Kabilecilik
Yurtseverlik
Milliyetçilik
Ümmetçilik
Benzer kavramlar bunlar.
İnsanlık diye adlandırılan bizim türün içinden bir grubu esas alıp ötekilere göre öncelediği için. Benzerlik bu kadarla bitmiyor. Oradan başlıyor belki. Ama sonuçları orada kalmıyor. Aslında ırkçılık bunların en koyu tonlu ve eli kanlı olanı. Kitlesel imha cinayetleri ve koskoca bir dünya savaşı onun eseri. Listede görünmeyen ama yurtseverlik adı altında sere serpe gezinen milliyetçilik de özünde ırkçılığın epeyce tatlandırılıp sulandırılmış bir türevi. Irkçılık için ‘ideoloji değil, psikolojik bir hastalıktır,’ diyen kara derili Malcolm X kardeşimizi anıp meselenin ayrıntılarına geçelim. Bernard Shaw kavramın ırkçılıkla yakın akrabalığını görmezlikten gelerek yurtseverlik için şöyle bir tarif yapmış: Sırf orada doğduğunuz için ülkenizin başka ülkelerden daha üstün olduğuna inanmak. Eklemek gerek hemen: Sizinle aynı ülkede yaşayanların daha iyi, güzel ve üstün olduğunu kabul etmeniz de gerekecek elbette. Yani, yurt sevgisi en azından bizde vatan ve millet sevgisinin cenin halidir. Tarihteki en büyük savaşlardan birinin ve hunhar soykırımın ağır günahını ırkçılık taşır. Bu sözümona ideolojinin son yüzyılda küreselleşmeye varan sosyal ekonomik ve siyasal gelişmelerle epeyce bulanıklaşması ve aynı dönemde kültürlerin bile özgünlüğünü epeyce yitirmesi üzerine ırkçılık anlamını yitirdi. Aynı dönemde milliyetçilikle yurtseverlik ikiz kardeş oldular. Yurdunuzu
seviyorsanız, yurttaşlarınızı da seversiniz. Hele aynı kökenden, en azından aynı kültürdenseniz. Hele etnisite dediğiniz ırktan başka her neyse sizinkiyle aynı ise.. Onun başka insanlardan daha üstün olduğuna inanırsınız.
İnanmakla kalmazsınız tabii; her iman etmiş insan gibi inancınız üzere yaşamak istersiniz: hayat felsefenizi, günle ve gelecekle ilgili tahayyüllerinizi, paradigmanızın temel öğelerini inancınızla tutarlı kılmaya çalışırsınız. İnanç ne denli derin ve tamsa, davranışınız o ölçüde keskin ve basittir: Kabile halinde yaşayanlar kendi kabilelerinin, aynı ırktan veya kültürden olanlar kendi gruplarının, dindaşlar kendi dinlerinin ve tarikatlar ise kendi şeyhlerinin ve ihvan diye adlandırdıkları ‘kardeş’lerinin üstünlüğüne inanırlar. Bu ‘bizden olsun da çamurdan olsun’ düzeyindeki tavır, en uç noktasına vardığında ötekileri yok etmek hakkı verir inançlı adama, ayrıca onu vatanı, milleti veya ümmeti uğruna can verip şehit olmaya yönlendirir. Daha az ilkel ortamlarda ise ötekileştirdiklerine tahammül etme sorumluluğu yükler.
Sizden olmayanlara da adil olmaya, eşit davranmaya çalışmak uygarlığın bir ürünü olarak kabul edilir ve bu nedenle erdemli bir tutum sayılır uygar saydığımız ülkelerde. Ancak onlar da çokluk yurtseverdir. Onlar bile kendilerinden olanlara daha sıcak davranmaktan kurtulamaz, adına bencillik denen dünyanın en gür akan nehrine karşı yüzmek o kadar da kolay değil. Kendi inancınız sizden olanı şu veya bu ölçüde önceleme hakkı veriyorsa, sizden olmayana nasıl davranırsanız davranın, artık sizin gerçeğiniz şudur: Başkaları mutlaka ötekidir. Aynı dinden olanların sırf şeyhleri aynı olmadığı için dindaşlarını ötekileştirdiği ve onları dışlamanın da ötesinde sıkça aşağıladığı yargıladığı hatta cezalandırdığı gerçektir. Aynı yurtta yaşayan kimi coşkulu yurtseverlerin salt ülkelerini yüceltme konusundaki fikir ayrılığı yüzünden öteki yurttaşlara zulüm ve kıyım yaşattıkları çöm görülmüştür, aynı kandan olmadıkları için savaşanlar da halen çok sıkça görülür.
Ortaçağ karanlığını aşan insanlık yirminci yüz yılda bu alanda da yeni değerler yarattı. Cinsiyet ayrımcılığı dahil her türden ötekileştirmeyi yadsıdı, yasakladı, bunu ayıplayarak ilkel bir tutum saydı. Küreselleşmenin, uluslar üstü yeni yapılanmaların çığ gibi devindiği bir çağda daha anlamlı hale gelen bu yaklaşım, ne yazık ki modern politikacı tayfası için büyük sorun yaratıyor.
Birkaç nedeni var: Ekonomik güçlükler, krizler, çatışmalar eksik olmuyor hatta tırmanıyor dünyada. İnsanın kendi varlığını koruma ile bağlantılı olduğu için iç güdüsel bir dayanağı olan böyle benmerkezci bir paradigmayı aşmakta elbette zorlanıyor kitleler. Bu yüzden yerel çıkarlar ve dar grup dayanışmaları ufku geniş bir bakıştan, mesela barıştan ve yığınla toplumsal faydadan çok önce geliyor. Politikacı da en geniş kitlenin güncel ve ortalama taleplerine yatkın davranıp onlara öncelik veriyor. Oyuna, onayına talip olduğu kitlenin ortalamasından daha erdemli bir politikacının siyasi arenada kendi varlığını sürdürme şansı pek yok zaten. Alın size acıklı bir beka sorunu daha.
Eğri oturup doğru konuşalım:
Özellikle dar zamanlarda dar açıdan bakanlar ve bireysel çıkarın kutsallığına inananlar için, kendi içinde olduğu grubu kollama güdüsü her zaman var oldu. Muhtemelen hep var olacak, Tarihte akıtılan mebzul miktardaki kan ve göz yaşının kaynağında aslında aynı benmerkezci tavır ve ona dayanan arkaik paradigma var. Bu tavrın aynı nedenlerle çok çarpık hale gelmiş olan bir demokrasi anlayışı ile doğal ittifakını gördükçe ve bu muhteşem ikilinin yaratacağı yıkımı düşündükçe…
İnsanlığın geleceği için ciddi ciddi kaygı duyuyor insan. Böyle pırıltılı bir bahar sabahında bile.


