Nihayet Geldik Vergiye

Suriye’nin meselesinin gölgesinden biraz çıkınca geçen haftanın gündemine vergi egemen oldu.
Hem vergi ayı hem de dert ayı olarak bilinen Mart gelmeden dopdolu bir vergi haftası yaşadık. Bütçe dönemine girilmesi ve yılın sonuna gelinmesi da birer etken tabi. Ama bana kalırsa asıl sebep, var olan krizi inkar veya hafife alma konusunda yolun sonuna yaklaşılması. Ya da bunun artık çıkar yol olmadığının bir biçimde sezilmesi.
Önce Bütçe Disiplini
Sezmek yetmiyor. Gerçekten de bütçe disiplini sağlanmadıkça krizin derinleşeceğini görmek için iktisat doktoru olmak gerekmiyor. Son iki yıldır açılan onca harcama, can suyu ve ekonomiye destek paketinden sonra önceden de reform etiketi ile arada bir sözü edilen bir vergi paketi nihayet ortaya çıktı. Koca dağın fare doğurduğu bu paket üzerinden vergi sistemine ilişkin genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Hatırlamak gerekir:
Son beş altı yıldır sandık zamanı her yaklaştığında, yalancı bir refah yaratma telaşıyla para ve kredi musluklarının açıldı, ona eşlik eden harcama sarhoşluğu ile birlikte düşük tutulan kurlarla yine çok düşük tutulan faizlerle ekonomi aşırı derecede ısındı, cari açık yıllarca ve yıllarca hiç umursanmadı, umursayalar tu kaka edildi, sonuç olarak iki yıla yakın zamandır derin bir krizdeyiz. Krize girdiğimizden beri de ekonomiye fren yerine gaz verilmeye devam edildi. Halen de devam ediyor.
Krize Karşı Önlem Sadece Parasal Olmaz
Hakçası, bu büyük genellemenin birkaç istisnası var: merkez bankasınca siyasi iradeye rağmen yapılan faiz artırımları ve başta elektrik ile doğalgaz gibi kamu eliyle dağıtılan mallara yapılan çok uzun zamandır ertelenmiş olan zamlar, bir de sigara ve içki vergilerinin fahiş şekilde artırılması.
Yükseltilen faizler kur krizini bir noktada engelledi, doğal olarak aynı zamanda ciddi bir daralmaya yol açtı. Bu arada, bütçe açıklarının son iki yılda rekor seviyelere ulaştığını da özellikle vurgulamak gerek. Son birkaç aydır, faizler dünya ekonomisindeki gelişmelerin ve enflasyon trendindeki baz etkisinin verdiği fırsattan da istifade hızlıca indiriliyor. Kurda henüz doğrudan bir etkisi yok bu indirimlerin. Bu ne zamana kadar sürdürülebilir? Bilinemez. Yığınla etkene, en çok da enflasyonun artmamasına bağlı çünkü. Enflasyonun artmaması ise hem harcamaların, hem maliyetlerin kontrol edilmesine bağlı. Bu başarılabilir mi? Çok da kolay değil, yani bilinemez.
Bilinen ise şu: Yüksek enflasyonla ve ciddi bir dış borç krizi ile halleşen açık bir ekonomide istikrar, sadece parasal araçlarla sağlanamaz. Öte yandan, hem maliye hem para politikasında eş zamanlı gevşeme aşırı dengesizliklere yol açmadan sürdürülemez. Dünyada profesyonellerin kabul ettiği standart para teorisi böyle diyor. Neden mi? Aşırı likidite enflasyonu kamçılar, dörtnala enflasyondan kaçınılması pek mümkün olmaz da ondan. Artan enflasyon liradan dövize kaçışı, bu da yeni bir kur krizini er geç tetikler. Ardından, hızla yükselen kurlarla körüklenen yeni bir enflasyon süreci ve bunun ardından da borç krizi, derin işsizlik ve iflaslar. Liradan dövize kaçış deyince, not edelim:

