Ülke bir paradigma çıkmazında. Buna ergenlik hali, demişliğim de var. Çoklu organ yetmezliği demişliğim de oldu. Yolumuz yol değil, hal ve gidiş sıfır. Hepsinin özü aynı fikirden:
Kitlelerle birlikte seçkinler de bu kafada olduğu sürece çıkış yok. Çünkü bir paradigma çıkmazındayız. Ve bunu görmüyoruz.
Aşağıdaki yazıyı 2012 yılı Haziranında paylaşmışım.
O günden bugüne ülkenin sorunları daha ağırlaştı, çok daha derinleşti, yaygınlaştı; tarım, enerji ve inşaat sektörü çöktü; cüce futbol dünyamızdaki her büyük kulüp ve bu arada Beşiktaş elbette kriz yaşıyor. Devlet olanakları sürekli olarak yabancılara milyon dolarlar
ödeyen tüm kulüplere her fırsatta peşkeş çekiliyor, yine de bataktalar. O yazıyı yazdığım günden bu yana, bu konuda benim için tek olumlu gelişme oldu:
Sorunun çok farkında namuslu bir adam gibi iş adamına sosyal medya sayesinde rastladım. Beşiktaş taraftarı, bir ara da yöneticisi olan Adnan Dalgakıran. Başka konularda özgün görüşleri var. Beşiktaş için de çırpınıp duruyor ama derede yaşayıp denizi bilmeyen kurbağalar gibi davranan camiaya derdini bir türlü anlatamadı. Anlatamıyor, çünkü kitleler sağ duyusunu yitirmiş durumda, en güzide kulüplerimizin taraftarı bile ülkemizde salgın halini almış kitlesel akıl tutulmasının istisnası değil. Ülkenin paradigma çıkmazından kaynaklanan hastalıkları en çok da futbol ekonomisinde hem de tüm şeffaflığı ile yollardır sırıtıyor, her Başkan geliyor, milyonlarca dolar harcıyor, borcu ve başarısızlığı artırarak gidiyor. Etrafındaki şak şakçılar bitmiyor, başkanlık yarışındaki iştah ise dinmek bilmiyor. Yıllardır durum böyle. Bir tür çılgınlar cennetindeyiz.
Paradigma felcinden kurtulma yolunda en umut kırıcı olan da bu manzara.
İşte yedi yıl önceki yazı.
RAHMİ KOÇ
BEŞİKTAŞ
KOÇ-FUTBOL-BEŞİKTAŞ ve DEVLET DESTEĞİ
Birçok kulübümüz gibi Beşiktaş’ın da, hem de en beter şekilde batık durumda olduğunu bilmeyen yok. UEFA bu nedenle karar çıkarttı, önlem uyguluyor Beşiktaş’a.
Bu durumun sorumlularının belirlenmesi için yapılan herhangi bir girişim var ise ben bilmiyorum. Soruna çare (yani beleş para) aranıyor.
İnönü stadına ek ticari üniteler eklenmesini öngören proje, şehrin trafiğini ve yaşam kaltesini daha rezil hale getirecek. Dolmabahçe Sarayının geleceğini de tehdit edeceği gerekçesiyle o bencil ve bence Beşiktaş’ın tertemiz tarihine ve toplumcu duruşuna hiç yakışmayan proje sadece Kültür Bakanının basireti sayesinde şimdilik durdu. (Ben Çarşının böyle sportmence olmayan bir projeye ‘temelden’ karşı olduğunu duymak isterdim.
Duyamadım.)
Beşiktaş için çözüm arayışı (yani para arayışı) ise devam ediyor.
(Taze haber: İsveçli bir antrenörle anlaşmak üzereymiş Beşiktaş, yıllık 3 milyon dolar ücretle diye yazmış oradaki gazeteler; burda ise 1,5 milyoncuk diyormuş Beşiktaşlı yöneticiler!)
Asıl konuya devam ediyorum.
Geçenlerde Beşktaş’ın yeni Başkanı Sayın F.Orman (herhalde akıl almak için) ziyaret ettiğinde Sayın Rahmi Koç, Sayın Başkana
dahiyene br çözüm önermiş: Beşiktaşa yapılan bağışlar vergiden indirilirse, ek kaynak daha kolay bulunur ve Beşiktaş durumu daha hızla toparlarmış!
Bu haberi okuyunca ağzımdan ilk çıkanın ne olduğunu burda yazamam. Ama aklıma gelen soru şu oldu:
Yani bu ülkenin iş adamı ve sanayicileri, devletten teşvik almadan bağış da mı yapamaz oldular? Devlet teşviki demek, toplumun dar gelirlilerin de katkıda bulunduğu kamu bütçesinden kaynak verilmesi demek.
Kısacası öneri, eğer biz bağışta bulunacaksak, önce halk bulunsun demek oluyor bu. Bu tutuma edilecek bir araba laf var. Şu kadarı yeterli sanırım:
Gözlerimin önüne bir yatak odası karikatürü geliyor: Zengin bir adam, halsiz mecalsiz karısının yanına uzanmış, eşi bütün şuhluğu ile ve gözleri fel facir okuyarak ‘hadi, ama!’ diye mırıldanıyor. Adamdan cevap: ‘Karıcığım, devletten hiç teşvik yok.”
Bütün zenginlerimizi, iş adamlarımızı, sanayicilerimizi ve bizzat Sayın Koç’u tenzih ederim:
Bu ülkenin insanları devlete yaslanmadan iş de yapar, bağış da yapar!
Bence Sayın Koç fena halde yanlış biliyor.
İş aleminin lideri konumundaki kişilerin bu kadar hatalı ve aynı ölçüde cesur ve fütursuz olmaları sizi ürkütmesin. Hükümette ve siyasette de benzer durumlar almış başını gidiyor.
Ama ülke ilerliyor!
*****
Kitlelerin duyarlığı yoksa ülke ilerlemez.
Toplum yapıyı sorgulamıyorsa, tam tersine var olan yapı toplumu biçimliyorsa, çağdaşlık biçimseldir.
Basını, yargıyı, iş hayatını, sporu tek elden yönetmeye talip bir siyasal yapının demokrasi ile alakası yoktur.
Bunları diyenlere aldırmayın, sakın.
Ülke zenginleşiyor, işler yolundadır.
********
Kara mizahı bir yana bırakayım, bir kaç soruyla pencereyi kapatayım:
Kamu kaynaklarının sporun (milyonların seyirci, birkaç bin kişinin oyuncu olduğu bir üstün gelme kavgasına neden spor deniyor, o da anlaşılır değil!) teşviki için ne kadar cömertçe kullanıldığının farkında mısınız?
Mesela milyon dolar kazanan futbolcuların asgari ücretliden daha düşük oranla vergilendiklerini bilir misiniz? Bu uygulamanın bize özgü olduğundan haberiniz var mı?
Profesyonel kulüplerin vergiye tabi olmadığından haberiniz var mı? Böyle bir gsripliğin bize özgü olduğunu bilir misiniz peki?
Statlara devlet katkısının hangi düzeyde olduğunu araştıran bir gazeteci bilir misiniz mesela?
Kamuya ait statların kulüplere nasıl devredilmiş olduğunu merak eder misiniz?
Deve dişi gibi duran asıl soru şu bence:
Maliye Bakanı bu sektöre tanınan ayrıcalıklar nedeniyle katlandığımız toplam vergi harcaması tutarını yıllar itibariyle hangi tutarlara ulaştığını bilir mi ki?
Biliyorsa, bizim de bilmeye hakkımız vardır.
Bilmiyorsa.. Bilmek zorundadır.
Değil mi?


