Ve ülkeye döndükleri hafta içinde mahkemeye başvurup tek celsede boşanırlar. Aradan sekiz yıl gibi uzun bir zaman geçer, yazarımız bölgenin iri yapılı, alabildiğine ketum tabiatlı asayiş amiri ile gayet sade bir törenle ikinci evliliğini yapar. Hemen ikinci romanı çıkar. Tanıtımı için büyük kampanya yapılmaz ama Avare de çok beğenilir, Sürtük’ün geçen sekiz yol içinde epeyce tavsamış rüzgarını ardına alarak o da çok satılır. İç dünyası zengin, cazibeli ve hep en uçlarda yaşayan genç bir kadındır Avare. Kendince yaratıp hayalinde yaşattığı ruh ikizini aramaktadır. Tek arzusu her bakımdan güçlü ve romantik o adamı bulmak, kendini ona ve aşkına adamaktır. Her fırsatta onu düşünür, tanıştığı her erkekte onu arar, ancak her defasında bir öncekinden derin hayal kırıklıklarına uğrar. Onun ruh ikizi peşinde harcanmış hayatını yazar, eserinin sonunda şöyle özetler:

‘Gece gündüz kendi sahibini arayan, başka bir gailesi olmayan bahtsız bir kadındı Avare. Gerçek dünyadan kopuk hayallerinin kurbanı oldu. Ruh ikizini mağazalarda, çay bahçelerinde, üniversite kantinlerinde, askeri gazinolarda, su gibi içki tüketilen gece kulüplerinde ve sonunda pavyon köşelerinde bile bıkmadan usanmadan aradı, durdu. Sevmeden sevilmeden yaşadı, rüyalarında bile o adamı aramaktan ibaret bir hayatı oldu, Vadesi dolduğunda ise mevsimi geçen bir bataklık çiçeği gibi aşırı sudan kurudu.’

Sürtük ile Avare arasında önemli bir fark aşk noktasındadır. Sürtük o kelimeyi olumlu anlamda ağzına bile almaz, yazar da pek söz etmez. Onun yerine arzuyu koymuş gibidir. Öyle ki kendisine aşık olduğunu söyleyen adamlara anında güler geçer Sürtük. Aşkı veya ruh ikizini ısrarla aramak bir yana, ona sadakat sözü vermeden romanın sonunda evlenmeyi kabul ettiği kocası da dahil olmak üzere, Hukukçu dışında önemsediği başka bir erkek yoktur romanda. Oysa Avare hayatı boyunca ruh ikizini ve hayatının aşkını, bir bakıma arzunun ötesini arar.

İki romanın yayınlanması arasında geçen onca yıl boyunca, yazar başka bir şey yazmaz, yazmış olsa da yayınlamaz. Evli olmadığı o uzunca dönemde genç kadının hayatına girip çıkanlarla ve yaşadığı ilişkilerle ilgili epeyce uçuk dedikodulara bakılırsa, o dönemin sonunda yaptığı ikinci evliliğin de aşk evliliği olması muhtemel görünmüyor. Etrafında cesareti ile tanınan kocası kentin bir bölgesinin asayiş amiri olmak dışında bir özelliği bilinmiyor, tayinin durdurulmasından sonraki yıllarda hızla yükselip aşırı şekilde zenginleştiği ise kesindir. Yazarın yakın çevresine kocasından söz etmekten sürekli kaçındığını söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Onu ilk gençlik yillarından beri tanıyan o yıllarda çok yakın bir arkadaşı yazarın kimseye aşık olmayacak bir yapıda olduğunu, onun ölümünden sonra açıkça söylemekten çekinmedi.

O dönemi hızla geçelim, yazarın otuz beşinci yaş gününü bir başına kutlamaya hazırlandığı günün öncesine gidelim. Serin bir sonbahar akşamıdır. Devlet radyosunda akşam ajansı okunmaktadır. Haberlerin ardından sabık valinin yargılandığı davanın teypten yayınlanan duruşmasında savcı iddianamesini okur. Valinin hukuksuzlukları ile ilgili iddialarını açıkladıktan sonra, sözü onun din ve ahlak kurallarını hiçe sayan yasak aşkları ile ilgili yıllardır süren dedikodulara anlatır. Ve bizzat yazarın tanıklığını kanıt göstererek valinin dört yıldır süren yasak aşkını ülkeye açıklar. Aslında ilişki, savcının belirttiği üzere uzun yıllar boyunca çoğu kişi için gayet aşikar bir sırdır.