Ülkedeki banka mevduatlarının yarısından fazlası döviz olarak tutuluyor. Yani, zaten bir de dolarizasyon belası var başımızda. Liraya ve ekonomi yönetimine olan somut güvensizliğin ifadesi olarak görülmeli bu durum. Dışarıya bakınca da aynı güvensizlik tablosunu görüyoruz:

Ülkemizin iflas riskini fiyatlayan CDS primleri, gerçek bir iflasın eşiğinde dolaşan Arjantin’in veya araya giren bir veya iki başka ülkenin çok uzun bir zamandır hemen ardından geliyor. Yani Türkiye’nin iflas primi dünyada en yüksek üç veya dört ülke arasında. Ve neredeyse iki yıldır üç yüz ile dört yüz elli puan aralığında dolaşıyor. Bu adeta bir sigorta primi gibi aldığımız veya ertelediğimiz borçların piyasa
faizine üç dört puan olarak ekleniyor. Faiz faturamız bu nedenle dudak uçuklatacak seviyelere ulaştı. Bütçeyi sürekli kemiriyor.
Gündeme Mutlaka Denk Bütçe Yerleşecek
Böyle bir ortamda faizler indirilirken her şeyin şirazesinden çıkacağı bir süreçten mutlaka kaçınmak gerekiyor; bunun içinse en azından bütçeyi dengelemek şart. Bunu ihmal ermek veya dengelermiş gibi yapmak kısa vadede sonuç verecek olsa da er geç güveni zedeler. Makul bir bütçe için vergi gelirlerini mümkün olana en kısa zamanda artırmak gerekir ki zaten olumsuz beklentiler daha fazla bozulmasın, süre gelen riskler arka kapı önlemlerini alt edecek bir kur atağına, oradan da ekonomide kusursuz bir fırtınaya yol açmasın. Bence vergi konusuna nihayet el atılmasının asıl sebebi budur. Sorun ise meseleye şeffaf biçimde ve bütünsel bakmak yerine, toplum için bir başka
gerçeklik sunmayı bu konuda da geçerli yöntem olarak görmekten kaynaklanıyor.
Maliye Bakanı tarafından 30 Eylül’de açıklanan Yeni YEPin ardından Bütçe tasarısı geldi. Geçen hafta da vergi tasarısı Meclis’e sunuldu. Söylenecek yazılacak çok şey var. Yeni YEP tıpkı bir önceki gibi ekonomik gerçeklerden habersiz, iç tutarlılıktan yoksun. Enflasyonu kontrol etmeyi, hızlı büyümeyi ve cari açığı kontrol etmeyi bir arada başarmayı öngörüyor ki bu ancak sakat varsayımlara dayanmakla mümkün.
Yepyeni ekonomik programının öngörü ve varsayımlarını esas almak zorunda olan bütçe tasarısı da en azından bu nedenle aynı üslubu ve aynı kaderi paylaşıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse:
bütçe de samimi değil, inşaat sektörünün birkaç ay içinde ciddi biçimde canlanacağı, ihracatın çok hızla artacağı gibi dünya ve ülke gerçeklerine tamamen aykırı hayallere kapılmış durumda. Vergi konusundaki öneriler de benzer eleştirilere büyük ölçüde açık. Asıl sorun ise vergi sisteminin sistem olmaktan çıktığını, tasarruf tahsilat oranının yerlerde süründüğünü tasarının ya algılamıyor ya da algılıyor olsa da bilmezlikten geliyor olması. Bu nedenle de vergi gelirlerinde hemen ciddi bir artış olacağını öngörmesi.
Ekonomik program, bütçe ve vergi tasarısı. Ekonomik jargonla soslanmış dilek ve temenniler demeti. Hepsi birbiriyle bağlantılı, çok da kapsamlı. Bu yazıda mümkün olduğunca kısa ve öz bir genel değerlendirme sadece vergi unsuruna odaklanarak yapılabilir.
Vergide Öncelik: Yeni Bir Toplumsal Uzlaşma Arayışı
Şöyle başlayalım: Ne gördüğümüz, nereden baktığımıza bağlı ise bu meseleye odaklanmadan önce şu soruyu net olarak yanıtlamalıyız: Vergi sistemine hangi çerçeveden bakıyoruz?

