08.10.2019
Bu sabah da aynı saatte uyandım.
Mahmurluğu, sessizliği ve dinginliği ile bu yaşlarda sabahlar bir başka güzel oluyor. En azından benim için. Okuyorum. Yazdığım da oluyor. Ne yapsam, keyifli hissediyorum; hattta hiç bir şey yapmasam da sağlığımı varlığımı şükürle ve yoğunlukla hissettiğim zaman dilimi artık benim için sabahlar. On yıldır falan böyle.
Dünden gelen savaş halleri bu sabah kara bir gölge olup düştü huzuruma. Şükran duygusu yerine bir tür suçluluk hali içimde bir yerlerde başıboş geziniyor. Duyarsız mıyım ben de diye mırıldanan sesi kısıyorum, yetmiyor, çaktırmadan bastırmaya çalışıyorum, olmuyor; puslu pencereye arada bir bakıyorum, okuduğumu anlamadığım oluyor.
Suriye’ye harekat başladı mı acaba diye geçiriyorum içimden. Merakımı gidermek için televizyonu açasım var, galibe bilmek istemiyorum, kaçınıyorum. Kan aktı mı acaba? Akacak mı?
Kaç zaman sürecek bu tedirginlik, bu savaş korkusu? Bir yanı ile deprem gibi rezil bir şey. Beklenmedik zamanda ve ansızın gelebilir cinsinden bir felaket.
Bu haller herkes için tatsız haller.
Er sabahların hoşluğunu azaltan karartan, günle birlikte yaşama sevincini karartan haller.
İnsan hayatından değerli hiçbir şeyin olmadığını unutttukça eriyor insanlık. Öldürmeyi hayatın doğal ve kimi zaman da zorunlu bir parçası saydıkça her şey değersizleşiyor.
Yüzleyemiyorum bunu. Yazmak bile rahatlatmıyor.
Bir gün daha başlıyor, üzerek, eriyerek, eriterek.