Tanıklar biri yazarımızdır. Mahkemede hiçbir baskı görmeden kendi rızası ile verdiği ifadede ilişkinin dört yıldır devam ettiğini doğrulamış, her iyi aile babasının ve her namuslu genç kızın ar ve haya duygularını incitecek, sabık ve sakıt valinin ona tapınacak kadar sadık yandaşlarını bile utandıracak ayrıntıları da açıklamıştır. Mahkeme kayıtlarında yer alan anlatımına göre, asayiş amiri kocasının atamasını durdurmak için bir dostu aracılığı ile bir kır kahvesinde veya beş yıldızlı bir otelin lobisinde buluştuklarında ve neredeyse ilk görüşte doğar aşk.

İlk zamanlar gizlilik esastır, sonra fısıltı gazetelerinde dedikodular yayılır, derken valinin yasak aşkı gazete manşetlerine çıkar. Ve uzlaşma kültüründen, demokrasi deneyiminden yoksun ülkede hiç eksik olmayan yıkıcı çekişmeler iyice şiddetlenir, çok partili hayata geçiş döneminde, yasak aşkla birlikte yazar polemik malzemesi olur.

Eski genel valinin yasak aşkları konusunda savcı tek olayla yetinmez, bir başka duruşmada daha yoğun duyguları deşen ikinci ilişkiyi mahkemeye taşır. O olayda da sabık valinin sevgilisi ilişkiyi mahkemede doğrular. Ayrıca, haftalarca karşı koyup direnmesine karşın karnındaki dört aylık bebeğini sabık valinin baskısı ile aldırmak zorunda kaldığını da açıklar. Bebeğin alınmasını izleyen günlerde gecelerce uyuyamadığını, ancak yaşanıp bitmiş bu hadise yüzünden herhangi bir pişmanlık veya suçluluk duymadığını, doğurmak istediği bebeğini aldırma kararı yüzünden sabık valiyi suçlamayı ise hiç düşünmediğini ve her şeye rağmen onu gerçek anlamda halen sevdiğini de ifade eder.

Romanla ve yasak aşkla ilgili yazarımızın mahkemede kabul ettiği mahrem bilgilerin çoğu, o akşam radyoda askeri savcının gür ve öfkeli sesiyle tüm ülkeye yayılır. Dava dosyasında yer alan kanıtlardan biri de yazarın üçüncü romanıdır. Romanın adı, yazarın sabık valiye verdiği adla aynıdır: Cengaver Cupido. Savcı alaycı bir sesle adın anlamını da açıklar. Mitolojide yarı tanrısal bir aşk savaşçısı olan Cupido birçok yabancı dilde erotik çağrışımlarla yüklüdür.

Romanı baştan sona kırmızı tükenmez kalemle kareli okul defterine gayet okunaklı olarak yazmış olan davanın tanığı, ‘her satırında sen varsın Cupido’ diye not düşerek defteri sabık valiye armağan etmiştir. Darbe gecesi silahlı kuvvetlerce yapılan aramalarda, meşhur bir otelin vali için yıllardır kapatılmış kral dairesinde duvara gömülü bir kasada, kalplerle süslü pembe grapon kağıdına sarılı olarak bulunmuştur defter.

Aynı kasada bulunan birkaç parça mahrem kadın iç giysisi ile başka özel eşyaların ve pembe kağıtlara yazılmış aşk mektupları ile birkaç şiirin de kendisine ait olduğunu kabul eder tanık. Aynı kasadaki binlerce dolarla hiçbir ilgisi ve bilgisi olmadığını söyler.

Duruşmalar sürerken yazarın sabık vali ile görüşmek için hemen her makama başvurması bir sonuç vermez. Aylar sonra idam kararı kesinleşir, bu kez romanın kendisine iadesi için iki kez dilekçe verir. Cevap alamaz. Aynı talebi infazdan sonra üç kez yineler. Üçüncüsüne cevap gelir: ‘defterin sabık valinin malı ve dolayısı ile mirasçılarına ait olduğu’ gerekçesi ile talep reddedilir. Bu kez yazar, bir kopya almasına izin verilmesi için başvurur, Rahmetli valinin sağlığında icat ettiği ve keyfi kararları için sıkça kullandığı aynı ifade ile yani ‘görülen lüzum üzerine’ cümleciği ile bu istek de reddedilir. Bir kez daha yaptığı başvuruya verilen yanıtta ise ‘talebin sabık valinin mirasçılarına yapılması gerektiği’ bildirilir. Yazarın böyle bir isteği, rahmetlinin eşine veya çocuklarına iletecek ne yüzü ve ne cesareti vardır. Böylece yazarın üçüncü romanı mahpus olur.

Yaşananlar arasında çarpıcı bir gerçek şudur: Bütün kaynaklar asayiş amirinin, yasak ilişkiyi başından beri bildiğini göstermektedir. Valinin kendi evinde eşiyle buluşup baş başa zaman geçirmesini kolaylaştırmak için, onun her türlü özveriyi yıllarca gösterdiği kesindir. Vali eve sevgilisini ziyarete geldiğinde kendisi evde ise evden çıkıp gitmek yerine başka odaya geçtiği de sıklıkla söylenir. Bu ve benzeri kolaylıkların ödülü olarak rütbesi sürekli yükseltilerek daha büyük yetki ile daha yüksek rüşvetli makamlara getirildiği de bir şehir efsanesi sayılmaz.

