Ne güzel ne ince bir sözcüktür ‘kamaşma’. Bizim dilimizde varlığını gözlerimize borçludur, desem yeridir. Gözümüz kamaşır en çok. Sıra dışı bir manzara, alımlı bir kişi, hayret veya hayranlık uyandıran nesneler, mesela güzel bir elbise, göz alıcı çiçekler açmış bir ağaç.. Hepsi göz kamaştırır. Karanlıktan veya loşluktan keskin ışığa çıktığımızda da kamaşır gözlerimiz. Eflatun’un mağarasından çıkanların gözleri de az buz değil, sadece ışıktan da değil karşılaştıkları yeni gerçeklerle de epeyce kamaşmış olmalı. Derken, Livaneli’nin başarılı romanı geliyor aklıma. Osmanlı sarayını, iktidar hırsını ve ihtirasın zehrini ‘engereğin gözündeki kamaşma’ imgesi etrafında ustaca betimlerken en çok kamaşma sözcüğüne yaslanır. ‘Romanın odağı ustaca konulmuş adıdır,’ demek abartma olur, ama ‘kamaşma’ özellikle engereğin gözü ile birlikte esere derinlik katar. Muhtemelen kamaşma ile ilgili başka yazın ürünleri de vardır. Ben bir tek Livaneli’nin eserini anımsadım. Diş ve dil kamaşması gibi kullanımlara da rastlıyoruz. Ancak kamaşma dilimizde ve zihnimizde genelde görmekle gözle ilgilidir. Çoğu organımızın kamaşma yeteneğinden mahrum olduğu sorgulanmayacak kadar doğal gelir bize. Mesela deri kamaşmaz, el kamaşmaz, burun, dudak, ayak hiçbir organ kamaşmaz. Dahası var: Mesela hazlarımızın duygularımızın düşüncelerimizin kamaşması söz konusu olmaz. Bunu bilmez değilim, yine de sormadan da edemem: Göz kamaşır da gönül kamaşmaz olur mu? Peki yürek burulur, akıl karışır da neden kamaşmaz hiç? En şaşırtıcı gelense, kulağın kamaşmaması. İnsanı duyduğunda derinden sarsan bir ezgi, serin bir ikindi sonrasında loş isyanla değilse mahzun bir çaresizlikle ve teslimiyetle ötüşü veya bir yaz akşamına doğru bulutsuz gökyüzünde küme küme uçuşan güvercinlerin yaşama sevinciyle ansızın ve şiddetle kanat çırpışı yüreğimizi hoplatır da kulağımızı neden kamaştırmaz? En beklenmedik bir zamanda telefonla size ulaşan o en sevdiğiniz kişinin nicedir duymadığınız ve nerdeyse varlığını unuttuğunuz sesi? Bir anda şaşkınlıktan veya sevinçten ürpertir sizi, o hoşluktan titreriz, ama böyle bir olağan dışılığın ‘lezzeti’ ile kamaşmayı nedense bilmez kulağımız. Onca muhteşem sesin müziğin ve yüzlerce ‘kulak kamaştıran’ ezginin beşiği bizim güzelim Urfa’nın, oynaklığı kıvraklığı ile meşhur dilinde de kamaşmaya yabancıdır kulaklar. Üstelik Urfada sadece göz ve diş değil, dil de sık sık kamaşır. Alışık olmadığımız yeni tatlar için, mesela epeyce ekşi bir limonu yaşına henüz girmiş bir bebeğe emdirirken yüzünün halden hale girmesine bakarak ‘dili kamaştı’ deriz. Aşırı ekşi muhtemelen hamlığı tam geçmemiş bir narı yerken de öyle deriz. Ağzımızdan beynimize ‘sevsen mi sevmesen mi bu lezzeti’ dalgaları ulaştığında, hep dilimiz kamaşır bizim. Hem gözün tekelci egemenliğinden, hem fiziksel bir eylemle sınırlamaktan artık çıkarsak kamaşmayı diyorum. Sözcüğümüz olmadığı için adını koyamadığımız, adı olmadığı için de bilinç düzeyinde algılamadığımız, yetim öksüz ve sahipsiz kalmış yığınla ince duygunun duyarlığın farkına o zaman belki daha iyi varırız. Yığınla yok sayılmış güzelliği, özgünlüğü, yeniliği, yürek titremelerinin kayda alınmamış izini, belki de yeganeliğini daha güzel görür, anlar, anlatırız. Emeğimizle kazandığımız parayı ilk cebimize koyduğumuz, yıllardır beklediğimiz bebeğimizi ilk gördüğümüz, bir şiiri okuyup da karman çorman veya alt üst olduğumuz o kısacık anlarda hoş ama yadırgayıcı halimizi anlatmaya çalışırken belki kamaşma sözcüğü en iyi tercüman olur bize. Mesela bu sayede, ilk aşklardaki, ilk sevişmelerdeki çerçevelenip duvara asılası kamaşmaları kamaşma ekseninde düşünür birileri belki bir gün. Onları bir güzel ve çok daha güzel resimleyip anlatır bize. Maksat dilimiz zenginleşsin, duygularımız incelsin. Buraya ‘okuyunca beynim kamaştı’ diye yorum yazan Zavallı Metin kardeşime selam olsun, hayatı hep türlü çeşitli kamaşmalarla dolsun.
2 Kasım 2019


