Albert Einstein, “Eğer ele aldığımız bir konuyu sade bir şekilde anlatamıyorsak, konuyu anlamamışız
demektir.” der. Bu sebeple sürdürülebilirlik kavramının tanımını bir kez daha hatırlamakta fayda
var. Sürdürülebilirlik, altında üç önemli kavramı barındırıyor; “doğal çevre”, “sosyal çevre” ve
“finansal performans”. Sürdürülebilirliğin anlaşılması için her üç kavramın yani boyutun ne
olduğunun anlaşılması kadar bu boyutların birbirleriyle nasıl etkileşimde olduklarının da anlaşılması
çok önemli. Aslında sürdürülebilirlik kavramının asıl önemi bu üç ana konunun beraberce nasıl
hareket ettiğinin anlaşılmasında yatıyor. Bu yüzden sürdürülebilirliği “sistem yaklaşımı” açısından
incelemek faydalı olacaktır.
Sistem, belli parçalardan oluşur ve temelde her bir parçanın birbiriyle ve dışardaki diğer parçalar ve
sistemlerle ilişkisi vardır. Sistem yaklaşımında parçalar bulundukları sistemden ayrı olarak ele
alınmaktansa, o sistemin bir parçası olarak konumlanır ve incelenirler. Sistem yaklaşımı, ana bilim
alanı biyoloji olan Von Bertalanffy tarafından 1950’lerde geliştirilmiş ve daha sonra hem kendisi
hem de diğer birçok değerli akademisyen ve düşünür tarafından sosyal bilimlere uygulanmıştır.
Bertalanffy, sistemi tanımlarken biyolojik organizmadan yola çıkmıştır. Temelde, bizim burada
bahsettiğimiz sistemler bir bölge, bir kamu kurumu, bir şirket veya bir aile olabilir. Bir sistemin
sürdürülebilir olması, yakınında bulunduğu çevre ile arasındaki etkileşime bağlıdır. Parçalar
arasındaki etkileşimin bütünü nasıl etkilediğinin en işlevsel tanımını Aristo’nun ünlü sözü ile yapmak
mümkün: “Bütün, parçaların toplamından büyüktür.” Sosyoloji, psikoloji, yönetim bilimleri gibi
birçok alanın bu tanımı kendi konularını anlamlandırmada kullandıklarını da görürüz.
Sürdürülebilirlik
Aslında 1980’lerden itibaren akademisyenler, şirketler ve yönetim kuramlarını araştıran sosyal
bilimciler, insan doğası, insanın yarattığı kurumlar, kuruluşlar, örgütler, sosyal hayat ve doğal
yaşam, çevre ve kaynaklar arasındaki kopukluğu vurgulamaya başladılar.
Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir gelişim kavramlarının ana teması 1987 yılında “Dünya Çevre ve
Kalkınma Komisyonu” tarafından ortaya atıldı:
“Bugünün ihtiyaçlarının karşılanabilmesinin, gelecek nesiller kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme yetilerini
yok etmeden sağlanmasıdır.”
Bu tanım günümüzde de hâlâ birçok kuruluşun ortaklaşa kabul ettikleri sürdürülebilir gelişme
kavramının temelini oluşturmaktadır. Özetle sürdürülebilirlik geleceği tüketmeden yaşam kalitesini
sağlamaktır diyebiliriz.
Bu tanım ortaya atıldıktan sonra “nasıl” sorusunun cevapları birçok akademisyen ve uygulayıcı
tarafından aranmaya başlandı.
Barbier, 1987 yılında sürdürülebilir gelişmenin birbiriyle uyumlu ve birbirini kapsayacak şekilde
eşzamanlı yer alması gereken üç ana unsurunu tanımladı. Bunlar biyolojik sistemin amaçları
(genetik çeşitlilik, uyum, biyolojik üreme), ekonomik sistemin amaçları (temel ihtiyaçların
karşılanması, eşitliğin sağlanması, fayda getiren mal ve hizmetlerin tedarik edilmesi) ve sosyal
sistemin amaçları (kültürel çeşitlilik, kurumsal sürdürülebilirlik, sosyal adalet, katılım) olarak
toplandılar.
Sistem yaklaşımı açısından sürdürülebilirlik, bir sistemin kendini devam ettirebilmek için uzun
vadede sistemin yeniden tasarlanması olarak tanımlanabilir. Bu tasarım her ihtiyaç duyulduğunda
kendini tekrar tekrar yenilemeli. Ancak her seferinde yenilenmek birçok açıdan maliyetli olabilir.
Diğer yandan ise bir sistemin yarattığı ana faydalar, konjonktür değiştikçe, sistemin yapışıp kaldığı
dogmalar, engeller de olabilir. Burada dengeyi sağlamak ve güncellenmek için “Biz nasıl yaşamak
istiyoruz ve bizim yarattığımız her türlü oluşumun bu yaşamdaki yeri ne?” soruları sürdürülebilirliği
sağlamak üzere işlevsel olabilir. Aslında bu sorular sürdürülebilirliğin ve sürdürülebilir gelişmenin
zeminini oluşturuyor. Bu zemin her türlü kurum ve kuruluşun stratejisinde, doğal çevrenin
yapılanmasına, sektörlerin konumlanmasında, devlet politikalarının oluşturulmasında yer bulabilir.
Artık günümüzde akademisyenlerin, uygulayıcıların ve de karar vericilerin üzerinde hem fikir olduğu
nokta birbiriyle etkileşim içinde olan karmaşık sistemlerin “sistem yaklaşımı” dahilinde ele alınması
gerektiğidir. Buna göre sosyal sistemler, doğal sistemin içinde konumlanırken, faaliyetlerin devamın
kazanç elde etmeye bağlıdır. Böylece, sürdürülebilirliği sistem temelli bir kavram olarak görebiliriz.
Sistem düşüncesinin sürdürülebilirlik kavramına uygulanmasıyla karşımıza çıkan tablo basit bir
anlatımla şudur: Kurumlar faaliyetlerini sürdürebilmek için doğal çevreden elde ettikleri girdilere
ihtiyaç duyarlar. Bunun sonucunda ortaya çıkan ürün/hizmetler doğal çevreyi ve sosyal çevreyi
etkiler. Bu etkileşim içindeki karmaşık bir döngü, geribildirim düzenekleriyle kendini tekrar eder.
Buradaki geribildirim düzenekleri ve oluşumları sistemin işleyişinin devamı için esastır. Kurum bu
sayede dışarıdaki sistemin ihtiyaçlarını anlar ve kendini bunlara cevap verebilir nitelikte düzenler.
Böylelikle kurum, bu cevap verebilirlik kapasitesi sayesinde faaliyetlerinin devamı yani yaşaması için
gerekli olan kaynağı elde eder.
Birçok çevreci kuruluş ve örgütün hassas olduğu ekonomik büyüme, yerel yönetimlerin belli
politikalardan ve stratejilerden yoksun olması, kaynak dağılımlarının verimli bir şekilde yapamaması
sonucu, doğal çevreye zarar verebilir hale geliyor. Hâlbuki ekonomik büyümenin en önemli
sebeplerinden birinin yoksulluk ile mücadele etmek, yaşam koşullarının iyileşmesi olması gerekiyor.
Tüm bunlar olurken de doğal kaynakların yaşamı destekleyecek ve verim elde edecek şekilde
kullanılması sürdürülebilirlik kavramının sistem yaklaşımı dahilinde uygulandığının bir göstergesi
olur. Sistemin bir parçası olan ve aynı zamanda kendi içinde de bir sistem olan kurumlar, yoksulluk
ile mücadeleyi “hayırsever” olup kendilerine imaj çizmek için yapmazlar. Bunun altında, kendi
sistemlerinin salahiyeti, etkileşimde bulundukları ve beslendikleri sistemlerin ve parçası oldukları
büyük sistemin de işlemesine bağlı olması yatar. Bu yüzden şirketler daha verimli olmak zorunda ve
parçası oldukları sosyal düzeleme, doğal çevreye faydalı olmak durumundadırlar.
Sürdürülebilirliğin üç boyutu olan doğal çevre, sosyal çevre ve ekonomik getiriyi birlikte ele
aldığımızda, birinin diğerinden önce gelmesi veya daha önemli olması mümkün değildir. Her üç
boyutun da birbiri içinde uyumla akması sonucu sürdürülebilirlikten bahsedebiliriz. Doğal çevrenin
sosyal çevreyi, sosyal çevrenin de ekonomik boyutu kapsadığı büyük bir sistemin oluşumu sonucu
bu sistemler arasındaki etkileşimin devam etmesi aslında sürdürülebilirlik. Evet, bir hiyerarşi var
ama hiçbir parça diğerinden üstün değil ve her parça birbirinin varlığına kendi varlığını daha anlamlı
kılmak üzere hizmet ediyor. Sistem yaklaşımı ruhu ile sürdürülebilirlik tanımı, sadece “ne” sorusuna
cevap vermekle kalmıyor, “nasıl” sorusunun cevabının da ana hatlarını çiziyor.
https://hbrturkiye.com/blog/basit-ama-zor-surdurulebilirlik-ve-sistem-yaklasimi