Kocası evi idam kararı kesinleştiğinde terk eder ve ertesi gün boşanmak için mahkemeye başvurur. Boşanma kararı hızla çıkar. Koca kentin en zengin bölgesindeki esnafı, kumarhane ve randevu evlerini, başka batakhaneleri yıllarca haraca bağladığı, böylece büyük servetler edindiği o sıralar, hatta darbeden çok önce herkesin dilinde gezen bir başka aşikar sırdır.

Yasak aşkın bu nedenlerle en çok da ona yaradığını iddia edenlere kalırsa, karısını valiyle buluşturan aracıyı bulan da odur. O tanışmanın mahrem bir ilişkiye dönüşeceğini ve bundan çıkar sağlayacağını hesap eden de odur. Valinin eşinin isteği üzerine gizli teşkilat tarafından bu işi kotarmakla onun görevlendirildiği de kanıtsız olmakla ve gayet uçuk görünmekle birlikte ileri sürülen iddialar arasındadır. Bu iddia sahiplerine göre, valinin rahmetli eşinin güvenlik makamlarına böyle bir talebi yapmak için geçerli ve meşru bir nedeni vardır: Çocuğunu aldırmak zorunda kalan sevgili yüzünden yaşanan tatsızlıkların ardından ailenin hareketsiz kalması eşyanın tabiatına uygun düşmez.

Bu iddia doğru mudur, bilinemez. Ama kesinlikle büsbütün dayanaksız değildir. Rahmetli valinin yazardan önceki yasak aşkı tıpkı kocası gibi şöhretli bir sanatçıdır. Adam valinin bizzat ona ilettiği isteği üzerine hemen boşanır, yurt dışına tayin edilir. Sanatçı sevgilinin daha sonra validen hamile kaldığı, çocuğunu her koşulda doğurmak istediği haberleri yayılınca, rivayet odur ki, valinin eşi fazlası ile tedirgin olmuş, ilişkinin bitmesi için en üst güvenlik birimlerinin yardımını istemiştir. Hamileliğin operasyonla giderilmesinin ardından, yazarımızla valinin buluşup yakınlaşması asayiş amirinin bireysel hamlesi olmaktan öte, gerçekten aslında üst amirlerin belki de ‘devletin iyiliği için’ kurguladığı büyük planının bir parçasıdır. Bu konuda ise hiçbir kanıt yoktur.

…..
Sevgili yazarımızın dördüncü romanı günlük bir gazetenin köşesinde günlük olarak çıkmaya başlar. Yasak aşkı idam edilmiş, evliliği bitmiştir. İtibarı yerlerde sürünmektedir. Artık kırklı yaşlarındadır. Yazarın özel hayatının epeyce durulduğu bir dönemde parça parça yayınlanmakta olan yeni roman Sürtük ve Avare ile birlikte üçlemenin sonuncusu olmaya adaydır.

Kahraman bu kez de kadındır. Divane, gün görmüş bir kadındır, kaderindeki aşkla hayata tutunmaya çalışmaktadır. Kendisi gibi gerçek manada sevmeyi sevilmeyi bekleyen, kendisi kadar tutkulu ve sadık bir adam vardır hayalinde. Hayatının engebeli yollarında, başı her dara düştüğünde hayal ettiği, içini hep ısıtan aklı başında ve dürüst bir adamdır. Onu hiç görmemiş, tanımamış olsa da onun varlığından emindir. Kendisini er geç bulacağından kuşkusu yoktur.

Diğer iki kahramandan farklı olarak Divane kadercidir. Azıcık aşım ağrısız başım, der gibidir. Mecnunla birlikte küçük bir dünya, iki de hayırlı evlat ister. Her günün onun hayalini kurar. Ne var ki Avare’den farklı olarak onu bulmak için çabalamaz. Aşkı aramak boşunadır çünkü. Arayan tabii ki bulur, bulduğu her zaman aradığı mıdır? Bilinmez. Ne bilinir? Her deşildiğinde kan sızdıran gönül yaraları. Esas olan sabırdır, beklemektir. Sevenin kaderinde aşkını bulmak varsa, er geç bulacaktır. Yoksa, koşturmak zorlamak boşunadır, kısmetiyle yaşamayı bilen, telaşla arayandan daha huzurludur.

