Kitap ve İnsan

 

Kitaplar aslında sözcüklerden, daha doğrusu sözcüklerin cümle dediğimiz biçimde diziliminden oluşur. Binlerce sözcük, pek de alçak gönüllü olmayan bir kişinin kafasının içinde görünüşte kendi halinde duran ala renkli bir et parçasının, beyin denen muhteşem organda süzülüp demlenmesi ile bir araya gelerek anlamlara anlam kattığında kitap denen mucize doğar.

Her kitabın hayali aynıdır: Başka beyinlere ulaşmak; mümkünse sakatat sınıfından olmayan zihinlere. Fikirler beslenmiş beyinlerdeki imgelerle, duygularla etkileşmek, böylece hayata yepyeni anlamlar katmanın muhteşem macerasına yeni yollar, geniş pencereler açmak, kavuşmayı imaknsız kılan uçurumların üstüne yıkılmaz köprüler kurmak. Başka beyinlere kavuşmak arzusu her kitapta mutlaka vardır, her şeyden çok bir dağ başındaki çığın bayır aşağı yuvarlandıkça yeni katmanlarla kucaklaşması, kucaklaştıkça oylumlanması gibi.

Bayırın başında avuca sığacak kadar küçük bir kartopunun devasa boyutlara ulaşıp çığlaşması, bayırdan aşağı indikçe milyonlarca yeni kar tanesi ile kucaklaşması ve onları kendinden bir parça kılması gibi, doğan her kitap çılgın bir istekle ulaşabileceği okuyucularını arar, onlarla birlikte boyutlanmayı düşler.

Kitapların sonu da, fıtratında başka insanlara ulaşmak için çırpınmak olan her insanın ve çığların sonuna benzer. Hepsi fanidir, gök boşluğu denen devasa kubbede belki hoş, belki tatsız ama her durumda cılız bir seda  Rus unutulup gidecek bir fikir bırakarak yok olurlar.

Onların sonsuza kadar var olmayı o kadar büyük bir ihtirasla arzulamalarının sebebi, sonlarının kaçınılmaz olduğunu çok iyi bilmelerinden midir dersiniz? Ölümden emin olmamız yüzünden hayata bu denli tutkun olmamıza ne kadar da çok benziyor, değil mi?

Kitaplarla insanların kaderi neden bu denli çok benzerler ki.

25 Şubat 2017

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir