Bizim camianın eleştirisi’ bu zorlu dönemde gayet anlaşılabilir nedenlerle ivme kazandı ve
elbette çok ilgimi çekiyor. Yaşanan çöküş sürecinde özeleştiri ve sorgulama her mahalleye
yansıyınca daha sağlıklı, daha uzlaşmacı bir toplum umudu yaratıyor, buna bağlı olarak
toplumsal sorunların çözümüne ulaşmamız ihtimali de artıyor.
Ülkenin esenliğe çıkması birbirine önyargısız bakan ve çağın gereklerini iyi anlayan her
mahalleden aydınların yeni uzlaşmalar bulmasına bağlı görünüyor. Adalet, liyakat, hukuk ve
demokrasi asgari müşterekler olarak benimsendiği sürece ve ancak o şartla bu curcunadan
en az kayıpla kurtulabiliriz. Yoksa bugünün şartlarında ülkenin birden daha çok neslini
kaybetmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.
Yazı bu manada beni heyecanlandırdı.
Teşekkürle paylaşıyorum. NA
Usta yazar Mustafa Everdi’nin Sedat Peker üzerine paylaşımı gerçekten ufuk açıcı. Mustafa
Everdi bizim mahallenin güçlü bir kalemi. İyi bir diyalektiğe, farklı bir bakış açısına sahip.
Bizim camianın bir türlü kurtulamadığı “ideolojik körlük” ten uzak bir yazar. Hukukçu
olmanın verdiği birikimle farklı bir bakışa sahip. Hukuku öncelediği için Ömer adaleti
arayanlardan. Aynı zamanda çok iyi bir ironi ve eleştiri ustası. Onun romanları ve
hikayelerinin sanatsal büyüklüğü günceli anlatmasından ve ironik bir dile sahip olmasından
kaynaklanıyor. Bizim mahalle henüz göremedi ama o geleceğe yazıyor. Dava Kıran, Kılçıklı
Hikayeler günümüzü anlatan, içimize ayna tutan eserler. İslamcı kesimi, Türkiye’nin bir
dönemini edebiyat sanat açısından görmek isteyenlerin zevkle okuyacağı kitapların sahibi.
Sanal dünyada aktif bir yazar.
Onun bugünü anlatan hikaye ve romanları gerçekte bir durum tespitidir. Cemil Meriç
aydınların ve toplumun kaçışlarından bahseder. Bunlardan biri de “tarihe kaçıştır.” Bugün
İslamcı camianın sorunu gerçeklikten kopmuş olmalarıdır. Bir Osmanlı, bir Abdülhamit
tutturmuş gidiyorlar. Gerçekte bu tarihe kaçış tarihe sığınıştır. Bugünü yaşayamayan,
geleceği kuramayanlar daha doğrusu kompleksli kişiler tarihe sığınır. Bugünün sanatını
yapamadıklarından tarihi romanlar yazıyorlar. Abdülhamit, Selahattin, Zengi, Kanuni
vs.romanlar başını almış gidiyor. Tabi bu aynı zamanda bir algı oluşturmadır. Keşke bunu
daha düzeyli, daha sanatsal yapabilseler. Çünkü en kolay şey tarihi anlatmak. Karakter
yaratmak gerekmiyor. Konu bulmakta zorlanmıyorlar. Felsefe zaten yok! Din ise bir vaizin
nasihatleri kadar. Bütün bunların bir araya gelmesiyle roman(!) yazılmış oluyor. Evet bizim
mahallenin sanat anlayışı ancak bu kadar.
Mustafa Everdi bunun dışına çıkabilmiş nadir kalemlerden biri. Bugün yozlaşan toplumu,
islamcıların trajedisini, hatta komedisini anlatan bir roman yazılabildi mi? İnanın trajikomik
öyle malzeme var ki, bunları kaleme alacak Aziz Nesin’imiz yok! Rahmetli Ahmet Kekeç bir
yıllık Refahyol iktidarı ve 28 Şubat’ı anlatan “Yağmurdan Sonra” romanını yazmıştı. Ne yazık
ki O da bu dönemde edebiyatı değil gazeteciliği tercih etti. Oysa ne güzel roman ve hikayeler
yazardı… Vefat etmeseydi de keşke bugünlerin romanını yazsaydı. Everdi’nin gerek
paylaşımları gerek hikaye ve romanları bugüne ayna tutuyor. Şahsen yazdıklarında kendimi,
çürümüş toplumu hatta zaaflarımızı, erdemlerimizi, samimiyet ve hinliklerimizi görüyorum.
Örneğin son paylaşımında Sedat Peker olayı üzerinden değinmiş Osmanlıya. Keşke Osmanlıyı
zaafı ve erdemiyle yazabilseydik. Zira bu günümüzü anlamada daha çok faydası olurdu.
Duygusal değil de akılcı bakabilmeyi keşke becerebilsek! Muhteşem Süleyman döneminde
Anadolu’yu gezen bir batılı seyyah halkın açlığından bahseder. Oysa tarih kitapları hazinede
altın koyacak yer kalmadığını söyler. Millet açken hazinenin altınla doldurulmasının ne
anlamı var? Kimse sorgulanmaz bunu? Birkaç gün veya bir kaç ay Osmanlı coğrafyasını
dolaşan seyyah bunu görür ama bizim aydınlarımız görmez. Tarihçilerimiz görmez.
Abdülhamid büyük bir padişah. Amenna! Bugüne kadar sevabı günahıyla bir Abdülhamit
kitabı okuyamadım, dert oldu bana. Her zaman iki farklı şahşiyet koydular önümüze;
Uluhakan Kızılsultan! Abdülhamid dönemini bir de Kazım Karabekir Paşa’dan okuyun.
Hatıradır, taraflıdır ama yine de o dönemin zaaf ve erdemlerimi görebilirsiniz. Bizim
mahalleden entelektüel aydın çıkmaz. Niçin mi? Bizde ideolojik körlük kutsal körlük var da
ondan. Ya asabiyet, ya aşiret, ya fikriyat, ya milliyet ya da dini körlükle olaylara bakarız. Bu
yüzden objektif tahlil edemeyiz. Hiç düşündünüz mü sürgünde yetişen bir Adward Sait niçin
çıkaramıyoruz? Yahut Chomsky gibi bir muhalif. Chomsky hem Yahudi, hem Amerikalı hem
de bu ikisinin de en büyük muhalifi… Maaşını Amerika’dan alıyor. Amerika’yı eleştirmekten
çekinmiyor. Hatta el üstünde tutuluyor. Korunuyor, seviliyor, sayılıyor….
Bizde bırakın ideolojik körlüğü edebi körlük dahi var. Her dergi bir tekke, her editör bir
şeyhtir. Biraz daha kendini entel veya sanaçı görenler Mesihliğe soyunur. Dergi katedral
olur, yazarları havari! Kapalı devre sanat edebiyat yaparlar. Varsa yoksa kendileri… Mesela
bugün Tanpınar yaşasaydı edebiyat dünyamız onu görmezdi. Tanpınar’ı akademiya
gözümüzün içine soktu diye tanıdık. Eğer öğrencisi Kaplan ve sonrasında Z. Kerman ve İ.
Enginün olmasaydı bugün Tanpınar’ı dahi unutmuştuk. Onu diri tutan sanat edebiyat
camiası değil akademidir. Everdi yiğit bir kalem. Diyalektiği, mizahı, ironisi güçlü bir yazar.
Örneğin Sedat Peker olayına farklı bir düzlemden yaklaşmış.Halkın bilinçaltındaki İsa,
Mehdi, kurtarıcı, kahraman beklentileri üzerinden değerlendirmiş Peker olayını. Gerçekten
Sedat Peker’in yirmi milyon izlenmesi, üzerinde sosyo-psikololojik tahlil yapılmasını
gerektirir. Tam bir klinik vakadır yaşadıklarımız. Sedat Peker paylaşımları içimizdeki Mehdi
ve İsa beklentisini, eşkıyalık canavarını, kahramanlık ruhunu ve Everdi’nin yazdığı gibi
celaliği ortaya çıkarmıştır. Biliyorsunuz celalilik durduk yere ortaya çıkmamıştır. Osmanlı ve
Anadolu’nun karşı karşıya gelmesidir. Kemal Tahir notlarında o çok sevdiğimiz Köroğlu’nun
dahi bir celali olduğunu söyler. Bu yüzden Köroğlu’nu halk sevmiştir. Adına türküler
yakmıştır. Celali isyanları da işin nereye vardığını anlamak için “Dağa oğlan kaldırma” deyimine bakabilirsiniz. Bu deyim dahi o günlerden bize armağandır. Düşünün medrese
talebeleri bir yandan suhfe okuyor diğer yandan karı, kız, oğlan dağa kaldırıyor. Niçin? Tarih
ve sanat ancak bunun cevabını doğru verebilir. Bir de Mustafa Everdi’nin tavsiyesine
bakarsak “Türk Halkının Dirlik Düzenlik Davası”nı okumalıyız.
Modern dünyada Dijital kahramanlar vardır. Bunlar sanal kahramanlardır. Ama biz dijital
dünyada gerçekliği olan sanal bir kahraman yarattık. Halk bu kahramanı şimdilik izlemeyi
çok seviyor. Çünkü yalnızca ifşa etmiyor aynı zamanda halka dini dersler veriyor! Felsefe
yapıyor! Önüne koyduğu kitaplarla metafor, konuşmalarıyla ironi yapıyor. İlginçtir konuşma
aralarında gördüğü rüyadan hareketle nasıl öleceğini dahi söyleyerek kendine ruhaniyet
atfediyor. Bilinçaltının derinliklerinden bir Mehdi yahut İsa çıkarsa şaşmamak gerekir.
Türkü ve ağıtlarımızın büyük çoğunluğu eşkıyalara yazılmıştır. Nihat Genç “Köpekleşmenin
Tarihi” kitabında dediği gibi “Osmanlı tarihi köylülük tarihidir.” Cumhuriyet tarihi dahi
henüz bu köylülükten kurtulamamıştır. Son yirmi yıldır şehirleşme hız kazanmıştır. Köylülük
demek Keloğlan kurnazlığı demektir. Bu yüzden eşkıyalığı ve köylülüğü severiz. Birinde
kahraman oluruz ikincisinde padişahın kızını alır murada ereriz. Bu murada erme bildiğiniz
gibi mülk ve zenginliğe kavuşmadır. Bizim mahallenin aydınlarının davranışı bana hep
Keloğlan kurnazlığını hatırlatmıştır. Oysa ben hep bir Nasreddin Hoca bilgeliği
beklemişimdir. Mustafa Everdi’nin metinlerinde bir Nasreddin hoca bilgeliği saklıdır. Eğer
onun eserlerinde bu bilgelik olmasaydı, bu kadar uzun bir yazıyı yazamadım. Keşke her
yazarımız onun gibi hikayeler, romanlar yazabilseler… Keşke her yazarımız onu gibi hakikat
peşinde olsa ..