1. Sisteme bir bütün olarak bakmak zorundayız. Getirilen çözümlerin yeni sorunlar yaratmasını belki ancak böylece önleyebiliriz. Hedeflerin gerçekleşmesi de vergi dışında ama ona komşu sistemlerin bütünsel analizi ile mümkün olabilir. Bunu yukarıda yeni YEP ve Bütçesi üzerinde durarak kısmen yaptık.
2. İkincii tesbit,sistemin aşırı ölçüde dolaylı vergilere dayanmasıdır ki, yetkililer de bunu görüyor. Hem adaletsiz hem sağlıksız olan ve krizle birlikte iyice etkisizleşen vergi sistemini büsbütün anlamsız hale getirmemek için artık dolaysız vergi gelirlerini artırmanın yollarını bulmak gerekir.
3.Bunun gerekli şartı ise toplumsal uzlaşmadır. Yani verginin etkilediği ve onu etkiliyen alt ve üst sistemler arasındaki ilişkileri de dikkate alarak varılacak yeni bir toplumsal uzlaşma. Uzlaşma açıklık ve katılımı gerektiriyor ki veri ortamda buralardan çok uzağız.
3. İlk üç nokta bizi zorunlu olarak şu noktaya getirir: Öyle bir toplumsal uzlaşmanın ön koşulu, yani yeni vergilerden ve artırılacak tarifelerden önce, ülkedeki yaygın vergi kaçakçılığının ve kamusal israfın ve onun bir biçimi olarak bilinen yolsuzluğun en aza indirilmesidir. İsraflar sürerken vergi artırımının toplumca kabul görmesini, beklemek, başkalarını değil kendimizi kandırmak olur.

Vergi paketi bu koşullardan hiç birini bırakın esas almayı gerekli görmüş de değildir. Getirilen tasarı çok kısa sürede, toplumsal uzlaşma arayışı bir yana, yeterli tartışma imkanı dahi vermeden ve elbette hükümetin istediği yönde birkaç günde meclisten geçirilecektir. Muhtemelen ufak tefek değişiklikler yapılacaktır. Başka deyişle, yeni paket vergi konusunda toplumun vergiden kaçınma ve vergi kaçırmaya ilişkin var olan kabullerini, genel zihinsel modelini pek değiştirmeyecektir. O zaman, paketin başarısı, sistemin genel başarısından elbette daha iyi olmayacaktır.
Toplumun vergiye karşı algısının ve tavrının değiştirilmesi ihtiyacı nereden doğuyor?

1. Vergi kaçakçılığını zorlaştıracak ve etkili yaptırımlara bağlayacak yeni vergi güvenlik önlemleri geliştirmek ve yasalaştırmak gerekiyor. Bunun için de toplumsal uzlaşmadan başka bir yol geçerli değil.
2. Dolaylı vergilerin son sınırına gelindiğine ve kurumların teşviki için vergi artırımı yerine şirketlere vergi indirimi tercih edildiğine göre, gerçekten vergi gelirlerini artırmak istiyorsak yine toplumsal uzlaşma ile yapılabilecek tek şey kalıyor: Servet beyanı ile başka vergi güvenlik önlemlerinin yanı sıra net servet vergisinin sisteme dahil edilmesi.

Bu önlemlerin tepeden inme bir yöntemle yasalaştırılması ancak kaos yaratır. Var olan krizi ve gerginliği beslemesi de mümkündür. Etkisiz kalması da çok olasıdır. Yeni bir bakış açısının bir vizyon olarak toplumun geniş kesimlerince tartışılıp paylaşılması vergi konusunda, dolayısı ile mali sistemin ve genelde devletin etkinleştirilmesi yolunda ilerleyebilmenin en önemli şartı olarak görülmelidir.
Paketin Amacı Sınırlı
Paketin sistemin bir parçası olduğu gerçeğini ihmal ettiği çok aşikar, belirli ölçüde gelir sağlayabileceği umudu dışında vaad ettiği bir şey yok. Yine de ayrıntıları üzerinde de birkaç değerlendirme yapalım:
Vergi paketinde doğru yolda atılmış bir adımdan öncelikle söz etmek yerinde olacak: Değeri beş milyonu aşan konutlardan alınacak olan lüks konut vergisi. Bu öneri servet üzerinden vergi alınması açısından gerçekten doğru bir adımdır, ancak sadece değerli konutları hedeflemesi bakımından eksik ve hatta sakıncalıdır. Tutarlı bir politika, ekonomik gücü net servet vergisi kapsamında, zenginliği tüm varlıkların toplamını esas alarak vergilemeyi hedeflemelidir. Böylece onlarca ev ve iş yeri, binlerce dönüm arazisi, milyarlarca liralık hisse senedi, kilolarca altını olan, yatları katları gemileri olan varlıklı kesimi bir yana bırakıp değeri beş milyonu aşan birkaç yüz konut için vergi
koymak çelişkisinden kurtulmak mümkündür. Net servet vergisi, var olan borçları da dikkate alacağından, önerilen parça yaklaşımın yığınla sakıncasını da taşımayacaktır. Öte yandan, gelir vergisi tarifesini yeniden düzenlemek yolu ile yüksek gelirlerde oranların
artırılmasının, bazı haksız ve gereksiz istisna ve muafiyetlerin gözden geçirilmesinin devlete sağlayacağı ek gelirin derde deva olma ihtimali bize çok düşük görünüyor. Bu tasarı ile sağlanacak ek kaynak da öngörülmüş hesaplanmış değildir. Yıl sonuna yaklaşılırken çıkarılacak yasa ile 2019 yılı gelirlerini vergilemenin kamusal mükellefiyetlere ilişkin kuralların geriye yürümezlik ilkesine ve böylece hukuka ters düşeceği aşikar olmasına karşın, Hükümetin bu yöntemi tercih etmesi de gelir beklentisi açısından kaygımızı pekiştirmektedir. Futbolcuların yine genel vergileme rejimi dışında yüzde 15 yerine yüzde 20 oranında vergilenecek olması, ülkemizde dinsel vakıfların yanı sıra futbolun en çok teşvik gören sektör sıfatını kaybetmesine bile yetmeyecektir. Hemen hepsi borca batık durumdaki kulüplerin bu oranları samimi biçimde uygulayacağını beklemek için iyi niyetli ol ak yetmez, düpedüz saf olmak zorunludur. Öte yandan, bu göstermelik kuralın bile yasalaşma şansı olmayacağını ileri sürenler de mevcuttur.