İki ay süren bir kampanya ile duyurulduktan sonra üçüncü sayfanın sağ üst köşesinde iki el büyüklüğünde her gün parça parça çıkmaya başlar roman. Divane ilk gençlik günlerinden beri Mecnun’u nasıl düşündüğünü anlatır, arada bir hayal kurar. Sürtük ve Avare’deki renk ve mekan zenginliği, coşkulu arzunun pervasızca dışa vurulması, kısıtlayıcı değerlere meydan okuma, öbür iki romandaki gözü kara yaşama arzusu ve o arzuya hayat veren asi ruh yoktur artık. Aşk savaşçısı Cupido’dan esintiler, ona yazılmış şiirlerden dizeler, yasak aşkını yitirince Divane’ye dönmüş kadının feryadından ağıdından ezgiler bekleyen okuyucu, koşullarına teslim olmuş, kaderine razı bir Divane ile hayal kırıklığına uğramıştır. Gazetenin nezaketi ile tanınan sahibi, yayını durdurma kararını açıklarken şöyle der:
-Bir çağlayandan ötekine akan nefes kesici bir roman bekledi herkes. Öyle aşklara tutkundur sizin hayranlarınız, bilirsiniz.
Övgüsü için teşekkür eder yazar.
-Söylemeye dilim varmıyor ama size karşı dürüst olmak zorundayım, diyerek devam eder nazik adam. Sürtük’ün avare hali, bir de divane olunca açıkçası benim için bile okunmaz hale geldi. Son aylarda, havuzda donmakta olan suya benzedi roman. On gün önce kestik, yerine çiklet reklamı koyduk, kimse fark etmedi.
-Haklısınız.. Yerden göğe kadar. Hayat acımasız, hayranlar vefasız.. Zaman her şeyi hızla eskitiyor efendim. Hakikat şu ki.. Hissetmeden yazılmıyor.

Bir yandan gülümserken, alt dudağını belli belirsiz ısırarak ve gözlerini sanki yaşlar dolmasın diye kısarak fısıltı halinde söyler bunu. Askerler var, yasaklar var, her mevsimde soğuk olur hücreler var, demez; kendileri gibi değilseniz insanlar sırtlandan beterdir, demeye ise herhalde gerek duymaz. Muhasebeden getirdikleri son zarfı açmadan çantasına koyar, kendi falına bakmak için kapadığı kahve fincanını sağ eline alır, telvenin desenlerine uzunca bir zaman dalar gider. Gazete sahibi ses çıkarmadan dikkatle izler onu.

Sonra kalkar, teşekkür ederek çıkar.
O günden sonra yazmaz. Gazetelerde birkaç sohbeti yayınlanır. Kuralları zorlayan, anıları deşen bir tek cümle bile söylemez. Vali hakkındaki soruları ısrarla geri çevirir. Kabul ettiği çok az sayıdaki röportajda özel hayatına yönelik soruları kabul etmeyeceğini baştan söyler. Sürtük konusu sorulunca, evladını yitirmiş gibi dudaklarının ucunda gezinen acıyla gülümser:
-Eğer ölmediyse, onu da çok yormuştur hayat, der ve susar.

Bütün işvesini acısını içine gömmüş, endamıyla duruşuyla bakışıyla orta yaşını geçmiş olsa da hala cazibeli ve özgüvenli bir kadındır artık. Son yıllarında iki kedisi bir köpeği ile sakin bir dünya kurar kendine. Yazıdan, medyadan ve gözlerden uzak durur. Belki ikinci evliliğini yaptığı günün öncesinde ölmüştü aslında. Belki bir askeri cibin arka koltuğunda omzu kalabalık bir ulaştırma subayının kendisine zaman zaman tiksinerek arada bir de gözlerinde Sürtük’ün iyi tanıdığı türden bir ışıltıyla bakarak onu savcılığa götürdüğü sabah. Gözleri dolu dolu, subaya ellerini uzatıp:
-Bana da kelepçe takmalısınız komutan, ne suçu varsa ikimiz birlikte işledik dediğinde de ölmediyse, birkaç ay sonra Cupido’yu boynunda yağlı urganla cansız olarak görünce bayıldığında ruhunu teslim etmiş olmalıydı.

Belki kendini inkar etmek zorunda kaldığı her gün ruhunun bir parçasını söküp almıştı azrail. ‘Can çekişmeden gitmek iyidir. Taksitle gitmek en kötüsü,’ demişti Avare’nin ağzından.

Sürtük’ü yazdıktan ellli yıl kadar sonra, bir bahar günü, yeni çiçeklenmiş bir erik ağacının altında toprağa verdiler onu. Mezarlığın kısmen yıkık duvarının ardından sek sek oynayan çocukların coşkulu seslerine, imamın bağıra bağıra Arapça okuduğu dua karışıyordu. Komşularından biri, mezarın başından çocukları susturmaya giderken yeni çıkmış plaklardan birini çalmaya başladı mahallenin radyocusu.

Güneşli bir bahar ikindisiydi, mezarlığa yağmur çiseliyordu.

…..

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir