Krizden Çıkışın İlk Şartı: Yeni Paradigma

NEDEN BU KONU?
Türkiye neredeyse yetmiş yıldan beri her on yılda bir büyük kriz yaşıyor.
Adına kriz diyoruz, hayatımızı en azından küçük bir deprem kadar etkiliyor, ancak sarsıntılardan depremlerden farklı olarak, bizim krizler ansızın ortaya çıkmıyor. Ülkenimizde krizleri, yığınla dengeyi yerle bir etmeden, büyük çaplı hasarlara yol açmadan çok önce, daha oluşurken görüyoruz, sarsıntılarını hissediyoruz. Krizlerimiz kuşkusuz her şeyi herkesi etkiliyor, ekonomik hayatımızı daha belirgin olarak etkilediğinden, şiddetini hep finansal parasal verilerle ölçüyoruz. Herhalde bu nedenle çok boyutlu krizi, sadece ekonomik bir olgu ve olay olarak algılıyoruz; sonuçta çarenin de parasal ya da ekonomik olduğunu sanıyor ve meselenin sebep sonuç ilişkilerini ve kök neden analizini ihmal ediyoruz. Öyle ki, kimi zaman krizin şiddetini, gelişini ve gidişini sadece ‘döviz krizi’ olarak görüyor izliyoruz.

Oysa kriz gibi devasa bir toplumsal sorunun kökenini iyi anlamak için toplumsal yapıya bütünsel olarak, o yapının alt sistemleri arasındaki bağlantıları inceleyerek Yani çok faktörlü bakmak gerekiyor. Tek etkene dayalı analizlerden kaçınmak bu nedenle olmazsa olmaz şartlardan biri. Çünkü toplum, iç içe geçmiş yüzlerce alt sistemden oluşur. O sistemin içindeki bir faktöre veya tek aktöre, yani sistemin bileşenlerinden birine veya birkaçına odaklanmak onu veya sorunu tam görmemize, iyi anlamamıza yetmiyor.

Başka bir mesele daha var: Görmeye hazır olduğumuz faktörleri algılıyor, diğerlerini kimi zaman önemsiz kimi zaman yok sayıyoruz. Belki de krizi aşmaya çabalamanın bize ağır yükler getireceğini sezdiğimizden, sorunun kökenine inmiyor, her faktörü irdelemekten bilinçli veya bilinçsiz olarak kaçınıyoruz. Kabullerimizi değiştirmek de güç hatta alabildiğine zahmetli geliyor. İşin kolayı ise sorunu çözmek yerine ertelemek. Sorunu yaratan etkenleri ortadan kaldırmak yerine, pansumanla idare ederek gerçek çözümleri ertelemek. Çözümleri ertelendikçe ödenecek bedeller zamanla artıyor, herkes ve hepimizi kaybediyoruz, en çok kaybedenler ise gelecek nesiller oluyor.

KÖK NEDEN NE?

Yukarıdaki yaklaşım sağlam teşhislere dayanıyor, krizden çıkış için yeni bir paradigmayı ilk şart olarak dayatıyor bize. Kolaycılık yerine kök nedene cesaretle inecek yepyeni bir paradigma olmadan, yaklaşık yetmiş beş yıldır nasıl geldiyse bundan böyle de öyle gidecek. Kötü haber şu ki: GİDEMEYECEK. Artık denizin bittiği yerdeyiz.

Kök nedeni bulmamız gerektiği aşikar. Nasıl bulacağız?
Peki krizi çözmenin diğer şartları neler?

Yeri gelince ve gelirse konuşacağız.

Hep aynı noktadan baktıkça, kırk yıllık kabullerimizi bugün de aynen geçerli sandıkça yani aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar bekledikçe sorunu çözemediğimizi artık görmek zorundayız.

Sorunu anlamaya çalışırken krize çok faktörlü ve bütünsel bakmaya çalışacağız. Sonuçta, soruna kalıcı çözümler geliştirmenin yeni bir toplumsal paradigma ile mümkün olacağını hep birlikte ve açıkça göreceğimizi umuyorum. Düşünülmesi gereken ilk sorular şunlar:

1. Kriz mekanizması nasıl işliyor? Hangi nedenlerle, nasıl ortaya çıkıyor?
2. Yaşadığımız krizler, aslında tek bir krizin farklı zamanlarda ama aynı nedenlerle ortaya çıkan görüntüleri olabilir mi? 
Kimi zaman sosyal deprem boyutunda büyük yıkımlara yol açan krizin fay hatları nereden geçiyor, kırılma noktaları nerede?
3. Krizin zararı nedir, çaresi nedir, sorumlusu kimdir?
4. Neden önleyemiyoruz, önlemek için ne yapmalıyız?

Sohbet konusunu duyuran yukarıdaki başlık son soruya kısmen cevap veriyor. Aşağıdaki metin, konuya bakış açımızı ve meselenin esaslı yönleri ile birlikte bazı kavramları açıklıyor. Önceden okunması zamandan tasarruf sağlayabilir.

A. PARADİGMA

1. Paradigma kavramını, toplumun ekonomik ve siyasal tercihleriyle kişisel ve toplumsal davranışlarını biçimleyen değerler, anlayışlar ve düşünme modellerinden oluşan mutabakatlar bütününü ifade etmek için kullanıyorum.
2. Toplumsal plandaki bu mutabakatlar bütününü, açık ve örtük biçimde yapılan temel toplumsal tercihlerle somutlaşan toplumsal sözleşmeler olarak anlamak bu sohbet kapsamında yararlı olabilir.
3. Paradigma ile toplumsal sözleşme kavramlarını eş anlamlı saymak hatalı görülebilir. Krizden çıkışla ilgili temel sorunlarımızı sistem temelinde birlikte düşünmeyi amaçlayan sohbette bu iki kavramı birbiri yerine kullanmakta sakınca görmedim.

B. KRİZİN NİTELİĞİ

4. Genel olarak, işleyen bir sistemin bozulmasına kriz diyoruz. Kalp krizi, sinir krizi, petrol krizi, ekonomik kriz, siyasi kriz. Kriz sözcüğü ile olağan durumun dışında ve ağır olumsuz sonuçlara yol açan veya yol açması kuvvetle muhtemel olan beklenmedik bir gelişmeyi anlatmak isteriz. Oysa bizim aşmamız gereken sorun, adına yerleşik kullanıma uyarak kriz desek de, birçok yönden bu tanıma uymaz.
5. Her şeyden önce, bizim kriz demeyi tercih ettiğimiz ekonomik hayatın dar boğazda tıkanma nöbetleridir. Bu yüzden, hemen hemen tüm diğer sistemlerin aksama, sarsılma ve hatta çökme halleri ortaya çıkar ki 
bu topraklarda epeyce düzenli aralıklarla tekrar eder. Aniden ve beklenmedik bir nedenle çıkmaz, bir süre sonra aşıldığı sanılsa da yanıltıcıdır. Var olan yapının sürekli değilse bile düzenli olarak aynı sorunları yaratması, hatta öngörülebilir olması sorunun geçici değil yapısal hatta sistemik olduğunu aşikar şekilde gösteriyor. Bir evde ya da fabrikada, şalterlerin sık sık atması gibi. Sistem yükü çekemeyince, kısa devre yapıyor, o zaman şalter atıyor. Daha kalın bir telle çözmüş gibi oluyoruz. Sebebi sistemin yükü çekememesidir, kök nedeni gidermeden görüntüyü değiştiriyor, çözümü erteliyoruz. Erteleyince sorunu hakikaten çözdük sanıyoruz. Ağrıyı teskin edince hastalığı yok ettiğimizi sanmak gibi bir yanılgı veya avunma halidir bu.
6. Bunun bir nedeni sebep sonuç ilişkilerini anlayamamak ise bir başka nedeni var olan yapıyı yani sistemi sağlıklı hatta kusursuz sanmamızdan. Başka bir neden daha var: Çözümün bedeli ağır geliyor, bedele katlanmaktan kaçıyoruz. Paradigmamız bu nedenle kök nedeni görmekten alıkoyuyor bizi. Kök nedene bakmayınca, ne sistemi değiştirmek ne de yeni paradigma edinmek zahmetine girmek gerekmiyor. Onca yıldır geçerli sandığımız zihinsel modellerimizi sorgulamak gibi tatsız ve zorlu bir işe girişmekten de kurtuluyoruz.

