Mini ile Kabuliwala-Tagore’den Bir Öykü : Moris Levi

Bugün size büyük usta Tagore’nin bir anı / öyküsünü özetleyeceğim
———
Öykünün başında Tagore “Mini” diye çağırdığı beş yaşındaki kızının şirinliğini anlatır.
O gün Tagore yeni romanına çalışırken, durmadan konuşan kızını oyalansın diye balkona
göndermiş. Mini balkona çıkar çıkmaz üzüm satarak yürüyen bir Afgan’ı görüp çocuk ağzı ile
“Aaaa bak baba bir Kabuliwala” diye bağırmış. Hindistan’da Kabil’den geldiği varsayılan ve
Afgan yöresel giysileri ile dolaşan insanlara Kabuliwala derlermiş. Belli ki Mini’de o kelimeyi
yeni öğrenmiş ve söylemek hoşuna gidiyormuş. Sonra da çocuk saflığı ve olanca şirinliği ile
adama balkondan “Kabuliwala, Kabuliwala ne satıyorsun?” diye sormuş. Adam yukarı
bakmış ve hemen evin kapısını çalmış.
Tagore, çaresiz adamı boş çevirmemek için biraz üzüm almak niyetiyle kapıya çıkmış ama
adamın üzüm satmaktan ziyade küçük kızı tanımak görmek istediğini fark etmiş. Aslında
sert yüzlü bir adam olan Afgan gülen gözlerle küçük kıza cebinden çıkardığı fıstıkları vermiş
ve onunla şakalaşmış, bir süre konuşmuş.
Kabuliwala o günden sonra her hafta aynı gün gelip meyve satmayı sürdürmüş. Her
seferinde Mini’ye meyveler ufak tefek boncuk ve takılar getirmiş ve ailenin sevdiği tanıdığı
bir satıcı olmuş. Başlarda adamın küçük kıza olan ilgisinden korkan Tagore’nin eşi bile bir
süre sonra adamın zararsız ve samimi olduğunu anlamış ve Kabuliwala’yı o da sevmiş.
Mini’nin, Kabuliwala ile diyalogu hep şöyle başlarmış:
“Kabuliwala bugün heybende ne taşıyorsun?”
“Bugün bir fil taşıyorum ” gibi her seferinde adam gülünç yanıtlar veriyormuş.
Konuşmaları her zaman Kabuliwala’nın Mini’ye sorduğu şu soru ile bitiyormuş:
“Mini, sen kayınpederinin evine ne zaman gideceksin? “
Tagore, öyküde, “Kabuliwala gibi insanların dilinde -Kayınpederinin evine ne zaman
gideceksin ?- sorusunun iki anlamı vardır.” diye yazıyor. Bir genç kıza sorulduğunda “Ne
zaman gelin olacaksın ?” manasına geldiği gibi bir erkeğe sorulduğunda da argoda “Hapse ne
zaman gireceksin ?” diye anlaşılırmış.
Bir zaman sonra Tagore, Mini ile gezinirken, Kabuliwala’yı iki polisin ortasında elleri kelepçeli
götürülürken görmüşler. Tagore tanınmış bir hoca olduğundan polislere ne olduğunu sormuş. Anlaşılan o ki bir kan davası yüzünden ülkesinden kaçan Kabuliwala kendisini
öldürmeye gelen bir hasmından kurtulmaya çalışırken ve kendini korurken yaralamak
zorunda kalmış. Tagore polislerle konuşurken Mini Kabuliwala’nın yanında heybesi
olmadığını görünce bu sefer gülerek şu soruyu sormuş; “Hey Kabuliwala sen kayınpederinin
evine ne zaman gideceksin?” Tagore ve polisler bu soru karşısında şaşırmışlar. Kabuliwala o
durumunda bile kahkaha atmış ve trajikomik bir yanıtla “Tam da şimdi oraya gidiyordum
Mini, şimdi götürecekler beni kayınpederimin evine” diye cevap vermiş.
Aradan çok uzun yıllar geçmiş ve Mini büyümüş güzel bir genç kız olmuş. Nişanlanmış ve
evleneceği düğün günü gelmiş çatmış. Bütün aile evde yapılacak olan düğün için
hazırlanıyormuş. Bahçede bir sürü görevli davetliler için oturacak yerleri hazırlıyor,
mutfakta tatlılar pişiriliyormuş. Mini de odasında nedimeleri ile birlikte gelinliğini giyiyor,
saçını, makyajını yaptırıyormuş. Derken Tagore kapıdan bir Afganlının girdiğini ve gülerek
ona yaklaştığını görmüş. Dikkatle bakınca Kabuliwala’yı tanımış. Selamlaşmışlar. Sonra da
Tagore “Kabuliwala başka bir gün gelse idin daha iyi olurdu. Bugün burada bir düğün ve çok
telaş var” demiş. Adamın yüzü düşmüş tabi. “Peki iyi günler efendim ” deyip sırtını dönmüş
gitmeye başlamış. Tagore içinde bir acı hissetmiş ve tam adamı geri çağıracakmış ki
Kabuliwala dönmüş cebinden küçük bir iki egzotik meyve çıkarmış ve Tagore’ye uzatarak,
“Bunları Mini’ye verir misiniz efendim” demiş. Tagore o anda yıllar boyunca pişman olacağı
bir şey yapmış ve elini ödeme yapmak için cebine atmış ki Kabuliwala Tagore’nin eline
sarılarak; ” Bana para vermeyin efendim. Ben yıllar önce Afganistan’dan Mini yaşında kızımı
bırakıp kaçmak zorunda kalmıştım. Onu düşünür, özler bu yüzden Mini’ye meyve
getirirdim.” Tagore sonrasını şöyle anlatıyor; “Kabuliwala bunu söyledikten sonra elini
cebine soktu ve buruşuk eski bir kağıt parçasını çıkardı çok büyük dikkatle katlanmış kağıdı
açtı ve önümüzde duran masaya açtı. Kağıda baktım. Üzerinde bir yazı yoktu. Bir resim
yoktu. Sadece büyük dikkatle küçük bir elin etrafından çizildiği belli olan bir silüet vardı.
Adamın acısını anlamıştım. Yıllardır kızını görmemişti. Elinde kızından kalan tek şeyi olan bu
basit el silüeti çizimini yıllarca yanında saklamıştı. Benim kızıma olan düşkünlüğünü
anlamıştım. Mini ona yaşama sevinci ve ümidi vermişti. Kabil’den gelen bu basit adam da
benim gibi bir baba idi. Hemen arkamı döndüm. Hem göz yaşlarımı saklamak istiyordum
hem de Mini’yi çağırmak. Çok zor oldu tabi. Mini telaşlıydı ve adamın yanına gelmek
istemiyordu. Sonunda aksilikle geldi ve Kabuliwala’yı gördü. Ve Kabuliwala ona o soruyu
sordu – Güzel kız kayınpederinin evine mi gidiyorsun?- Mini Kabuliwala’yı ve soruyu hayal
meyal hatırlamıştı. Hep birlikte gülüştük.
Mini odasına dönünce bir süre hiç bir şey konuşmadan Kabuliwala ile yanyana oturduk,
uzaklara baktık. O muhtemelen gelinlik çağına gelmiş olan, tanıyamadığı kendi kızını
düşünüyordu. Yaşam, kızının verebileceği sevinçleri ondan esirgemişti.
Ben başka şeyler düşünüyordum. Sonunda elimi cebime attım ve ışıkçılara vermek için
hazırladığım parayı çıkardım, adama zorla / ısrarla verdim.
Cezasını çekmişti ve artık ülkesine kızını görmeye dönebilirdi.

O gece Mini’nin düğünü gün batımı ile birlikte bitti. Işıkçılara para kalmamıştı.
Ama olsun Afganistan’da bir yerde bizim düğünün ışığı Kabuliwala’nın ruhunu ve gelinlik
çağa gelmiş Afgan bir kızın ümidini aydınlatmıştı”
——-
Hepimiz yaşamlarımızda böyle geri dönüşleri yaşarız.
Yıllar öncesinden bir Kabuliwala çıkıverir karşımıza, ya da neden olduğunu bilmediğimiz bir
şekilde anımsayıveririz onu ve o andan itibaren bir başka oluveririz.
Hatırlayalım!
Bayram gecelerini, ailelerimizle yediğimiz yemekleri, düğünleri, nişanları, tanışmaları,
gülüşmeleri…
Sevinçle ya da hüzünle hatırladığınız hangi anımızı parayla satardık?
Kimi – hangi “basit” / “değersiz” adamı – yaşamımızdan çıkarırdık üç kuruş için. Her biri
“paha biçilmezdir” onların.
Yaşamımızdaki herkesin, her yerin, her anın ve her olayın bizi biz yapan / bizi şekillendiren /
eğiten bir yapı taşı olduğu gerçeğini içselleştirmek gerek.
Tagore basit öyküler ile o kadar çok şey anlatır ki…
Öte tarafta ne olur bilmem. .Ama ne yapıp edip, Tagore, Bashevis Singer ve Çetin Altan
ustaları, Claude Monet’nin mutfağına yemeğe davet edeceğim. Monet’in aşçısı hazırlasın o
muhteşem yemekleri gece müzenin ziyaretçileri gittikten el ayak çekildikten sonra sabaha
kadar yiyip içip sohbet edelim…
Monet zaten kokmuştur, erken yatar.
Ben de susup dinleyeceğim konuklarımı…
Zaten hiç böyle bir fırsat, bilmeden anlamadan boş boş kendin konuşarak kaçırılır mı ?
Dinlenir, izlenir…
——–
(Emor)
Not; Kabuliwala ile Mini’nin öyküsünü kısalttım kuşa çevirdim ama arada da bilmeyenlere
Tagore’yi tanıttım. Büyük hocadan özür dilerim.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir