Aşağıdaki yazıyı 2020 yılında bugün FB sayfamda paylaşmışım. Sezai Karakoç anısına burada da paylaşırken şunları yazmak istedim:
Hayranlık ve saygı duyardım ona hep, farklı çerçeve hiç engellemedi bunu. Onu iki dostumla birlikte Fatih’te ziyaret ettiğimiz geceden sonra hayranlığım değişmedi, saygım çok daha arttı. Milyona yakın kitabı basılmış, başka insanların hayatı daha iyi olsun diye inandığı davaya adamış ömrünü. İnancını siyaset malzemesi yapmamış. Hep muhalif kalmış, dini araç haline getirenlerden titizlikle uzak durmuş, kendini kimseye kullandırmamış. Omda bizim toprakların direngenliğini, maliye müfettişliğini dik omurgasını gördüm.
İnanç insanı, zorluklardan gelmiş. Aşk şiirleri de çevirmiş Fransız şairlerinden. İnanç dizeleri de yazmış. Rahmetlik birçok yönden büyük insanmış. Partisi, Yüce Diriliş Partisi, geçen gün Ankara’da yeni genel Başkan seçmiş. Kırk kişi katılmış genel kurula. İlkeli insanın şaşkın toplumdaki yalnızlığı, derseniz bir şey diyemem.
Güvenlik güçlerince izlenmekten duyduğu tedirginlik, bir de verdiği kitaplar. O geceden bunlar kaldı hayatımda.
İnsana katkı için dürüstçe ve samimi olarak çabalayan herkese, o uğurda yaşanmış her ömre hürmet edelim. Bakış açıları elbette aynı olmayacak, olmamalı. Dava adamlığı ilkel ya da hunhar olmayı, davanız dışında her şeyi dışlamayı gerektirmiyor.
Davanızın geçerliliğine ilişkin bşr )anıt gerekiyorsa bence o, başkalarının fikirlerine duyduğunuz samimi saygıdan kaynaklanmalı.
Ruhun Cevheri
Hayatım boyunca aklıma böyle bir niteleme gelmedi. Bu sabah Sezai Karakoç’un yazılarından birinde rastlayınca, neden diye düşündüm.
Neden böyle bir nitelemenin kendi dünyamda yeri pek olmadı. Neden hep somut ve maddi (illa parasal değil) kavramlarla (mı) donandım, onlarla düşündüm?
Haksızlık etmeyeyim, soyut kavramların değerini önemini tümden yadsımadım. Aşk ve sevda gibi, erdem, hukuk gibi ruh hakkında da elbette bir fikrim var. Ölünce ruhumuz terkeder bizi, ondan ölürüz demişti çocukluğumda birileri bana.
Adına bir zamanlar Kızıl Kilise denen bizim evin yanındaki Ulu Caminin avlusunda o çocukla birlikte oynuyorduk. Yedi sekiz yaşlarındaydım. Ruh sözcüğünü orada hizmete hep hazır duran tabutun yanında oynarken ilk kez ondan duydum, hiç unutmadım. Tabutun üstünde güya kanatlanıp uçan ruhu da göstermişti bana. Sivri sinek veya bir böcekti, şimdi düşünüyorum da büyük olasılıkla atlı karınca yavrusuydu.
Ruhun gözle görülmediğini çok sonraları öğrendim. Kimden nerden, anımsamıyorum. İnsan ruhunun 21 gram olduğunu bir asır kadar önce ispatlamaya kalkan bir doktorun yaşadığını iyi hatırlıyorum. Üniversite yıllarımda, aynı konuda ve aynı adla bir film de çekilmişti. Görmedim.
Fiziksel olmayan ve bedene can veren şeydi işte ruh. Görmüyorduk onu, ama var sayıyorduk. Sadece bedende var olmuyordu üstelik. Milletin ruhu, devletin ruhu, okulun ruhu, partinin, şirketin, mahallenin ve hatta zamanın bile ruhu vardı. Ayrıca ve en önemlisi ruhbilim dediğimiz psikoloji vardı.
Cevheri de büsbütün bilmiyor değildim. Öztürkçe heveslisiydik ya töz diye karşılamıştık onu. Ama gerçekte neydi cevher, doyurucu bir şekilde bugün de açıklayamam. Demir cevheri tamlamasında olduğu gibi maddenin aslını özünü nitelediği aşikardı ama başka yerlerdeki kullanımlar berrak olmak yerine aşırı ölçüde muğlaktı. Bu yüzden, cevher kavramı, benim için ruhtan çok daha belirsizdi. Belki veya bir bakıma ruhun öbür adıydı.
Cevher kavramına, Dicle’nin loş kütüphanesinde yer gibi okuduğum yıllarda, filozoflardan söz eden kitaplarda veya onların kitaplarında rastladım sanırım. Aristo, Eflatun gibi çok eskilerde. Tam olarak nedir, bugün onu da tanımlayamam.
Gelelim mi cevherin ruhuna?
Konuşalım mı ruhun cevherini?
Hiç gelmeyelim bence. Kalsın.
Çıkamam işin içinden.
…
Tüm bunlardan ne çıkar yahu, neden taktın kafayı sabah sabah ruh ve cevher meselesine?
Aklıma gelen birkaç sorudan ötürü: Acaba diyorum, ruh ve cevher gibi şeylere çocuk yaşlardan itibaren daha derin dalma fırsatım olsaydı.. Hayata büyük ölçüde bir sınıf veya aydınlanma mücadelesi penceresinden bakmama yol açan kavramların yanı sıra.. O tür kavramları da heybeme katacak imkanım olsaydı..
Nasıl yaşardım geçmiş yıllarımı acaba?
Hayata yani var oluşuma hangi bakımlardan şimdikinden daha farklı bakardım?
Hepsi bu. 5 Haziran 22