Sorgulama ve değişim, sistemin kuruluş ve işleyişindeki hataları ortaya çıkarınca bunu gidermek paradigmamızı değiştirip gerçeklerimize daha uygun bir toplumsal sözleşme oluşturmamızı zorunlu kılacak. Bu ise hem kendinizle hem de başka çıkarlarla çelişki ve çatışma ortamını göze almak demek. Böylesi emsalsiz bir sürecin üstesinden gelecek ne felsefemiz, ne aydınımız, ne liderlerimiz var. Kitleler zaten sebeplere değil sonuçlara odaklanır, işleyiş yerine görüntülere bakar. O nedenle, var olan çarpık yapıyı herkesin mümkün olduğu ölçüde kendi çıkarına kullanması esasına dayanan, örtük bir toplumsal mutabakat gereğince davranıyor gibiyiz.
7. Sonuç olarak, içinde yaşadığımız güncel krizi, çok partili düzene geçtiğimizden beri tıpkı ülkemizdeki depremler gibi sıkça tekrarlanan yakın ve aynı fay hattındaki krizler silsilesinin devamı olarak görmenin mümkün ve doğru olduğu düşüncesindeyiz. Yaklaşık yetmiş beş yıllık dönemde kimi krizlerimizin nedenlerinin dış dünyadan kaynaklandığını tabii ki biliyoruz. Ancak bu hallerde bile, dış krizlerin etkisini şiddetlendiren esas nedenler ve sonuçlar kendi öz malımızdır, fazlası ile yerli malımızdır.

C. NEDENLER VE SONUÇLAR

8. Temel nedenlerden en önemlisi, kalkınmanın finansmanı sorununu çözememiş olmamızdır. Ülkede tasarruflar ve sermaye birikimi yetersizdir, işsizlik geleneksel olarak yüksektir, yatırım ihtiyaçları yüksek düzeydededir. Çok partili düzene geçildiğinden beri, Türkiye yatırımları yani ekonomik büyüme ve kalkınması için gerekli kaynağı, dış dünyadan yani gelişmiş  ülkelerden borçlanarak sağlamaya çalıştı. Buna karşılık, ihracata dayalı bir büyüme stratejisi yerine, hemen daima iç tüketimi önceleyen bir yaklaşımı benimsedi. Bunun sürdürülemez olduğunu ise görmezden gelmeyi tercih etti.

Özal iktidarda olduğu dönemde bu çelişkiyi aşmayı hedefledi. Ne var ki 1980 yılından sonra ihracat odaklı üretim ve ekonomik büyüme yönünde atılan adamlar da aldığımız borçları zamanında ödeyecek kaynakları yaratamadı, yaratamıyor. Yakın zamanda bunu değişeceği yönünde pompalanan umutların da ne yazık ki somut ve geçerli dayanağı yoktur.

Dış Ödemeler Dengesi krizlerimiz ve yıllardır verdiğimiz cari açıklar, sadece borçlanma yolu ile büyüme ve kalkınma tercihimizin değil, aynı zamanda ithal malları tüketimine bağımlılığımızın, petrol gibi yabancı kaynaklara dayalı ulaşım ve enerji tercihlerimizin ve üretim kapasitemizin yetersiz oluşunun kalın izlerini de taşır. Cari açık kavramı, tüm bunların bir sonucu olarak, dış finansman açığını yani yaklaşık olarak o yılki borçlanma gereksinimini ifade eder. Ve ülkemiz hemen hemen her yıl açık verir.
9. Yetmez. Ülkemizde devlet bütçesi de sürekli olarak büyük açıklar verir. Yani, kabaca söylersek vergiler harcamalara yetmez. Siyasal yapı ve onun organı devlet, harcamalarda fazlası ile cömertken, gelir toplamada ise mahcup ve isteksizdir. İsraf ise kamu yönetiminin diğer finansal kusurlarının yanında devede kulak kalır.
Bütçe açıkları, tıpkı cari açıklar gibi ekonomiyi sürekli olarak yüksek enflasyon yüksek faiz ve istikrarsızlık sarmalına sokar. Ortaya çıkan sonuç krize tam bağımlılık değilse, krize aşırı ölçüde yatkınlık demektir.