Sistemin Çıkmazı
Sistemin temel çıkmazı, toplumun vergi ödeme sorumluluğunu edinmemiş, siyasal yapının ise bu olguyu veri olarak kabul etmiş ve sömürmüş olmasıdır. Kamu hizmetlerinin bedeli, bugünkü seçmene değil, gelecek kuşaklara ödetilmek istenmektedir? Ülkede yaygın vergi kaçakçılığının yıllardır önlenmesi için askeri dönemler hariç ciddi bir toplumsal veya siyasi program olmaması herhalde başka türlü açıklanamaz. Spor kulüplerine ve futbol adamlarına ilişkin olarak yukarıda yaptığımız değerlendirme vergi konusunda esaslı yani sistemik çıkmazı ortaya koyan bir baska örnektir: Bugünkü siyasal iktidarın, aslına bakılırsa bu siyasal kültürün üstünde serpilecek herhangi bir iktidarın vergi sistemini güçlendirecek önlemleri alma gücü ve iradesi yakın bir gelecekte çok büyük bir ihtimalle var olmayacaktır. Çünkü ülkemize egemen siyasal yapı, seçmenlere geniş kamusal imkanları yeterince vergi almadan dağıtmak temeli üzerine kuruludur. Refahı bugünkü seçmenlere, vergi yükünü ise yarınki kuşaklara aktarmak çabası ve başarısı, yerleşik siyasal kültürün dolayısı ile tüm siyasal partilerin ve baskı gruplarının en belirgin özelliğidir. Bunun kanıtı açık ve nettir: Milyarlarca dolarlık özelleştirmeye rağmen, kamunun borç yükü hem de ülkenin üretim kapasitesinde hatırı sayılır bir artış olmamasına karşılık sürekli artmaktadır. Daha uzun bir döneme
bakıldığında ise bütçe açıklarının ve cari açıkların yol açtığı borç yükü ile birlikte ortaya çıkan ödemeler ve kur krizleri yüzünden sürekli olarak enflasyon devalüasyon girdabına düşen ülke ekonomisi dengeli büyümeyi başaramamaktadır.
Son olarak, vergi sistemimizdeki kayıt dışılığın yol açtığı devasa vergi kayıp ve kaçaklarının bu vergi paketiyle alınacak her türlü önlemi sulandıracağı gerçeğini bir kez daha açıkça vurgulayalım.
Kayıt dışılık sorununu aşmak için son yıllarda kat edilen mesafe ancak milimetrelerle ölçülebilirken vergi denetiminin etkisizleştirilmiş olmasının yol açtığı kurumsal kayıplar ölçülemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Bunun yakın bir zamanda telafi edilmesi ihtimali bile yoktur.

Algıyı Bozan İyimserlik
Paketin bir reform olmadığını lafı dolandırmadan söylemek yetmez, krizi frenlemede katkısının çok sınırla kalacağını da hemen eklemek gerekir. Gerçekleri halı altına süpürmek yerine gün ışığına çıkarmak sağlıklı bir toplum yapısı için şarttır. Olguları acı da olsa, dürüstçe ve açıkça söylemek zorundayız: Toplumda öteden beri ancak çok sınırlı ölçüde var olan vergi bilinci, son on beş veya yirmi yıldaki uygulamalarla büsbütün aşınmıştır.
Hangi uygulamalar? Hemen sayalım:
Vergi yapılandırmaları, stok afları, servet barışları, uzlaşmaların yozlaşması, vergi denetim organlarının tek çatıda birleştirilmesi adı altında tamamen işlevsiz hale getirilmesi, israf ve yolsuzluğun tırmanması akla gelen ilk örneklerden. Bu nedenle vergi sisteminin çökme sürecinde olduğunu söylemek abartı sayılsa da, parçaları üzerinde sürekli oynanmasından ötürü sistemin iyice gecekondulaşarak delik deşik olduğunu savunmak hakça bir değerlendirme olur. Böyle bir durumda alınacak hangi önlemin hedefine varacağını nasıl düşünebiliriz? Sistemin gecekondulaşmasını nasıl durdurabiliriz? Bütçe disiplini sağlamadan, üretken ve istikrarlı bir ekonomik yapıyı nasıl oluşturabiliriz? Toplum vergi ödemek istemiyor ve bu talep kabul ediliyorsa nereye varabiliriz?
Sistemi güçlendirecek önlemleri gündemine alacak bir siyasal iradenin yokluğunun bir başka kanıtı, çok uzun tartışmalardan sonra sisteme güçlükle yeniden dahil edilen servet beyanı uygulamasının ilk AKP hükümetinin ilk icraatlarından biri olarak kaldırılmasıdır. İkinci kanıt ise adı vergi reformuna çıkmış hali hazır vergi paketindeki açık tutarsızlıklardır. Amaç görüntüyü kurtarmaktan ibarettir.
Servet vergisini ve servet beyanını ön plana alarak vergi kaçakçılığı ile mücadale konusunda toplumsal bir uzlaşma yaratmaya gerek bile görmeyen aceleye getirilmiş paket, bütçe ve ekonomideki derin açıkları kapatmaya yetmeyeceği gibi, yaraya pansuman bile olamayacak ölçüde güdük kalmaya mahkum görünüyor.
Son söz: Her şey daha kötü olmadan pek de iyi olmayacak.
Ekim 2019

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir