Yaşadıkça öğrendiğim kesin diyebileceğim sınırlı sayıdaki sayıdaki gerçeklerden biri budur. O kadar kısıtlıyız, şartlanmalara basitleştirmelere o denli açığız ki özellikle tekrarlanmış yanlışları kolayca benimseriz. Dahası, o yanlışların zamanla yol açtığı vahim sonuçları görsek de değişmek yerine artık aşikar gerçeğe karşı inatla direniriz.
Neden?
Çünkü adımız insan da olsa ilkel yanımız çok daha egemendir bize. Şartlanma, para makam şöhret hırsı, varlığı sürdürme takıntısı , kimlik veya aidiyet çılgınlığı, bir çırpıda hemen sayamadığım bir sürü başka maraz ve her türden korkularımız. Başka birkaç bela daha geldi aklıma şimdi: İnanmaya yatkınlığımız, değişime direncimiz ve illa ki güdülerimiz. İmparatorluğun iki yüz yıllık çöküşü durduramayıp üstelik hızlandıran koca ülkenin sarayını elin orduları işgale başladığı sırada olanlara dayanamayıp intihar eden Musaddık Paşanın son sözleri, ‘hayat bir aldanıştan ibaret’ olmuştu. Beşer şaşar, insan aldanır. Tamam da binlerce ahmaklığın art arda dizildiği günümüz dünyasına bakarak sormadan edemezsiniz: Bu kadar zaman, bu kadar aşikar ve rezil biçimde aldanır mı insan? İnsanın aptallığının sınırı olmadığını söyleyen Einstein duraksamadan evet diyecektir. Nedenini anlamak için yüzlerce yoldan biri, onun kör adama izafiyet teorisini açıklamasına ilişkin kısacık hikayesine nüfuz etmeyi gerektirir. Okumak yetmez, üstünde düşünmek gerekir, üstünkörü düşünüp geçmek de yetmez, bu meseleyi bir tefekkür alanı haline getirmek şart. Tefekkür neyse ne de, şimdi bunu neden düşüneyim ben? O hikayeyi nerde bulayım Allah aşkına? Böyle bir zahmete katlanmanın ne gereği var ki diye içinizden geçiriyorsanız.. Normaldir bu. Bizim normalimiz. Hakikat kafamıza yatan türden değilse, sonuç kabullenmiş olduğumuz paradigmaya (görüşlere) uymuyorsa onu göz aradı etmek veya önemsiz hale getirmek ilkelliğin veya akıl kıtlığının şanındandır. Şu ölümlü dünyada, aziz ecdadımızdan kalan değerleri sorgulamaya değiştirmeye uğraşmanın gereği nedir ki? Rahatlığına düşkün insanın böyle başlayan düşünce zinciri inançlarına sarılmak uğruna uygarlığı yadsır, yadsımanın ulaşacağı son kerte ‘etli ekmek, eti ete sürtmek’ seviyesidir. İki temel açlık tatmin edilince, mesele kalmaz, ilkellik daima kazanır. Ya da acılı bir ömür yaşasa da kendini muzaffer sayar.
İnsan aldanır. Bunu görmeyen, ömrünü acımasız bir aldanış dalgası olarak ve her gün savrularak yaşar. Bunu gören zahitin de hayatı daha az da olsa elbette aldanışlarla yanılgılarla doludur.
İlkel kafalardan farklı olarak her koşulda var olmayı, sürüngen yaşamayı marifet olarak görmez o. Kendini avutmaya fazilet de saymaz. Aldanmamayı öğrenmeye çalışır. Belki ikisinin arasındaki yığınla farktan biri de budur.
Meraklısına: Çağımızda yanılgıya yol açan 50 algılama hatası : https://www.visualcapitalist.com/50-
cognitive-biases-in-the-modern-world/


