Gençliğimde bir keresinde tepelerin ötesindeki sessiz koruluğunda bir azizi ziyaret etmiştim.
Biz erdemin doğası hakkında konuşurken bir haydut bitkin bir şekilde bayırdan yukarı
topallayarak geldi. Koruya vardığında azizin önünde diz çöktü ve şöyle dedi:
– Ey aziz, beni teselli et! Günahlarım bana ağır geliyor.
Ve aziz tereddüt etmeden cevap verdi,
– Günahlarım bana da ağır geliyor.
Haydut çok şaşırmışçasına;
– Ama ben bir hırsız ve yağmacıyım, dedi.
Ve aziz ona cevap verdi;
– Ben de bir hırsız ve yağmacıyım.
Ve haydut,
– Ama ben bir katilim ve birçok adamın kanı sanki benim kafamın içinde feryat ediyor, dedi.
Ve aziz cevap verdi;
– Ben bir katilim ve benim kafamın içerisinde de birçok insanın kanı ağlıyor.
Ve haydut üsteledi;
– Ben sayısız suç işledim, dedi.
Ve aziz cevap verdi,
– Ben de sayısız suç işledim.
Sonra haydut ayağa kalktı ve azize garip bir bakışla baktı. Ve bizden ayrıldı, tepeden aşağı
hızla yürüdü, gitti.
Ben azize döndüm ve sordum,
– Neden kendini işlenmemiş suçlarla suçladın? Bu adam artık sana inanmayarak gitti
görmüyor musun?, dedim.
Ve aziz cevap verdi:
– Artık bana inanmadığı doğru ama çok rahatlamış bir şekilde gitti.
O anda uzaktan haydutun şarkısını duyduk. Şarkısının yankısı vadiyi sevinçle dolduruyordu.
Halil Gibran – “The saint” (Aziz)
——————
Sabahları yataktan kalktığımda bir koşu gözlüğümü bile takmadan banyoya gider, yüzümü
yıkar, dişlerimi fırçalar, çenemi doğru dürüst görmeden el yordamı traş olur çıkarım.
Bugün nasılsa banyoda aynanın karşısına gözlüğümü takıp gittim . Ve aynada gözlük
camlarının arkasından mahmur gözlerle bakan babamı gördüm , irkildim.
– Geçen zaman ne kadar da babama benzetmiş beni ! diye düşündüm.
Sonra da öylece baka kaldım kendi kendime. Yüzümde, üstü çıplak vücudumda nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını dikkatle incelemeye başladım.
İnsan sık sık kendine bakmalı yoksa yabancılaşıyor bir gün bir anda da şaşırıyor. kendine
bakınca teninin içerisinde hissettiği / olduğunu zannettiği adam gibi görünmediğini, farklı
göründüğünü anlayıveriyor.
Bir zamanlar bir türlü düzgün durmadığı için beni çok kızdıran perçemin yerinde yeller esiyor
artık. Her halde alındı küstü başka diyarlara göç etti. Uzun zamandır beni terk ettiği için
hayıflanmayı, ona içerlemeyi bıraktım. Ama perçemim -kim bilir nereye – giderken gençlik
heyecanlarımı, hayallerimin bir kısmını, dünyayı değiştirme arzularımı almış götürmüş.
Neyse ki galiba utançlarımı, korkularımı, kibirimi, bencilliğimi geride bırakmış .
Gözlerimin etraflarının buruştuğunu, alnımdaki çizgilerin artık görünür olduklarını
farkettim. Zaman, tendeki tazeliği, diriliği, bükülmez / sert duruşu da örseliyor. Dikkatle
bakınca sevinerek; boş inatlarımın, ani parlayan öfkemin, yerli yersiz itirazlarım ile
isyanlarımın, ani kararlarımın, bir türlü dizginleyemediğim en özel tutkularımın sapasağlam
yerlerinde durduklarını gördüm. Hatta aynı yüzümdeki çizgiler gibi daha belirgin olmuşlar.
Burnum, kulaklarım, gıdım, göbeğim büyümüş mü ne? Yalnız onlar olsa hadi neyse
diyeceğim ama, çok bilmişliğim, tahammülsüzlüğüm, oburluğum, huysuzluklarım ve
uzaklaşmalarım da göz alacak kadar irileşmişler gibi geldi.
Gözlerim zaten çekik ve çok iri değildiler ama sanki genişleyen suratımda daha da ufaldılar.
Ve galiba zaten nerede ise hiçe yakın olan kıskançlıklarım, kışkırtıcı gıybet arzularım, bir
zamanlar göze çarpan heybetli tembelliklerim, saplantılarım, önyargılarım da ufalmışlar.
Üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim.
Yüzümde, vücudumda eski çocukluk / gençlik yaralarının / berelerinin izlerini aradım. Çoğu
yaş lekelerinin, kırışıklıkların, kuruyan cildin buruşukluğunun altında yok olmuş. “Ne güzel!“
dedim kendi kendime. Bazı ömrümü tüketen içerlemeler, alınganlıklar, bir zamanlar deli gibi
yönlendiğim özenti hedefler, çekişmeler de artık seçilmiyorlar. Onların hiç de sandığım gibi
vazgeçilmez olmadıklarını, eksikliklerini hissetmediğimi fark ettim, şaşırdım.
Bugün kendime baktım durdum.
Sonunda sabırsızlanan eşim banyonun kapısını tıkladı;
– Hey, dedi, kayboldun gittin aynanın içinde.
Evet, aynen öyle. Kaybettik gittik kendimizi günlerin içinde. Ama baktım ,gördüm, sevindim /
üzüldüm; neticede “Ben” yine “Ben” işte.
Hem çok tanıdık hem de yabancı bir ben !
Değiştirmeyi isteyip de değiştiremediklerimle ve aynı kalsın isteyip de yitirdiklerimin belli
belirsiz izleri ile dolu bir ben !
Küçükken karıştırmaktan keyif aldığım babamın kütüphanesinde ne yazık ki ismini
anımsamadığım bir ozanın kitabından aklıma onyıllardır kazınan bir beyiti takıldı dilime;
“Kolaysa göz kendini görsün !” diyordu beyit.
Göz tabi ki kendini göremez, görmek istemez ama aynaya korkmadan baktırır isek çok şeyi
istemeye istemeye görebilir. İnsan başkalarını izlemeye ara verip aynada kendine bakmayı da bir denemeli.
Öyle vakit ayırıp seyretmeli kendini.
Şaşırır…
————-
(Tazria)