10. Ülkemizin mevcut siyasal sistemi ve onun oluşturucu unsuru siyasal parti kültürü krize zaten yatkın ekonomiyi kriz bağımlısı haline getirmeyecek bir iktidarın seçilmesini imkansız kılmaktadır. İktidar mücadelesinin vaz geçilmez araçları olarak benimsenmiş, neredeyse mübah hale gelmiş kayırmacılık ve popülizm cari açık ile bütçe açığına, bu arada düzinelerce kara deliğin devasa boyutlara ulaşmasına yol açar. Tek cümle ile söylemek gerekirse, süreklileşen bütçe açıkları ve cari açıklar, ekonomik fay hattını veya eksenini zorlayarak, depreme benzer krizleri kaçınılmaz olarak yaratırlar.
12. Tasarruflar yetersiz olmasına karşılık faizler enflasyonun altında belirlenir. Aynı zamanda kurların düşük tutulması tercih edilir. Siyaset kurumunun tercihi budur, çünkü çarşı pazarı canlı tutmak ve tüketimi artırarak seçmeni memnun etmek iktidara gelmenin, iktidarda iseniz orada hep kalmanın en kolay ve kestirme yoludur.

Bağlantılı bir nokta: Her karar gibi ekonomik kararlar da kısa vadelidir. Politika kararları ve hatta ekonomik politikalar ve bu arada vergi afları her zaman yakın ve yaklaşan seçimler dikkate alınarak, gelecek nesiller için değil gelecek seçim için oluşturulur ve uygulanır.

12. Açık finansman, ucuz para, kredi genişlemesi, düşük kur tercihinin sonucu hep aynıdır: Enflasyon, kurların tırmanması, borç krizi, yükselen faizler, ekonomik küçülme, iflaslar, işsizlik ve yoksullaşma. İnsan sermayesinin giderek niteliksizleşmesini de bu listeye mutlaka eklemek gerekir.

Bu yapının kaçınılmaz sonuçlarından biri olan enflasyon, yükü en adaletsiz dağılan vergi olarak kabul edilir. Gelir dağılımını bozar. Yatırımları caydırır, refah artışını sınıflar, işsizliği artırır. Ekonominin neredeyse on yılda bir tekrarlanan krizlerle tıkanmasının siyasal ve toplumsal hayatta yarattığı tahribatı ölçmek kolay değildir. Ertelendiği için her zaman yüksek oranlarda gelen devalüasyonun, üretim dar boğazlarının, bir türlü giderİlemeyen yüksek düzeydeki işsizliğin yol açtığı maliyetlerin uyardığı enflasyon krizin veya tıkanmanın bedeli olarak toplum tarafından ödenir; yükü ise en çok da sabit gelirliler üstünde kalır. Gelir dağılımının bozukluğu adaletsiz bir toplum yaratmakla kalmaz, önceliklerin hatta fiyatların oluşumunu sağlıksız hale getirir.

12. Aşağı yukarı yetmiş yıldır süren döngü budur.
Buraya kadar söylenenler ciddi hatalar içermiyorsa, sorulması gereken herhalde şudur: 

Yapısı itibariyle kesinlikle kriz üreten ekonomik yapının aşılması konusunda, gelmiş geçmiş iktidarlar başta olmak üzere tüm kurum ve kesimleriyle toplum ve sistem, en hafif deyişle, neden yetersiz kalmıştır?

Aynı soruyu başka türlü sormak da mümkün: Bu sürdürülemez gidişin mümkün olduğunca devamı konusunda acaba toplumsal bir mutabakatımız, örtük bir toplumsal sözleşmemiz mi vardır?

Sohbet, benzer soruların ve muhtemel yanıtların ortaya çıkmasına vesile olmayı amaçlıyor. Bize kalırsa, bu hayati soruların hiçbir cevabı sürdürülebilirliği ve dayanışmayı önceleyen bir ‘toplumsal paradigma’ ile oluşturulacak bir toplumsal sözleşme eksikliğimizi göz ardı edemez.

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir