Camları şangırdatan bir gök gürültüsü ile uyandım. Cadde dere olmuş akıyor. Art arda
şimşek çakıyor. Gök her gümbürdediğinde, yıldırım düşer mi acep bu mahalleye, diye
düşünüyorum. Titreyecek kadar değil, ama korkuyorum. Koca koca binaların tepelerinde
yığınla paratoner vardır, bizi biri korur herhalde, diyerek erkekliğe krem sürmeden kendimi
avutuyorum. Zemin kattaki daireyi su basarsa, naparız ki bu fırtınada? Ekmeğimiz de yok.
Neyse ki birkaç yumurta var. Biraz makarna, azıcık bulgur. Vardır herhalde bir şeyler daha,
ama ya haftalarca sürerse bu yağmur, biz kaç gün dayanırız ki?
Şişeden çıkan cin gibi Marquez beliriyor karşımda.
İlk gençliğinde başlayan ve üç yıl süren koyu karanlıkta yağmurla selle dolu korkunç
fırtınalardan birini gazap veya felaket sözcüğünü anmadan bir düş düğünü veya düğün düşü
gibi iştahla zevkle anlatmaya başlıyor. Anlatısının bir yerinde asıl adı Irazca olan Nene Hatun
boy gösteriyor. Nene Hatun deyip geçmeyin. Marquezin Kolombiyalı teyzesinin bir kopyası,
birkaç on yıl önce dere yatağı olan bizim Fulya Mahallesinde kendi halinde yaşıyor.
Fakir Baykurt rahmetlinin ilk öbek mirasçılarındandır Nene Hatun. Kamburu azıcık çıkmış
ama sesinin hep yüksek perdede gezinmesi ile yedi mahallede şöhret olmuş, şeytana
pabucunu ters giydirir soyundan gözüpek bir teyze olmasına karşın titriyor konuşurken. Çok
berbat korkmuş olmalı, diyeceğim ama adeta delinmiş gök altında kalıp da korkmayanın aklı
yok. Şimdi dedikoduyu bırakalım da yağmakta olan rahmetin felaket haline gelmesini
unutmak için, Marquez babanın Nene Hatun hayaline kulak verelim.
Kim bilir hangi tadılmamış ve çağrı çıkarılmamış heyecana hazırlıksız yakalanmamak için,
büyük annesinin ablasından kalma doksan yıllık kemik tarakla her fırsatta saçlarını tarar
Nene Hatun. Çocukluk hiç yaşanmamış, gençlik çoktan elden gitmiş, ne gün ne de bolca
güneş gören kırışıklıklarla dolu teni alabildiğine sararmış soluklaşmış. Yağmur caddedeki
suyu yükselttikçe küfürün bini bir para Nene Hatunda.
‘Bu lanet yerde, lağım sıçanları gibi boğulacağız vallahi’ diye mırıldanıyor.
O arada kanepeye oturmuş duvardaki boy aynasına bakarak anne annesinden miras şimşir
tarakla saçlarını tarıyor.
Fırtınanın başladığı o uğursuz geceden beri günde bir değil beş değil belki otuz üç kez başını
yukarıya kaldırıp ‘gök delindi, bir güzel yamayın, yoksa evler kayık olup yüzecek, hepimiz
balığa döneceğiz tez zamanda,’ diyor. Elinde değil, her şey ona Nuh’un gemisini anımsatıyor.
Gemideki zeytin dalını ve oradaki hayvanatın aşna fişna halini hayal ediyor, denizin ve ayın ortadan ikiye bölünüşünü, örümcek ağının bir gün Sina dağının eksik eteğindeki bir mağara
girişinde, ertesi gün tamburay dehlizine sığınmış uçağın kapısında samuray kılığında zuhur
edişini kendi kendine bir güzel hikaye ediyor. Bu arada aklına ardı ardına gelen başka
mucizeleri sayıp döküyor. Dağın adını Zina Dağı diye söyleyince kendi yanağına bir şaplak
indiriyor, daha bıyıkları terlememiş yeğenini rahmetli kocası sanıyor, dil sürçmesi gibi hafıza
kayması da yakışır bizim neneye diyerek gülüp geçiyorlar evdekiler. Saç saatlerce taranıyor.
Saç onca taranmaktan yoruluyor. Irazca Nene hep bekliyor, beklemekten yorulmuyor.
Çağrısız misafir bu kez mutlak gelecek. Rahmet işaret belki. Bir umutla beyaz tülbentini
takarak gidip bekliyor pencerenin önünde. Perdenin kenarını kaldırıyor ikide bir, dışarıya
bakıyor, misafirin gelişini göreceğini umut ederek. Bir kez elde, ölene kadar yetecek heyecan
getirecek, geçmiş günlerin anısını diriltecek. Ama görünürde öyle bir insan evladı yok. Varsa
yoksa, güya rahmet gerçekte sular seller, çakan şimşekler.
Fırtınanın üç yüz otuz üçüncü gecesinde binkırkıncı yasini mum ışığında okuyup bitirdikten
sonra kalkıp yine pencerenin perdesini aralayor Irazca Nene. Bardaktan kovadan değil,
ummandan boşalır gibi yağıyor mübarek. Gelen giden yok. Kırk yasine cenneti bağışlayan,
binkırk yasine bir tufanı durdurmamış. Bir elhama bin orduyu yerle bir eden Kadir-i Mutlak,
onca duayı duymazlıktan gelir mi? Haşa gelmez. Derisini beyaz renkte özünü zenci yarattığı
bu ahalinin naçar halini görmezlikten gelir mi? Sümme haşa, gelmez. Haşa derken de sesi
titriyor ama yine de öfkeleniyor. İnsandır, çiğ süt emmiştir. Koşar öfkelenir. Öfkesini
sindirmek için bulduğu çare makamla bağırmak oluyor. Az sonra onlarca minareden yatak
odalarına dalga dalga yayılacak ezan seslerine nazire yapar, hatta o cırtlak sesler korosu ile
yarışır gibi kürdili hicazkar ile başlayıp beyati makamına geçiyor ve herkesin bildiğini
mahalleye ilan ediyor: Evde bir kıymık soğan kabuğu bile kalmadı komşular, bu felaket
yaradanla aramıza demir perde çekti, sesimiz göğe ulaşmaz oldu. Dualarımız o demir
perdeye çarpıp gazap diye su halinde başımıza iniyor. Uyanın da derdinize yanın. Artık bu
topraklarda, ne kuru fasulye ne mercimek ne maydanoz ne patates. Hatta soğan bile
bitmeyecek.
Karşı pencereden Mahmure Hatun’un çıngıraklı sesi. Eski muhtarın ‘onun zamanla kaportası
bozuldu ’ deyip terkettiği eski karısı canhıraş bağırıyor.‘Valla çok haklısın komşu. Halimiz hal
değil. Soğanla patates de bitmezse ne biter ki bu topraklarda. Domates, biber, patlıcan da
yok olur artık. Varsa yoksa rahmet, varsa yoksa yağmur. Herkes zaten alıktı, dediğin gibi
şimdi bu kadar suda balık oluveririz.’
Derken.. Uzaklardan bir seda gelir. ‘Vatan sağ olsun.’
Koro halinde bir daha aynı ses yükseliyor. ’Vatan sağ olsun.’ Fırtınanın gazabına karşı hangi
güçle ve nasıl kahramanca direndiyse dirensin, sonunda su yolunda can vermiş bir kedi
yavrusu gürül gürül akan selde sürükleniyor. Dişlerinin arasında minik bir fındık faresi var.
Ölmemiş daha. Şehadetlerde ve cenazelerde meşhur koroların hit şarkısı olmuş bu vatan
millet sağ olsun lafını, o kedi mi fare mi söyledi, yoksa o cevher de namazdan sonra edilen
dualar arasından camiden mi fırlayıp çıktı; hem karanlıktan, hem şaşkınlıktan, en çok da
tekrar yasin okumaya duran Irazca Nene yüzünden pek fark edemedim. Vatan sağ olsun sesleri odamıza sızarken Irazca Nene Hatun Atasin okumayı kesip bana döndü. ‘Nuh
Peygamberi anlat bana evlat,’ dedi. Anlatamam çünkü görmedim, dedim. Aşağılar gibi güldü.
‘Görmeyen daha iyi anlatır yavrum,’ diyerek bir güzel de azarladı. ‘Nuh diyorum, bak
Peygamber de diyorum. Adam bekar mıydı, bari onu söyle,’ diye tutturdu.
Farecik gözden kaybolmadan nereden ve nasıl bulduysa iki kanat takıp ötüşken bir sarı
kanaryaya döndü birden, kedicik gök kafesteki aslandan yanar döner bir çift yelesini ödünç
alıp takınca azgın bir kanatlı kaplan oldu ki haşmeti akıllara seza. İkisi birlikte melek kılığına
girdiler ve göğün yedi kat dibindeki kara deliklere doğru ağır çekim yüzerek yol almaya
koyuldular. Irazca Nene de gördü onları. Önce gözlerine inanamadı, sonra dakikalarca nutku
tutulmuş olarak öylece baktı kaldı. İkisini de gemisine doğru yüzen birer Nuh sandı. ‘Benim
istediğim bir gözdü, yaradan verdi iki göz,’ dedi sevinçle. ‘Göğe yama vuran olmadı, yağmur
perde oldu sesimizi geçirmedi, ama yine de duyan duydu,’ dedi. Birden sıçradı yerinden ve
hacet gidermeye mutfağa koştu. Sevincinden neyi nereye edeceğini bilemedi. Çıkarken sifon
çekmek niyetine, daha üstünde otururken ocağı yakmaya çalıştı. Sonra fırladı gitti
pencerenin önüne. ’Benimkiler dönmedi mi daha?’ diye sordu, büyümüş de küçülmüş bir
çocuk havasında. Kimse sesini çıkarmadı. Selin yağmurun ve şimşeklerin gürültüsünden,
kilise çanlarına karışan ezan seslerinden, bir de zaman zaman hepsini bastıran semiz bir
domuzun höykürmesinden başka ses duyulmuyordu artık.
Irazca Nene, gökte yüzer gördüğü Nuh kılığına girmiş iki insan evladını az sonra göreceğini
umarak dışarıya bakıyordu. Karşı pencerelerden komşular çıktı. Söyleştiler. İşaretleşerek.
İşaret dilinin söz dağarcığı yazı dilinden çok daha zengindi. Bunu keşfettikleri gün de tufan
bitmemişti. Yan komşunun Bezirganlar tarikatında hidayete ermiş kızını, tapucunun gavur
mektebinde okumuş oğluna verdikleri gün de yağmur yağıyor, seller akıyordu, Irazca Hatun
Neneye kimse bakmıyordu. Herkes evinden çıkmazken çıkamazken, oğlanla kızı
pencerelerde işaretleşerek everdiler, gençler uzaktan işaretleşerek gerdeğe girdi. Düğün
yemeğine soğan aşı yaptılar. Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana diye çaldılar, oynadılar, göbek
attılar.
Bütün mahalleliyi pencerelerde şen şakrak oynar görünce, Dualar nihayet kabul edildi de,
memleketi felaketten kurtaracak gemi geldi sandı Irazca Nene. O gemiden çıkacak bir değil
iki Nuh umuyordu. İnsan umar da durur mu hiç? Çıkarıp attı başındaki beyaz tülbenti Irazca
Nane, dağıttı saçlarını, kıvıra kıvıra göbek attı, çifte telli oynadı.
Gerisi mi? Gerisi elbette var. İşaretleşerek evlenip işaretleşerek gerdeğe girenlerin bir
işaretle doğan bebelerine verilecek ad yüzünden mahallede çıkan kavgayı, o kavgayı
bastırmaya gelmeye çalışırken boğulan polis ve itfaiye şeflerini, o şeflerden birinin Irazca
Neneye abasını yaktığını ve memleketin çivisinden çıkmasından sonra binlerce melaneti o
kadar yağmurun bile tıkamakta yetmediğini ve daha nice şeyi anlattıktan sonra
mahkemelerin bile emirle açılıp kapandığını ve onca sudan sebeple bunalan insanların teker
teker canlarını öte dünyaya atmaya çalıştıklarını başladıklarını..
Şimdi hepsini yazmaktansa kalkıp pencereleri kapatayım, sabah ezanı korosu bitince
caddede akan suyun sesi ile gök gürültüsü arasında ve şimşek fırtınası aydınlığında gözlerimi
pisliklere kapatıp İstanbul’u dinler gibi Marquez babayı dinlemeye devam edeyim.
24 Temmuz 2018 Sabahın dördü belki beşi.

